Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • “Ermenilerin bir inancı vardır; ‘Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.’ Bu artık bir atasözü oldu.” Sf. 11

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Sait Çetinoğlu, “Sermayenin Türkleştirilmesi” Kitabından alıntı;)

    “1941 yılı Mayıs ayında hükümet gizli bir karar alarak 1894 ile 1913 arasında doğan bütün gayrimüslimleri askere almayı kararlaştırdı. Karar gizliydi ve ilgililer dışında kimseye bildirilmemişti. Bir mayıs sabahı askerler vatandaşlardan kimlik kontrolü ile gayrimüslim olduğu anlaşılanlar hemen o anda askere alınmaya başladılar. Askere alınanlara üniforma verilmedi. 1939 depreminde Yunanistan’dan yardım için gönderilen çöpçü elbiseleri giydirildi. Silah da verilmeyen bu gayrimüslim ordu, sadece amelelik yapacaktı. (…) “Hükümet bu karara neden gerek duymuştu?” sorusuna verilen yanıtlardan biri: Gayrimüslim vatandaşları bir süre işinden uzaklaştırıp, ticari olarak onları zayıflatmak ve bu yöntemle Müslüman burjuvaziyi güçlendirmek cevabı önceki yapılanları göz önüne aldığımızda bize yabancı gelmeyecektir.” Sf. 9

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 9) kitabından birebir alınmıştır.

  • Amele taburlarına 1942 Temmuzunda son verildi. Birkaç ay sonraki Varlık Vergisi ise, amele taburlarından geri dönenleri bekleyen acı bir sürprizdi. Aynı amaçlı politikaların 1942 uygulamasıydı. Biliyorsunuz bu politikalar daha sonra 1955 6/7 Eylül Olayları ve 1964, sürgünleriyle devam edecekti. Sf. 7

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 7) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Salamon Mizrahi’nin “20 Kur’a Askerler İçin Cevap… Tarih ve Toplum Dergisi Ocak 1999, alıntı;)

    “Ayrıca, yine bu müzede, herhalde kendisini şaşırtacak bazı belgeleri de bulabilecektir. Örneğin: Mütareke yıllarında ve Sevr Antlaşmasına takaddüm eden (ayak basılan, denk gelen) günlerde İzmir’in Yunanlıların idaresine verileceği haberi yayılır. Bu haber üzerine İzmir’de yaşayan tüm cemaatlerin temsilcileri ve Karşıyaka Müftüsü bir destek bildirisi hazırlayarak ünlü Lloyd George’a memnuniyetlerini dile getirirler. Ancak, o bildiride bir tek imza eksiktir: İzmir Musevi Cemaati’nin temsilcilerinin imzasıdır. Bu temsilciler ülkelerinin işgal altında olduğunu belirterek bu bildiriyi imzalamamışlardır.”

    “Fakat bu belgelerden daha önemli saydığım aşağıda sıralayacağım resmi beyanatlardır;“

    “Ulu önderimiz Kemal Atatürk 2 Şubat 1923’te İzmir’de: “Unsuru hâkim olan Türklerce tevhidi mukadderat {kader birliği] etmiş sadık bazı unsurlarımız vardır ki, bilhassa Museviler bu millete ve bu vatana sadakatlerini ispat ettiklerinden şimdiye kadar müreffehen imarı hayat etmişler ve bundan böyle refah ve saadet içinde yaşayacaklardır”, diye buyurmuşlardır.”

    “2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü 1923 yılında Lausanne Antlaşması görüşmeleri esnasında: “Bugün Türk ve Musevi rabıtaları (bağları) eskisinden daha kuvvetlidir. Her yerde olduğu gibi Museviler Türkiye’de intizamı ameli (düzenli çalışmayı), terakkiyi (ilerlemeyi) ve vifakı (uyumu) temsil ederler… Bu vatanı kendilerininki addederler. Eğer herkes bu misali takip etse idi, memlekette vifak (uyum) tam husul bulurdu”, demişlerdi.” Sf. 4, 5

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 4, 5) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Vedii İlmen’in Anılarından)

    “Benim anılarımda kaldığına göre bizzat gördüğüm kadarıyla, gayrimüslimlerin tutumu aşırı şımarık bir davranıştı. Bir kere Türkçe konuşmasını bilmiyorlardı ve öğrenmek de istemiyorlardı. Bağıra bağıra kendi lisanlarını konuşuyorlardı. Bu bana, hep bir gövde gösterisi yapıyorlar gibi geliyordu. Yazın Ada vapurunda Rumların bağıra çağıra davranışları göze batıyordu, gene Büyükada’da, Yorgoli Plajı’nda (Yürük Ali), çalınan Tino Rossi’nin “Down Mexico VVav” şarkısı, Musevilerin, yüksek sesle Fransızca konuşma ve şakalaşmalarına karışıyordu. Kendilerini bu memlekete bağlı saymıyorlardı. Türkiye’nin durumuyla hiç ilgileri yoktu, kapalı toplumlar olarak, günü gününe iğreti bir şekilde yaşıyorlardı. Çok para kazanıyor ve gösterişli bir şekilde tüketiyorlardı.”  Sf.3

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 3) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türk Yahudilerinin “Las Vente Klasas”, Türk Ermenilerinin “Kısan Tasagark”, Rumların ise “İkosi İlikeis” sözleriyle andıkları ve bu deyimlerin Türkçe karşılığı olan “Yirmi Kur’a” deyimiyle tarihe mal olan vaka, 6 Nisan 1941 tarihinde Yunanistan’ı işgal eden Nazi Ordularının Türkiye’ye de saldırmalarının muhtemel olduğu bir ortamda münhasıran gayrimüslim erkeklerden oluşan yirmi kur’a ihtiyat askerlerinin İcra Vekilleri Heyeti’nin kararıyla silahaltına alınmaları ve Nafıa Vekâleti emrinde nafıa askerleri olarak hizmet etmeleridir. Silahaltına alman yirmi kur’a ihtiyatların 1942 yılının Temmuz ayında terhis edilmelerinden dört ay sonra Varlık Vergisi Kanunu’nun TBMM’de kabul edilmesi nedeniyle “yirmi kur’a ihtiyatlar” ve “Varlık Vergisi” azınlıkların ortak hafızasında birbirini takip eden “iki felâket” olarak yer etmiştir. Sf. 1

    “Kur’a” veya onunla eşanlam olarak kullanılan “tertip” sözcüğü askerlik hizmetiyle ilgili bir deyimdir. Ferit Develioğlu’nun Osmanlıca -Türkçe Ansiklopedik Lügat’ına göre kur’a ‘Tanzimat sonrası askerlik işlerinde kullanılan bir usûl olup, bir yılın doğumluları arasında, ad çekilerek, adına K yazılı kâğıt çekilen “asker” dir. “Yirmi kur’a” deyimi askerlik çağı gelmiş veya ihtiyata ayrılmış erkeklerden 1894 ila 1913 yıllan arasında doğmuş olup silahaltına alınanları tarif etmek için kullanılır. Sf. 1

    Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 1) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Böyle çok ve böyle büyük engeller padişahın planlarını önledi. Ne yazık ki şu söz doğrudur: En Turquie on a commence la refoıme par la queue (Türkiye’de devrimlere kuyruğundan başlandı.). Bu reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eyerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle, Avrupa örneğine göre bir orduydu; ordu, tımarlılar, ömür boyunca mükellef nizamiye kıtalarıyla bellisiz süre için yükümlü rediflerden müteşekkildi, bu kıtaların amirleri acemi askerler, askerleri de daha yeni mağlup edilmiş düşmanlardı. Sivil idarede vergileri iltizama vermeyip doğrudan doğruya devlet için toplamak yolunda zayıf bir teşebbüse girişilmişti. Bu yüzden devlet gelirindeki, başlangıçta kaçınılması imkânsız olan azalmalar, üstelik dürüst memurların kıtlığı, bütün ıslahat içinde en önemli olanının uygulanmasının daha genişletilmesine engel olmuştu. Devlet adamlarının unvanları değiştirilmişti, bu memuriyetleri işgal eden adamlar aynı yetersizlikte kalmışlardı. Görünüşe göre padişah çok defa dinî taassuba karşı lüzumsuz yere meydan okumuştu, çünkü şeyhülislâma, dinin reisine, dinin yasak ettiği portresini gönderişinden ne fayda elde edilebilirdi? Sf. 285

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 285) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Padişah bir darbede Türkiye’nin o zamana kadar Avrupa’nın siyasi terazisine attığı ağırlığı yok ettikten, yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra, düşmanları ve kendi uyrukları onun elinden ülkeler ve memleketler aldılar. Hellas, Sırbistan, Buğdan ve Eflak elinden çıktı. Mısır, Suriye, Girit, Adana ve Arabistan bir Hidiv’in eline geçti. Besarabya ve Kuzey-doğu Küçük Asya’yı Ruslar zapt etti, Cezayir’i Fransızlar işgal ettiler, Tunus istiklâlini ilân etti, Bosna, Arnavutluk ve Trablusgarp imparatorluğa hemen hemen sözde tabi kaldılar, iki filo kaybedildi: Birisi savaşta, Öteki ihanetle. Bir Rus ordusu Balkanları aştı ve memleketin ikinci payitahtının surları önüne geldi. Evet, felâketi tamamlamak için, kâfirlerin silâhlarının padişahı, kendi payitahtında bir Müslüman ordusuna karşı koruması bile lâzım geldi. Sf. 285

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 285) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Babıâli her yanda yenilmiştir. Bir sıra yenilgi, yeniliklerin zorunlu oluşunu kavrayamayan ve bu yeniliklere bağlı ve kaçınılması imkânsız dertlerden ıstırap çeken halk tarafından, dine karşı gelmenin Tanrı cezası olarak görülmüştür. Sf. 284

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 284) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Mühürler balmumu üstüne basılır, çünkü Kur’an gündüzün mum yakmayı yasak eder, onun için mühür mumu kullanılmaz. Evet, dinî emirler gündelik hayata o kadar işlemiştir ki sıhhî gıda maddeleri sofralardan uzaklaştırılmıştır ve hastanelerde nekahet halinde bulunanlara bile kuvvet ilâcı olarak şarap yasaktır. Kan aldırmaya, Müslüman, ancak vicdan huzursuzluğu ile ve «Bismillah el kâfi, eş şafi ve el muafi» dualarını tamamladıktan sonra razı olur. Müminin gözleri bir siperle korunamayacağı, çünkü dua sırasında alnının yere değmesi gerektiği için, sayısız insan kör olmaktadır. (1) Asker, ayağında iken yürüyüş yapamayacağı kunduralar giyer. Çünkü bunları günde beş defa abdest alırken çıkarmak zorundadır; ama zorunlu bir hale gelmiş olan ilerilikleri önleyen çok belirli ve ciddî engeller olmasalar pekâlâ önemsiz şeyler gibi görünecek bu münferit örnekleri bırakalım. Sf. 284

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 284) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2016); O devirde trahom bilinmiyordu.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Gerçi padişah aynı zamanda halifedir, fakat bu sıfatla Müslümanlık hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya bir kat daha mecburdur. Musa kanunları gibi İslâmlık da tamamıyla maddî birçok kanunları kapsamaktadır. Kendisine bağlı olanların düşünce tarzlarına belli bir yön çizer, birazcık olsun bilince ermiş bir aklın kabul edemeyeceği kaba, maddî zevkli bir gelecek vaat eder ve zabıta nizamlarını dinî kanunlar haline getirir ki, bunlar kısmen düşüncenin gelişmesini, toplumun evrimini ve maddî kazançların gelişmesini önler. İnsan vücudunun teşrihi haram sayıldığı için cerrahlık ilerleyememiştir, kadere inanış vebaya karşı tedbir almayı önlemektedir. Resim sanatı yasaktır, çünkü resimlerdeki insanlar, hatta hayvanlar, kıyamet gününde resimlerini yapanlardan ruh isteyeceklerdir; beri yanda sefer ayının uğursuzluğu, pazartesinin uğurluluğu ve eşref saatin tayini, mevsim ve hava durumuna önem vermeden askerî hareketleri ayarlamaktadır. Belirli sebeplerle yıkanmanın dinî bir zorunluluk oluşu, her türlü ödevden kaçmaya imkân vermekte ve ramazan ayında oruç bütün işleri durdurmaktadır.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 284) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Rusya yenileşme işine başladığı zaman bu memleketin Avrupa ile teması o kadar azdı ki Batı devletleri, önemlerini ancak muazzam sonuçlarıyla anladıkları teşebbüslerden hiç haber alamamışlardı. Osmanlı İmparatorluğunda iş bundan ne kadar başkadır. Denebilir ki Avrupa Türkiye ile bizzat Türkiye’nin kendi kendisiyle olduğundan daha fazla ilgiliydi. Hiç değilse halk tabakasından olan adam, hünkârın gâvur olmak için neden zahmete katlandığını kavrayamamaktadır ve hâlâ, elçilerin kralları için padişahtan bir taç rica etmek üzere burada bulunduklarına inanarak yaşar. Bir molla Birecik’teki toplantıda: «Neden hemen bugün on bin Osmanlı atlarına binip Allah’a olan kuvvetli imanları ve keskin kılıçlarıyla ta Moskova’ya kadar gitmesin?» demişti. Oradaki bir Türk subayı: «Evet neden?» diye cevap vermişti, «yeter ki pasaportlarını Rus sefarethanesi vize etsin!». Bu subay Reşit Beydi, tahsilini Avrupa’da yapmıştı; fakat bu sözleri Fransızca söylemişti; böyle kendisini kimse anlamadıktan sonra en cüretli sözleri söyleyebilirdi. Nizip felâketinden sonra halk: «Ne zarar» diyordu, «padişah, ara sıra bir muharebe ve birkaç vilayet kaybetmesinden bir şey çıkmayacak kadar zengindir». Sf. 282

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 282) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Asker itaat ediyor, fakat selâm vermiyordu. Her ne kadar müstesna bazı durumlarda selâm durmak zorunda kaldıkları oluyorsa da Türk askerinin bir gâvura resmi tazim ifa edeceği yolunda genel bir prensip koymaya henüz cesaret edilememektedir. Biz son derece aşağı görülen bir sınıfın üstün paye verilmiş fertleriydik; Sf.281

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Avrupalılar için Doğuluların fikir seviyelerini gerçekte olduğu kadar aşağı tasavvur etmek hemen hemen imkânsızdır. Okuma yazma bilen bir Türk’e «hafız» yani bilgin denir. Kur’an’ın ilk ve son surelerini ezberlemekle tahsilini tamamlar, dört işlemi de pek azı tam olarak bilir. Herkesten fazla aydın diyebileceğim ricalden bir Türk fala ve rüya tabirlerine tamamıyla bağlıydı ve dünyanın küre şeklini tasavvur bile edemiyordu; sadece nezaket icabı ve biz bu nokta üzerinde o kadar inatla durduğumuz için, dünyanın bir tabak gibi düz olduğunu iddiadan vaz geçmişti. Sadece dönmelerden başka herhangi bir Avrupa dili konuşan kimse yoktur. Yüksek memuriyetlerde bulunan birçok Türkler kendi dillerinde yazılmış mektupları bile okutturup dinlemek zorundadırlar. Bir kâğıt parçası üzerine kamış kalemle boyuna kendi adını yazıp duran feriki hatırlıyorum, bu sanatı az önce kâtibinden öğrenmişti. Bu, hiç de mübalağalı olmayan sözlerimden, Avrupa’da okuyarak kısmen büyük faydalar sağlamış olan Osmanlıları müstesna tutuyorum. Bu insanlar gelecekte büyük bir önem kazanacaklardır. Sultan Mahmut bu tohumları serpmek mutluluğuna erişmişti, fakat meyvelerini henüz derememişti. Sf. 280, 281

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 280, 281) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Sultan Mahmut tahtı, bütün dileklerini kabul zorunda kaldığı asilerle pazarlık ve kardeşinin idamı sayesinde elde etmiştir. Doğuda aile bağı bize göre gevşektir ve kulübe içerisine göre de taht üzerinde daha kolay kopar. Sultan Mahmut için Mustafa sadece babasının herhangi bir cariyeden olma oğlundan başka bir şey değildi; hatta ona hayatını bağışlamak istese bile isyan eden halkın arzularına karşı koyamazdı. Mahmut buna razı olmakla Mustafa’yı kendi güvenliği uğruna feda etti ve Osman soyunun geri kalan son ve tek dalı olarak kaldı. Sf. 279

    Böylece yıkma yolu sona ermiş, sıra daha iyisini kurmaya gelmişti; fakat işte o zaman bir devlet yapısının eksik taraflarını görmenin buna çare bulmaktan ne kadar kolay; yapmanın yıkmadan ne kadar güç olduğu meydana çıkmıştı.

    Sultan Mahmut, milleti arasında, bu yenileşme hareketinde idare edici ya da yardımcı olarak yanına alabileceği aydın bir insan da bulamadı.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 279) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul)

    Padişahın, kendisini geleneklerin bir mahpus gibi yaşamaya mahkûm ettiği İstanbul’daki sarayda geçen gençliği bundan ne kadar başkadır! Üstelik onun yabancılarla her türlü temasını din yasak etmekteydi. Sultan Mahmut’un annesinin Avrupalı bir kadın (tabiî bir Fransız!) olduğunu anlatırlar; bu iddianın ispatı pek zor olsa gerek; şu kadarı muhakkak ki padişah tek bir kelime bile İngilizce, Fransızca ya da Almanca anlamazdı. Bu sebeple dünya şartları hakkında kitaplardan da bilgi edinemezdi. Bütün bilgisi Kur’an’la, Türkçe yazabilmek için lâzım olduğu kadar Arapça ve Farsçadan ibaretti. Osmanlı prensi sadece, kıskançlık ve istibdadın temasa müsaade ettiği, pek az insanla görüşebilirdi ki bunlar da kadınlar, hadımlar yahut mollalardan ibaretti. Sf. 278, 279

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 278, 279) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Temmuz 1839, Malatya)

    Kuvvetlerimizin yarısından çoğunu teşkil eden Kürtler düşmanımızdı; kendi subayları ve arkadaşlarına ateş ediyorlar, dağ yollarını kesiyorlardı. Bizzat Hafız Paşaya birçok defa hücum ettiler. Öteki kaçaklar tüfeklerini fırlatıp atıyor, kendilerini rahatsız eden üniformalarını sıyırıp çıkarıyor ve keyifli keyifli türkü söyleyerek köylerine yollanıyorlardı. Sf. 271

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 271) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Temmuz 1839, Malatya)

    Bütün Paşalar bu çekilişi candan istiyorlardı, fakat hiç biri bunu söylemeye cesaret edemiyordu. Ben, sivri tepede düşünceme katılmış olan Ferik Mustafa Paşadan ve Han Efendiden açıkça bunu söylemelerini istedim; Hafız Paşaya, askerlik işlerinden anlamayan mollalar gibilerine kulak asmamasını söyledim ve ona yarın güneş yeniden şu dağların arkasında battığı sırada, kendisinin çok muhtemel olarak ordusuz kalacağını ihtar ettim. Sözlerimin hepsi boşa gitti. Sf. 266

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 266) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Temmuz 1839, Malatya Ordugâh)

    Nizamiye kıtalarının da yarısını yeni askerler teşkil etmekte idi. Ölüm nispeti o kadar korkunçtu ki burada bulunduğumuz sürede piyadenin yarısını gömmüştük. Bütün bunların yerini doldurmak şimdi hemen hemen tamamıyla Kürdistan’a yükleniyordu. Köylerdeki halk dağlara kaçıyordu, peşlerinden köpekler saldırtarak kovalanıyorlardı; tutulanlar, çoğu zaman çocuklar ve sakatlar, uzun iplere sıralama bağlanmış ve elleri bağlı olarak getiriliyorlardı. Subayların dillerini bile anlamayan bu askerler daimî olarak esir muamelesi görmek zorunda idiler; her alay karargâhının etrafını sık karakol hatları sarıyordu, fakat çok defa bizzat nöbetçiler kaçıyordu. Her kaçak için 20, sonraları 100 gulden veriliyordu. Fakat bu da kaçmayı önleyemiyordu. 50 askerin birden, atları ve silâhları ile ön karakollardan kaçtıkları oldu. Askerin maaşı iyi idi, elbisesi mükemmel, yiyeceği boldu ve kendilerine tatlılıkla muamele ediliyordu; fakat hemen hemen hiç bir Kürt iki seneden fazla dayanamıyordu. Hastahaneye gidiyor, ölüyor yahut kaçıyordu. Ordunun üçte ikisinin bu haline ilâve olarak muktedir subayların yokluğunu da söylemek lâzımdır. Onun için, böyle askerlerle hiç bir savaşın yapılamayacağına inanmak lâzımdı. Sf. 262

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 262) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Temmuz 1839, Malatya Ordugâh)

    Bizzat tabiat bir yerde büyük insan yığınlarının toplanmasına karşı koyar. Medenî memleketlerde bu iş zor ve masraflıdır, buradaki gibi memleketlerde ise öldürücüdür ve uzun sürünce para yetiştirilemeyecek bir şey olur. Bu sebeple senelerden beri bu zavallı vilâyetlerin üzerine çöken tazyik korkunçtur; fakat bütün imparatorluk da büyük bir orduyu uzak yerlerde, sadece kudretli bir komşunun da orada bir ordu bulundurmasından başka bir sebep olmadan, beslemenin yükü altında inliyordu.

    Yedi senede burada en azdan 50.000 asker toplanmış ve gömülmüştü. Karşılığında bir şey kazanılmadan 100 milyon sarf edilmiş, bütün vilayetlerin ürünü yenmişti. Sf. 261

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 261) kitabından birebir alınmıştır.