Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

Kategori: Siyaset

  • Ambasadör Girgin (1), hemen bunu izleyen sayfada şu bilgileri eklemektedir: “Bu, bir nefsi müdafaa teşkilatıydı. Sonraları işler büyüyünce Menderes’in onayı ve Zorlu’nun isteğiyle bütün adada kolları olan T.M.T. (Türk Mukavemet Teşkilâtı) kuruldu. Başına da Türk Albay özel harpçi Rıza Vuruşkan getirildi.…” Doktor Küçük: (Girgin’den alıntıya devam ediyor) “1957 yılında EOKA’nın tedhiş faaliyetleri hakkında Ankara’ya bilgi…

  • “Dinsellikle bu Türk – Kürt ikilemi, Türkoloji ve Kürdoloji’nin doğuşunda da kendini göstermektedir; eğer yapılan analizler doğru ise, Türkoloji, esasında bir İngiliz keşfi ise, Fransa bu keşfi geliştiriyordu Rusya’nın da Kürdoloji’yi keşfederek buna cevap vermesini beklemek zorunludur. Gerçekten de, burada çok kısa olarak bunu göstermek imkânımız var. Kürdoloji çalışmalarını, zaman zaman “Kürdoloji’nin Babası” olarak ta…

  • Jön-Türk Sultanı Hamid’in, çok-uluslu tek dinli bir imparatorluk programına karşın, Tanzimat Sultanı Mahmut, çok-uluslu ve çok-dinli bir toplum düzeni kurmaya çalışıyordu;  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.         

  • İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren Türkoloji’nin bir Amerikan disiplini hâline geldiğini saptıyoruz. Sf. 276 1979 yılında Tahran’da Amerikan Büyükelçiliği işgali ile açığa çıkan Amerikan diplo­matik belgeleri, Washington’un, Kissinger döneminden itibaren bir “Büyük Kürdistan” projesi üzerinde çalıştığını gösteriyordu. Türkiye’de zaman zaman düzeni sarsan ve pro-Amerikan iktidarları tehdit eden sol ve sosyalist cereyanlar, Washington’un gözünde, Irak-İran-Türkiye’de yaşayan…

  • Aybar ve Boran’ın liderliğinde, hem tam bir Türk-Kürt politik yürüyüşü kurul­muştu ve hem de, Türkiye tarihinde ilk ve bugün itibariyle son kez, Türkiye sosya­listleri, parlamentoya girdiler; 1965 Seçimlerinde on beş yeni sosyalist milletve­kili arasında Aybar İstanbul’u ve Boran, Kürtlerle yoğun Urfa’yı temsil ediyordu. Sosyalistler, parlamentoyu eski usul çalışamaz hâle getirdiler; ayrıca, üniver­siteleri, yargı ve kamu…

  • Rusya kolonyalizmi türkofon kavimlerin yaşadığı topraklara yayılmasına başta Büyük Britanya olmak üzere Fransa’nın cevabı Türkist cereyanları güçlendirmek ve Türkoloji’yi kurmak olarak ortaya çıkıyordu, Tarihlerde de tam bir uyum görüyoruz. Akçuraoğlu Yusuf, ihmale uğramış ancak pek yararlı çalışmaları “Türklerin Tarihi”inde, “Bilinmektedir ki, 1860 yıllarına doğru Rusların Asya’da yayılmaları İngilizleri ürkütecek kadar hızını arttırmıştı”, diye yazıyordu; Macar…

  • 1951 yılında üç gelişmeye işaret etmem gerekiyor; İran’da, Doktor Musaddık’ın Millici Cephesi, geniş kütleleri sürükleyen bir rüzgâr estiriyordu. Şah, bu rüzgâr karşısında ve rüzgârı çalabilmek için, İran petrolünün kamulaştırılmasını karar­laştırdı; ancak, Musaddık’ın başbakan olmasını önleyemedi. Doktor Musaddık’ın komünist olmaması ve Tudeh’ten uzak durmasına, Tudeh’in Doktor Musaddık’ı desteklememesine karşın, Washington’un bunu bir komünist hükümet saydığını biliyoruz.…

  • Ayrıca İsmet Paşa’nın, Rıza Şah’ın utandırıcı sonunu unutması için bir neden yoktur; görevinden itibarlı bir biçimde ayrılmayı tercih edeceğini düşünebiliriz.  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 251) kitabından birebir alınmıştır.

  • 12 Temmuz 1947 iki açıdan önemli olmaktadır. Bu tarihte, bu yeni doktrine uygun ve yeni doktrini yürürlüğe koyacak, Türk-Amerikan Yardım Antlaşması’nın imzalandığını biliyoruz ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türk siyaset tarihine “12 Temmuz Beyannamesi adıyla geçen bir açıklama yapıyordu. Bu açıklamasında, İnönü, “Devlet Reisi olarak, kendimi iki partiye karşı, müsavi derecede vazifeli görürüm.” Diyordu; Amerika, Türkiye’ye…

  • Aydınlar ve akademisyenler niteliksel bir düzendir, “ordre” anlamında kul­lanıyorum; ürkütmek, susturmak, belleklerini silmek ve misyonlarını unutturmak için kütlesel bir muameleye ihtiyaç olmuyor, tekil örnekler, geriye kalanları former etmek (şekillendirmek) için yeterli oluyordu ve olmuştur. İstanbul Üniversitesi için bir Aybar yetmez mi?  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük – (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 250)…

  • Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü’nde Soranca öğretmenim Halkaut Hâkim, doktora çalışmasında, Nakşibendi tarikatının yüz elli yıl kadar önce Buhara ve Semerkant’ta doğduğunu buradan Batı’ya ve Doğu’ya, Hindistan’a, doğru yayıldığını yazmaktadır. Osmanlı topraklarına getiren Mevlana Halit adlı bir Kürt idi ve çalışmasından Kadiri olan Mahmut Berzenci’nin dışında, önde gelen Kürt şeflerinin hep Nakşibendi tarikatı mensubu olduğunu öğreniyoruz.…

  • 1945 yılı sonu, İran’ın kuzeyinde biriyle iyi ilişkilerde olmasa da, iki “otonom cumhuriyet” dünyaya geliyor. İran’ın bölünmekte olduğu izlenimini almak mümkündür ve tam bu sırada, neredeyse, günü gününe, Türkiye’de büyük bir komünizm tehlikesinin keşfedildiğini en az iki yıl süren bir “sağ terör” uygulandığını görüyoruz.  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002,…

  • Rusça ve İngilizce kuşkusuz Farsça ve Kürtçe bilen Gazi Muhammed’in yabancı dillere meraklı olduğunu haber vermektedir. Şeyh Sait, Şeyh Ubeydullah ve Molla Mustafa gibi Nakşibendi tarikatı mensubu Gazi’nin, kurduğu cumhuriyette, Mahabad’da yaşayan Yahudilerden bakan yapması ilgi çekicidir.  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şah zamanında olsa da İranîler’in, Kürtleri, “Dağ İranîleri” sayarak aşağılamalarının etkisini tahmin etmek zor değildir, genellikle böyle oluyordu. İşte böyle bir ortamda, 1943 Ağustos ayında, Mahabad, genç Kürtlerin bir araya gelerek Komala-i Jizn-i Kürde, Kürt Gençlik Derneği’ni kurmalarına tanıklık ediyordu; daha çok kültürel aktivitelere yöneliyordu. Ancak demek, Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye türünden Irak kentlerinde de…

  • İnsanın zaafsız insanı sevdiği görülmemiştir ve insan, zaafsız insan karşısında hep korkmuştur; hâlbuki Türkiye insanı, en korkunç olduğu zamanda bile Nâzım’ı sevmiştir. Türkiye’nin bu en “Büyük” çocuğu bu sevgiyi hak ediyordu. Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 213) kitabından birebir alınmıştır.  

  • Ülke yönetilemez hâle gelmişti. Başbakan Demirel’in birdenbire, hiçbir hazırlığı olmadan, Moskova’ya gittiğine ve Sovyetler Birliği ile ancak 1921 yılında yapılan ile karşılaştırılabilecek bir antlaşma imzaladığına tanık oluyoruz; belki de, Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’nin karşı kamptaki bir ülke ile yaptığı en geniş: ekonomik ve ticarî anlaşmadır. Bu umulmadık ve çok kapsamlı anlaşmanın, 1921 benzeri bilinmeyen…

  • İkinci doğrulama ise, 1963 yılından sonra ve İsmet İnönü başbakanlığındaki koalisyon döneminde ortaya çıkıyordu. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un, biyografisini yazan S. Mayes’in sözleriyle, Kıbrıs’ta henüz müfrit (aşırıcı) güçleri yeteri ölçüde değerlendiremediği bir zamanda ve önleyemediği Türklere yönelik katliamlar nedeniyle Türkiye, Kıbrıs’a çıkartma hazırlığına girmişti; kısa zamanda, hem çıkartma araçlarının yetersizliği ve hem de Washington’un baskısıyla…

  • O sırada Türkiye’de dezenfekte pamuk için bir tek firma vardı ve tekel konumundaydı, sahibi kendisi için tayin edilen vergiyi ödemeyince ve bu nedenle yol yapımında çalışmak üzere kampa gitmeyi onuruna uygun saymayınca, idrofil fabrikasını satışa çıkarıyordu; alıcısı, zamanın Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’nın kardeşi Hasan Rıza’dır. Doksan bin liralık vergisini ödeyemeyen birisinin lastik fabrikası da R. Minkari’nin…

  • Lord, Erzurum’daki camilerin çoğunun eski Ermeni kiliseleri olduğunu tespit etmekte zorlanmıyor ve Şerefname’de de yazılmasına ek olarak, Bitlis için, “an Armenian town” demekten geri kalmıyordu.  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 195) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1934 yılında Sovyetler Birliği’nden aldığı ilk kredinin arkasından Britanya’nın ve daha sonra Fransa’nın otuzlu yıllarda Türkiye’ye sürekli kredi açtıklarını görüyoruz.  Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 190) kitabından birebir alınmıştır.