Bilgi Bakkalı
Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.
Kategori: Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda (1927-1938) – Cemal Granda
-
Gerçekten de Atatürk bir süreden beri hasta bulunuyordu. Halinde, tavrında, bir yorgunluk, bitkinlik, zayıflık, çöküntü vardı Burun kanamaları başlamış kaşıntıların ardı arkası kesilmez olmuştu. Durmadan bacaklarını kaşıyan Atatürk ’’Acaba burada karınca mı var da kaşındırıyor?” diye soruyordu. Sf. 325 Alıntı; Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 –…
-
Son zamanlarında sağlık durumu, onun denizden uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan bütün bunları göz önünde bulunduran hükümet, ona ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyarder bir kadından çok ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı. Sağlık durumunun düzelmesi için alman bu yatta Atatürk ne yazık ki, çok beğendiği ve sevdiği halde ancak elli gün kalabilmiş, sonra Dolmabahçe…
-
Ürdün Emiri Abdullah 1937 yılının Haziran başlarında yurdumuzu ziyaret ediyordu. Emir Abdullah, gençliğinin en güzel dönemini İstanbul’da Emirgan, Çamlıca yalı ve köşklerinde sefa sürerek geçirmiş, Birinci Dünya Savaşı başında babası Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı açtığı ayaklanma bayrağı altında önemli bir rol oynamak üzere buradan ayrılıp gitmişti. Sf. 311 Burada Emir onuruna bir…
-
Evlilik dönemi kısa süren ve çocuğu olmayan Atatürk’ün yaşamında Ülkü, önemli yeri olan talihli bir çocuktur. Ülkü’nün annesi Selanikli Vasfiye Hanım, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım tarafından daha kimsesiz küçük bir kızcağızken yanına alınıp büyütülmüş. Sf. 267 Genç kadının anlattıklarından büyük bir üzüntü duyan Cevat Abbas, bunları aynen Atatürk’e iletti. Vasfiye’nin hayatından büyük üzüntü duyan ve…
-
Atatürk’ün manevi kızlarından biri de Zehra idi. Bu genç kızın acıklı ölümü, beni o zamanlar çok sarsmış, duygulandırmış, hayali yıllarca gözümün önünden gitmemişti. Zehra, öğrenim yapması için Atatürk tarafından gönderildiği İngiltere’den dönerken, Fransa topraklarında kendini trenin penceresinden göle atarak canına kıymıştı. Sf. 265 Yanında, Atatürk’ün silah arkadaşlarından, o zamanki Londra Büyükelçisi Fethi Okyar olduğu halde…
-
Atatürk, gençliğinden beri, kız, erkek dokuz çocuğu evlatlık edinmiştir. Hiç çocuğu olmayan Atatürk’ün bu koruyuculuk huyu, daha çok yaşamı boyunca evlatsız kalıp, annesinin ölümünden sonra kız kardeşinden başka bir yakını bulunmayışından ileri gelmektedir. Sf. 260 Atatürk’ün ilk manevi evladı, I. Dünya Savaşı’nda Van’da bulunurken, kimsesiz ve muhtaç olduğunu görerek yanına alıp İstanbul’a getirdiği sekiz yaşındaki…
-
Atatürk tekrar Mim Kemal’den buna karşı ne diyeceğini sordu. O da şu karşılığı verdi: -“Halk Partisi’nin prensipleri memleket sınırları içinde geçerlidir. Masonluk, bu idealin memleket sınırları dışına yayılmasına aracı olan rasyonel bir kuruluştur. Diktatörlüğün egemen olduğu ülkelerde Mason locaları yıkılır, Masonlar yok edilirken, Türk Milli Masonları huzur ve güvenlik içinde yaşamaktadır. Dünyanın en mutlu Masonları…
-
Konuşmalar daha da kötüleyici bir hal alınca Atatürk elini masaya vurarak konuşmacıları susturdu. Sonra hiç kimsenin beklemediği, herkesi şaşkınlık içinde bırakan şu konuşmayı yaptı: -“Bir zamanlar ben de Mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp, Beyoğlu’ndaki Mason Cemiyeti’ne götürdü. Daha ne olduğumu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik.…
-
-“Bu nedir Çelebi Efendi?” -“Nazım Hikmetin şiiri Paşam.” Atatürk bu kez sofradakilere dönüp sordu: -“Şimdi nerede bu adam?” Bu soruya sanırım Şükrü Kaya karşılık verdi: -“Bursa Hapishanesinde Paşam.” Atatürk bunun üzerine şunları söyledi: -“Şimdi bu adamı dışarı çıkarsak… Gel bizimle çalış desek gelmez. Halk Fırkasına sokmaya kalksak girmez. Girdiği zaman küçüleceğini sanır. Kendisinde büyüklük duygusu…
-
1924 yılı Mart ayında Abdülmecit Efendi’yi bir gece birden bire yurttan ayrılmaya zorlamışlar, onun iki gün hazırlık yapmak için istediği izni bile, Büyük Millet Meclisi’nden çıkan kanunu kendisine gösterip, “Dakika tehiri mucibi idamdır” (bir dakika gecikmesi idam sebebidir) gerekçesiyle vermemişlerdi. Abdülmecit Efendi’yi Çorlu İstasyonu’na kadar otomobille götüren şoförü Mustafa, o olayı sonradan bana anlatmıştı. Ben…
-
Hemen meyve tabağından bir armut aldım. Süratle soyup üç-dört dilime ayırdım. Önüne koydum. İştahla yedi. Konuşmaya daldı. Ne kadar zaman geçti, bilemiyorum. Yeniden seslendi: -“Çelebi Efendi, meyve getir.” Yediğini unuttu sandığımdan mı ne, “Yediniz efendim…” deyince kıyamet koptu. -’’Hayvan, yediğimi sana mı sordum. Gene istiyorum…” Sf. 209 Alıntı; Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal…
-
Yavaşça sofraya yaklaştım. Konukların hepsi gitmişler, beş kişi yandaki masada poker oynuyorlardı: Atatürk, Recep Peker, Nuri Conker, Adalı Ayşe Hanım, Rize Mebusu Hasan Cavit, Tahsin Üzer. Bugün gibi hepsi aklımda… Hangisinin nerede oturduğu gözlerimin önünde… Bir kenarda durup, oyunlarına bakıyordum ki, beni gördü: “Beni bırakıp kaçarsın değil mi? Hem de en çok lazım olduğun zaman.”…
-
Hereke kumaşından bir sandalye getirdim, öylece takım bozulmamış oluyordu. Atatürk bunu görünce sordu: -“Niye koltuk vermiyorsun?” -“Koltuk bitti. Aynı desenden sandalyesini verdim.” Atatürk sinirlenmişti: -“Hayvan, kafanı kullan, koltuk ver” dedi. -“Aynı renk olsun diye sandalye getirmiştim efendim.” Tekrar: “Hayvan kafanı kullan” dedi. Bu sözlere çok canım sıkıldı. Gerçi arada sırada alışkanlıkla bu hitabı işitmiyor değildim.…
-
Recep Zühtü’nün Çengelköy’de oturan genç ve güzel bir kadınla ilişkisi vardı. Bunu hepimiz biliyorduk. Kadın şuh bir sosyete dilberiydi. Öyle tek erkeğe bağlanacak, evinde oturacak cinsten değildi. Recep Zühtü’nün İstanbul’da olmadığı günlerde gayrimüslim bir gençle sevişmeye başlamış. Aralarındaki aşk ilişkisi giderek gelişmiş, dal budak sarmış. Recep Zühtü İstanbul’a geldiğinde bir vesileyle olayı duyduğunda beyninden vurulmuşa…
-
Bir akşam yemeği sırasında sofranın en neşeli anında Atatürk, yine bu şekilde şakalaşan Nuri Conker’e dönüp; -“Sen reisi cumhur olabilir misin?” diye sordu. -“Olurum. Hem senden daha iyi idare ederim.” -“Öyleyse prova edelim. Geç otur bakalım koltuğa. Şimdi sen Reisicumhursun. Söyle bakalım ne yapacaksın?” Nuri Conker hiç istifini bozmadan keyifle Atatürk’ün koltuğuna oturdu. Çevresini şöyle…
-
Çankaya’daki Köşk’te bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi Profesörü Sadri Maksudî de konuk olarak bulunuyordu. Sofrada şarap içen Sadri Maksudî, Deniz Bank’ın gramer kurallarına aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk, bir ara bir şeye sinirlenmiş olacak ki, hala kendi tezinde…
-
Atatürk; -“Nuri Bey, Selanik’ten ne çıkar?” Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş da, beni korumak kararını yermişçesine: -“Bol Yahudi çıkar Paşam” demesin mi? Bunun üzerine Atatürk, yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi: -“Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan, Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napoleon da…
-
Atatürk’ün Foks’a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup, neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks’un asil kandan geldiğini, kaynağının Avrupa olduğunu söyleyecek kadar ileri gidip “Köpek değil, adeta insan. İnsandan da akıllı” derlerdi. Atatürk bu konuşmaları belli belirsiz gülümsemeyle dinler, Foks’a bakıp başını sallardı.…
-
Atatürk, Behçet Kemal Çağlar’a dönerek -“Şu sofraya bak ve bir şiir yaz” dedi. Behçet Kemal derhal cebinden portföyünü ve kalemini çıkardı. Hiç düşünmeden bu ısmarlama şiiri birkaç dakika içinde bitirdi ve okudu. Sf. 120 Alıntı; Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 120) kitabından birebir alınmıştır.
-
Yıl 1931. Dolmabahçe Sarayı’nda çok parlak bir düğün oluyor, generallerden birinin kızı evleniyordu. Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi olan Kemalettin Sami Paşa ve eşi de konuklar arasındaydı. Kemalettin Sami Paşa’nın eşi Arap dünyasında tanınmış bir prensesti. Prensesin aşırı süsü, çok geçmeden Atatürk’ün de dikkatini çekti. Canının sıkıldığını anlamakta gecikmedim. Bütün neşesi bir anda uçup gitmişti. Dans biter…