Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

Kategori: Anekdotlar

  • Urfa Yahudilerinin tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır. Urfa, Hıristiyan hâkimiyeti altındayken Edessa olarak anılmaktaydı, ikinci Tapınak’ın Kudüs’te inşa edildiği zamanda Edessa’da Yahudiler yaşıyordu. Hıristiyan döneminin birinci yüzyılında Edessa’nın doğusundaki Hadaib’ı Edessalı Yahudilerle akrabalık bağı olan Yahudi krallar yönetiyordu. Behri Krallığı sırasında Mezopotamya halkı, kendisini düşmanlardan kurtardığı için Kutbi adında Yahudi bir kadını çok seviyordu. Sf. 414…

  • Leyla Neyzi, 1949 yılında İstanbul’da doğan Fatma Arığ ile bir mülakat yapar. Bu mülakatta, “Ben çocuğuma bütün açıklığıyla her şeyi anlattım. Sabetayist olmaya benim de hiç niyetim yok. Ama bu kültürü yok saymaktansa, iyi taraflarını görmek ve bununla da iftihar etmek lazım” diyen Arığ; Sf. 408 “Anneannemin niye namaz kılmadığını sorguladığımda hep, ‘biz Atatürkçü’yüz’ cevabını…

  • “Ve öyle bir Yahudileri öyle bir çevirmiş ki, Sabatay Sevi dinine çevirmiş, bütün Selanik Yahudileri bu dine girmişler. Kendileri görünüşte Türkler gibi, Müslüman gibi yaşıyorlar, hiç Sabatay Sevi’yle alakaları yok, fakat öyle usulleri, kaideleri var ki, annemin bir arkadaşı varmış mektepten, çok iyi bir kızmış. Evlenecekmiş. O anlatmış anneme. “Ben” demiş, “zifaf yapmadım” demiş. “Beni”…

  • Yahudi genç kızlar arasında yaygınlaşan fuhuşu önlemek için Samuel Cohen’in tavsiye ettiği en önemli tedbir eğitimdi. Sf. 341 İstanbul’da fuhuş faaliyetinin esas itibariyle yabancı uyruklu Yahudiler tarafında yaygın bir şekilde icra edilmesi yerel Yahudi cemaatini de etkileyecekti. İstanbul Yahudi cemaati Osmanlı topraklarında doğmuş hiçbir Yahudi genç kız veya kadının fuhuş ve genelev patronluğu yapmamasıyla övünüyordu.…

  • Üsküdar’daki bütün genelevler Bülbül Deresi’ndedir. Kadıköy bölgesinde, Rıza Paşa’da dört, Yel Değirmeni ve Orta sokaklarında (Moda’da) birer genelev bulunmaktadır. Beyoğlu ve Galata’da ziyaret edilen 159 genelevde faaliyet gösteren fahişelerin milliyetlerine göre dağılımı ise şöyleydi:             Abanoz         Ziba    Galata         Toplam        Yüzde Rum       147             52        187               386               58 Ermeni     49             13     …

  • Mişon Ventura 21 Mart 1912 tarihinde Paris Akademisi Hukuk Fakültesinden mezun olacak ve İstanbul’a geri dönecekti. Sf. 189 Aynı tarihlerde Dârülfünün Hukuk Mektebi’ne müderris (profesör) olarak girecek, Mukayeseli Hukuku Medeniye, Felsefe-i Hukuk, Deniz Ticareti Hukuku, Roma Hukuku derslerini verecekti. Dârülfünûn’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesinden sonra önce 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilecek kanunla geçici kadroya alınacak,…

  • Abrevaya’nın Betty Ross adındaki İngiliz gazeteciye verdiği demecin Yeni Asır’da yayınlanan Türkçe çevirisinin tam metni şöyleydi: Fransızca olarak, “Türkiye’de hiçbir vakit, ne dinî ve ne de İktisadî Yahudi aleyhtarlığı olmamıştır” diyerek, söze başladı ve devam ederek, “sureti umumiyede, Yahudi aleyhtarlığı hissi bu iki kaynağın birisinden veya her ikisinden doğan bir his gençlikten ileri gelir fakat…

  • Abrevaya’yı tanıyan bir meslektaşı Niğde’den bağımsız milletvekili seçilmesinden sonra Abrevaya’nın Niğde’nin nerede olduğunu bulmak için ansiklopediye baktığını hatırlıyordu. Sf. 165 Alıntı; Devlet’in Yahudileri ve “Öteki” Yahudi – Rıfat N. Bali, (İletişim Yayınları, 1. Baskı 2004 – Sf. 165) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gad Franko’nun oğlu Emil Haim Franko Amerikan Yahudi I Komitesi’nin (AJC) Türkiye raportörüydü. Bu görevinden ötürü gönderdiği düzenli raporlarla AJC’yi Türkiye Yahudilerinin durumu ve Türkiye’deki siyasi gelişmelerden haberdar ediyordu. 1944 yılının Ocak ayına ait ve Varlık Vergisi’ni konu eden bir raporda, büyük bir ihtimalle babası Gad Franko’yu kastederek, şu tespitte bulunuyordu: “Kendilerine tahakkuk ettirilen vergileri…

  • Gad Franko iki kere ölmüştür. İlk ölümü Varlık Vergisi sırasında Aşkale’ye sürülmesiydi. Orada zulüm görmedi ama manevi olarak öldü çünkü Atatürk’e inanmıştı ve böyle bir şeyin meydana gelebileceğini düşünememişti. Bundan dolayı Varlık Vergisi onun için muazzam bir hayal kırıklığıydı. Varlık Vergisi ile sadece bütün ekalliyetlerin değil bilhassa Yahudilerin ekonomik nüfuzunun sona erdirilmesi hedefleniyordu. Bundan da…

  • Emil Haim Franko da aynen kız kardeşi gibi babasının İzmir Valisi Rahmi Bey’le iyi dost olduğunu ve 1915 Ermeni tehciri sırasında babasının tembih ve ricası üzerine Rahmi Bey’in Ermenileri tehcir etmediğini hatırlıyordu. Bir diğer hatırladığı nokta ileriki yıllarda Rahmi Bey’in Gad Franko’yu yazıhanesinde ziyaret ettiğinde sürekli kendisine “beni bırakmadın, Ermenileri kesemedim” şeklinde serzenişte bulunmasıydı. Sf.…

  • Soyadı Kanunu’nun 21 Haziran 1934 tarihinde kabulünden sonra İzisel soyadını alan Samuel İsrael, Mazaltov, Raşel, Ester ve Lea adında dört kız kardeş ve Jozef adında bir erkek kardeşten oluşan altı çocuklu bir ailenin ikinci erkek evladıydı. Sf.31 Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’yle yıllarca sürecek dostluğu da burada filizlendi. Sf. 32 Samuel Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’den mezun…

  • Varlık Vergisi’ni ödeyemediği için Aşkale’ye gönderildiği, Samuel Abrevaya Anadolu gazetesinin tahrikçi yayınına maruz kaldığı, Tekin Alp önce Varlık Vergisi Kanunu’nun bir mağduru olarak yalısını eşyaları ile birlikte satmak zorunda kaldığı,  daha sonra yerleştiği Nice kentinin fahri konsolosu olma talebi Dışişleri Bakanlığı’nca reddedildiği, Prof. Mişon Ventura ise Trakya Olayları, Yirmi Kur’a askerlik ve Varlık Vergisi sırasında…

  • (Kurken Alyanakyan anlatıyor;) “Babam Leon Alyanakyan 1939 yılının son aylarında askere alındı. Önce Kartal Maltepe’de eğitim gördü. Daha sonra usta matbaacı olduğu için Çankırı Askeri Okul Matbaasına tayin edildi. Burada Mareşal Fevzi Çakmak’ın kitaplarının basımını kontrol etmekteydi. Mareşal matbaayı düzenli olarak ziyaret etmekteydi. Babam ve arkadaşları Mareşal’in annesinin Ermeni olduğunu ve Mareşal’in Ermeni askerleri koruduğunu…

  • “Aramızda çok zengin tüccarlar, fabrikatörler de vardı, bunlar, subaya rüşvet verip, kendilerine tahtadan gıcır gıcır kulübeler yaptırmışlardı. Subay bu zenginleri çalışmaya da göndermez onlar da o güzel kulübelerinde oturup kitap okurlar, bizlere de tepeden bakarlardı.” Sf. 163 Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 163) kitabından…

  • “Nafıa takımlarındaki askerler yol inşaatlarında çalışmak zorundaydılar ancak çalışma saatleri çok uzun değildi. Tam manasıyla esirlerin zoraki çalıştırılmaları değildi. Her er Türk askerinin beslendiği tayınla beslenebiliyordu. Parası olanlar ise her tarafta mantar gibi bitmiş olan hususi kantinlerden istedikleri yiyeceği satın alıp yiyebiliyorlardı. Askere alınanlar arasında mevcut olan diş hekimi, hekim, öğretmen, muhasebeci gibi meslek sahibi…

  • “O günlerin üzüntüsü henüz geçmemişken gececiler koğuşundan okul arkadaşım “Memiş” dediğimiz Garabet’in ağır hasta olduğunu söylediler. Revirde yatıyordu ve kendisine bakacak doktor yoktu, sıhhiye eri olan arkadaşın elinden bir şey gelmiyordu. Çocuğun durumu süratle ağırlaştı ve o da “Münir Kirkor” dediğimiz arkadaşı istedi yanına. Bu Kirkor gerçekten de Münir Nureddin’in şarkılarını büyük bir ustalıkla okurdu,…

  • “İşte tam böyle bir “yoklama” sırasında koğuşlar arasında “kontrole çıkan” Şevket Bey, ayağında çizmelerle tren rayları arasından geçerken, vagonları manevra yaptıran lokomotifin altına düştü ve ayakları dizlerinden kesildi. Herkes telaşa düştü ve kendisine yardıma koşmak istedi. O ise kanlar içinde yerde yatarken yanına koşan çocukların yardımını reddederek, “Beni onbaşılar kaldırsın!” diyerek bırakmadı, çünkü onbaşılar Türk’tü,…

  • Arada sırada Akhisar’a iner veya herhangi bir iş için Manisa’ya ve İzmir’e giderdik. Halk büyük ilgi ve dikkatle bizi seyreder, ne askeri olduğumuzu sorar, biz de “paraşütçü” olduğumuz söyleyince, herkes bizi büyük bir hayranlıkla seyrederdi. Oysa bize dağıtılan kahverengi elbiseler, aslında Erzincan depremi” (1) nedeniyle köylülere yardım olsun diye Yunanlılar tarafından gönderilen demode olmuş” çöpçü…

  • (Yervant Gobelyan anlatıyor;) “Ancak Ahmedo’da beni ilgilendiren, öyküsünün bu yanı değildi. Arkadaşları ile Ermenice konuşuyor, toprak kazarken Ermenice şarkılar söylüyordu. Ermeniceyi de çok temiz, kusursuz denebilecek kadar düzgün konuşurken, birçok hayvanın, haşaratın isimlerini de çoğumuzun bilmediği kadar iyi biliyordu. Ağaç dibinde oturtup şarkı söyletirdim kendisine, eski Ermeni destanlarının şarkılarıydı bunların bazıları; oysa Ahmedo, Ermeni’nin anlamını…