Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Mayıs 1939, Birecik’te Ordugâh)

    Paşa’ya dün, yanlış anlaşılmaması için tercümanla harfi harfine şunları söyledim: “Mollalar sana harbin haklı olup olmadığını söyleyebilirler, fakat bunun akıllıca olup olmadığını yalnız sen takdir edebilirsin. Şartların tümü, padişahın ve Avrupa hükümetlerinin maksatları., bizim bütün ordularımızla düşmanın bütün ordularının kuvveti ve mevzileri, memleketin serveti, yığılmış olan erzak, mühimmat vesaire.. Bu çok önemli meselede bir tavsiyede bulunabilmek için bütün bunların bilinmesi lâzımdır; bunları da ne mollalar, ne ben, ne de senden başka herhangi bir kimse bilir. Bütün şeref ve bütün sorumluluk sana aittir ve başka hiç kimseden tavsiye beklememelisin.” ama onun işitmek istediği şey bu değildi. Sf. 257

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 257) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Nisan 1839, Malatya)

    Eğin Ermenilerin baş şehridir. Asya’nın uzak bir köşesindeki bu derbende, Ermeni sarraf yani banker, eğer paşa, yani patronu ona bir iki milyon kuruş borçlu kalır ve kendisi de alış verişten bir o kadar kârla çekilirse —çünkü hesaba üç dört milyon fazla yazmıştır— hazinelerini kaçırır. (Kalfa) yani yapı ustası, (bakkal) yani yiyecek satan, (hamal) yani yük taşıyıcı hep buraya döner. Çünkü uzun zamandan beri âdet, Eğin’den bütün genç erkeklerin on sene için başşehre gitmeleri, orada vebadan ölmeleri ya da zengin olarak kayalık vadilerine dönmeleridir. Sf. 247

    Asya şehirlerinden farklı olarak burada evler, düz toprak damlı değil çatılıdır; her evin taştan bir alt katı var, fakat burada kimse oturmuyor. Bunun üzerine iki üç kat yapılıyor, bunlardan üstteki daima alttakinden ileri çıkıyor. Büyük pencerelerin üzerinde bir sıra yuvarlak pencere var. Bir cümle ile sadece evlere bakınca insan kendini İstanbul’da sanıyor. Sf. 247

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 247) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Nisan 1839, Malatya)

    Bir süre önce, bir miktar Ermeni’yi Türk ordusuna almanın mümkün olup olmayacağı sorusu ortaya atılmıştı. Hukuk ya da hiç değilse hakkaniyet bakımından sanırım ki bu tedbire itiraz olunamaz. 

    Asya Ermenileri kalabalık, kuvvetli bir insan soyudur. Alışkanlık yüzünden muti, emir kulu tabiatlı, çalışkandır; çoğu da zengindir. Bu anda Hıristiyan Ermeni halkının Babıali’ye, Müslüman Kürt ya da Müslüman Araplardan daha sadakatle itaat etmeleri çok mümkündür.

    Hafız Paşa her mangaya bir Ermeni vermeyi düşünüyordu. Böylece ordunun yirmide biri bu milletten olacaktır. Ben bu fikre pek iştirak etmiyorum, çünkü bu takdirde en sondaki Kürt kura neferi kendisinde gâvura emretmek hakkını görecek, reaya da bu yüzden çok bedbaht olacaktır. Sf. 244

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 244) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Şubat 1839, Malatya)

    Bu devletin, bu şartlarla kendi içinden çökmesi, dışardan gelecek istilâdan çok daha kolay olmayacak mıdır ve önlemek için o kadar gayret sarf edilen sonuç böylelikle kendiliğinden meydana gelmeyecek midir? Sf. 242

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Şubat 1839, Malatya)

    Konya, Ankara ve Malatya’da kırk bin kadar sipahi ve redif askeri toplanmıştır. Sadece bu bir felâket, hem de çifte felâkettir, çünkü hükümet bu insanları asker olarak beslemek zorunda kaldığı gibi onlardan uyruk sıfatıyla vergi alamaz; bunların ticaretleri, sanatları durur, tarlaları yoz kalır ve çoluğu çocuğu sefalete düşer. Rediflerden başka muvazzaf kıtaların da ikmali lâzımdır. Bizim askerlerimiz arasında, eşi görülmedik derecede ölüm var. Olayları kaydedeceğim: 3’üncü hassa piyade alayından, burada geçirdiği on iki ay zarfında 1026 kişi öldü, yani toptan kuvvetinin yarısı. Muhtar Paşa’nın hassa redif livası dört ayda 800 asker kaybetti, bu da on iki ayda 2400, yani mevcut kuvvetin yarısı eder; en az zayiat veren liva Kürt Mehmet Paşa’nınki, Garzan dağına olan küçük seferimizde ölen ve yaralananlar da dâhil bütün zayiatı 200 kişiden ibaret; geri kalan bütün alaylar hastalık yüzünden çok kayıp verdiler. Eğer bir barış yılı içinde kuvvetimizin üçte birini gördüğümüzü söyleyecek olursam muhakkak ki yine hakikatten geride kalmışımdır.

    Bu şartlar içinde ve ikmal hemen hemen tamamıyla Kürdistan’a yüklendiği için asker toplama, devlet makamlarının köylere baskın etmesi şeklinde, öyle köyler var ki içinde genç ve çalışabilir kimse kalmamış, insan bu adam avcılığında hazır bulunmalı, bu elleri bağlı ve gazap dolu bakışlı yeni askerlerin gelişini görmeli ki hükümetin, bütün iyi niyetine rağmen, bu halkın ruhunda nasıl kendisine karşı tam bir nefret uyandırdığını anlayabilsin. Günümüzdeki bu dertlere, gelecekte, aslında çok seyrek olan Müslüman nüfusunun zorunlu olarak azalması, millî servetin tükenmesi ve onların geldiği pınarların da tamamıyla kuruması katılacaktır. Sf. 241

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 241) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Şubat 1839, Malatya)

    Şimdiki vergi toplama tarzında toplananların beşte, belki de onda biri devlet kasasına girer. Eğer şimdiye kadarki iltizam yani vergilerin bir müteahhide verilmesi, müsellim idaresi, angarya cebren asker toplama, bilinen fakat göz yumulan irtikâp ve ihtilâslar, iltimasla terfiler, hulâsa bütün eski kötü âdetler yeniden uygulanacaksa, böyle bir maksat uğrunda dökülecek her damla kana acımak lâzımdır. O zaman, esasen isyana hazır olan böyle bir memlekette, yer yer ihtilâller hiç eksik olmayacak ve önemli bir askerî kuvvetin daimî olarak Suriye’de bulundurulması gerekecektir; bu yüzden de vergilerin ve toplanacak askerin miktarı artacak, böylece sadece dert çoğalmış olacaktır.

    Buna karşılık iyi bir yönetim Suriye’ye egemenliği 40.000 askerden daha mükemmel sağlayacaktır. Eğer bu kadar zengin bir memlekette vergiler her bucağın ihtiyarları tarafından toplanıp doğruca devlet kasasına yatırılsa, eğer sadece ferdî olan bugünkü yönetim yerine iş ve elbirliğiyle çalışan devlet daireleri geçse, eğer memurlar devletten ve mümkün olduğu kadar bol maaş alsalar, sıkı bir kontrol altında tutulsalar, Suriyelilerin böyle bir durumu bugünkü eşi görülmedik tazyike tercih etmemeleri için çok düşüncesiz olmaları lâzımdır. Sf. 239

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 239) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Şubat 1839, Malatya)

    Suriye’nin zaptını (ki ben bunu kolay bulmamakla birlikte hiç de imkânsız görmüyorum) bir an için olmuş bitmiş farz etmeme müsaade edin. Suriye’yi bir Paşa’nın eline vermek zorunlu görülüyorsa, bu zatın kıtaların başkumandanlığını muhafazaya devam etmemesi lâzımdır. Ancak askerî ve sivil iktidarın ayrılmasıyla, Osmanlı tarihinde o kadar sık görülen ve zamanımızda da Mehmet Ali’nin tekrarladığı gibi isyanların önüne geçmek mümkün olabilir.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 239) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 27 Ocak 1839, Birecik, Urfa)

    Türkler at yahut eşeği olan bir insanın yaya yürümesine asla akıl erdiremezler; durur bakar ve hayretle: «yüriri» derler. Fakat yalnız gezmek, geleneklere yayan yürümekten de daha büyük bir tecavüzdür ve insan çok sefalet içinde olmalıdır ki arkasından gelip çubuğunu taşıyacak hiç olmazsa bir tembeli olmasın. Bir gün Malatya’da cemaatiyle birlikte şehre dönen bir eşekçiye rastladım. Adam her halde beni Paşa’nın yanında görmüş olacaktı ve bana iltifatta bulunmaya niyetlenmişti, daha ben neye uğradığımı bilmeden beni kolumdan tuttu ve eşeğini önüme çekti, «bin gözüm!» dedi. Ben teşekkürle yolumda gitmeme müsaade etmesini rica ettim. «Vallah sana yazıktır, yayan yürüme!» dedi. Ben ona bir ahır dolusu atım ve katırım olduğunu söyledim, fakat adam aklına koyduğundan vaz geçmedi. Sf. 237

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 23 Kasım 1838, Malatya)

    Burada, bizim taraflarda büyük bir asker topluluğunun vasfı olan babayiğitçe ve neşeli hayatı hiç aramamalısın. Bu adamlar sanki dedelerinin cengâver ruhundan tamamıyla sıyrılmış gibi. Birkaç gün önce altı nöbetçiyi nöbet yerlerinden alıp birlikte firar eden bir çavuşu kurşuna dizdik, ötekiler bunu gördüler ve «zavallı adam!» diye düşündüler. Paşa yakalanıp getirilen her kaçak için 250 kuruş veriyor. Söylediğine göre ekimden beri 100.000 kuruş ödemiş. Sf. 232

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 232) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 22 Kasım 1838, Malatya)

    Yanımızda Dağıstan’dan sürülmüş bir Lezgi prensi var. O kadar mükemmel bir nişancı ki atı alabildiğine koşarken upuzun tüfeğiyle bir kuşu kurşunla vurabiliyor. Bu biraz avcı hikâyesi gibi görünüyor ama ben gözümle dört defa gördüm. İki defa karga vurdu, hayvanlar olduğu gibi kalıverdiler. Sf. 232

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 232) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Kasım 1838, Malatya)

    Esasen Türklerin prensibi (almalı vermeli) yani (sen de yaşa, ben de yaşayım) dır. Bu, gerçekten basit ve zevkli bir ekonomi prensibidir. Toplumun her sınıfı, en aşağıdaki müstesna, bundan faydalanır; en aşağıdakine ise sadece kaidenin ilk yarısı uygulanır. Bu sistem hakkında ileri sürülebilecek tek kusur o en aşağı sınıfın bütün ötekilerin yekûnundan çok daha kalabalık oluşudur. Sf. 231

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Kasım 1838, Malatya’da Ramazan)

    Şimdi biz Ramazan-ı Şerifte, yani o yüce oruç zamanında bulunuyoruz. Güneş gökte iken ne yiyebiliriz ne de içebiliriz; bir çiçeğin kokusu, bir tutam enfiye, bir yudum su ve hepsinden daha kötüsü çubuk yasaktır. Çoğu zaman akşam saat 5’e doğru kumandanın yanına gidiyorum, paşalar orada toplanıyor, hepsinin saati elinde. Büyük pirinç sini meyveler, zeytin, güneşte kurutulmuş sığır eti, peynir, şerbet gibi şeylerle örtülmüş. Şimdi 12’ye (Türk saat ile) sadece bir dakika var, çorbanın kapağı kaldırılıyor ve insanı çileden çıkaran koku sabırsızlığı son haddine getiriyor. Nihayet, muhakkak 100 saniye çeken bir dakikadan sonra, imam Lâilâhe İllallah diyor, bir Bismillah ve Elhamdülillah ile herkes yakınında ne varsa saldırıyor, uzun yoksunluğun acısını pilavla koyun etinden çıkarıyor.

    Dostlarımız ve arkadaşlarımız Türkler için tütün içmeden çalışmak imkânsız olduğundan şimdi her iş gece yapılıyor. Büro açık, mektuplar okunuyor ve gönderiliyor, raporlar alınıyor, işler konuşuluyor. Sana, gece yarısından iki saat sonra askerlere ikinci yemeğin verildiğini söyleyecek olursam buradaki idareyi tasavvur edebilirsin; sabaha doğru herkes yatıyor; ertesi gün de mideleri bozuk ve keyifleri yerinde değil. Sf. 230

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 230) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Kasım 1838, Malatya)

    Bu memleketin geleneğine göre askerin evlere bizde olduğu gibi yerleştirilmesi kâbil değildi. Ya ev sahibinin ya da askerin evden çıkması lâzımdır. Malatya’da birinci yol tercih edilmiştir. Şehrin 12.000 kişilik bütün ahalisi bu kış, Asbuzu’da yazlık evlerinde kalmaya davet edildi. Şehir ise tek bir büyük kışla haline geldi. Orada artık ne kadın, ne çocuk, ne ihtiyar, sadece asker görebilirsin. Sf. 229

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 229) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 3 Kasım 1838, Malatya)

    Bu Türkmenler benim çok hoşuma gitti. Tabiî nezaketleri, iyi niyetliliklerinden doğma, bizimki ise terbiye ile elde edilme. Bizim çadıra toplananlara, benim yatağımdan daha garip gelen bir şey yoktu, hâlbuki bu bana pek Ispartalıca geliyordu ve sadece birkaç battaniye ile beyaz çarşaflardan ibaretti. Hele ben, yatmak için elbiselerimden bir kısmını çıkarınca oradakiler umumî bir gülümsemeyi önleyemediler. Sahiden ötekiler o kadar az gece tuvaleti yapıyorlardı ki kemerlerinden tabancalarını bile çıkarmıyorlardı. Konukseverlik bu insanlar için tabiî bir şeydi, ne gelirken ne de giderken bunu bir mesele yapıyorlar. Ertesi gün güneş doğarken ayrıldığım sırada bahşiş verebileceğim birini bulmada zorluk çektim. Sf. 227, 228

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 227, 228) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 3 Kasım 1838, Malatya)

    Türk şehirlerinin genel olarak harap bir görünüşleri vardır, fakat hiç biri Konya kadar harap değildir. Konya’yı zamandan çok insan eli harap etmiş. Her yüzyıl kendinden öncekinin yıkıntılarından anıtlar meydana getirmiş: Hıristiyan Roma çağında kiliseler yapmak için eski tapınaklar yıkılmış. Müslüman]ar kiliseleri cami haline koymuşlar, bugün camiler de harabe halinde. Yüzlerle burçlu yüksek ve uzun bir sur, içinde sadece birkaç harabe bulunan bomboş bir alanı çevreliyor. Sf. 221

    Birkaç gün Konya’da kalmaya mecbur oldum. Veda sırasında ihtiyar Paşa bana Ermeni sarrafı vasıtasıyla dört kese gönderdi. Para hediyesi almadığımız için, sarrafa, Paşa’ya teşekkürlerimi bildirmesini ve paraları geri götürmesini rica ettim; o da bu hareketi pek güzel buldu, fakat bu vazife ile başkasını şereflendirmemi rica etti, çünkü tabanlarını Paşa’ya böyle bir şey teklif edemeyecek kadar çok seviyordu. Paşa böyle bir durumda paranın az görüldüğünden başka bir şey düşünemezdi; onunla kendim konuşsam bir Frengin 200 Guldenlik bir kutu ya da saati kabul edip de, 200 Guldeni neden alamayacağını anlatmak benim için de güç olacaktı. Eğer konuşmasam sarraf parayı rahat rahat cebine atacak ve paşanın hesabına kaydedecekti. Bu durum karşısında hediyeyi aldım, teşekkür ettim ve hemen tercümanım, çavuş ve tatarlar arasında taksim ettim. Etrafımdakiler bunun büyük bir yüce gönüllülük, özellikle pek delice buldular, fakat biliyorlardı ki bütün Frenkler biraz «deli» idiler. Sf. 222

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 222) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 2 Eylül 1838, Malatya’daki Ordugâh)

    O zamanlar Anadolu’da güz ekimi bilinmemekteydi. Bu yüzden da kış birden bire bastırırsa bütün ürün yok olurdu. Sf.217

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 217) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 2 Eylül 1838, Malatya’daki Ordugâh)

    Elbise bakımından Doğululardan sahiden çok şey öğrenebiliriz. Uzun zaman ve inceden inceye gözlemler yapmış olan ve romanlarında bu memleketin âdetleri hakkında birçok bilgince kitaplardan daha doğru bir fikir veren Morrier, frak gören bir Türk’e şöyle dedirtir: «Frenk! Senin memleketinde kumaş pek pahalı olsa gerek!» Paris’in Stanbi’sinin yahut Viyana’nın Gunkel’inin bir şaheseri Doğudaki komşumuza fukaralığın timsali gibi görünür. Türk bunun üzerine bir de, daracık bir pantolon, ayağın olanca kuvvetle zorlayarak sokulabildiği kunduralar, yüksek ve dar bir yakalık ve her an başa giyilip çıkarılan katı, siyah bir silindir şapkayı görecek olursa, böyle kendine eziyet ediş karşısında düşünceli düşünceli kaşlarını kaldırır ve sanki “Allah! Bir şey anlamıyorum!” der.

    Türk, içinde uyuduğu elbiseleriyle ata biner; ne supiye’ye (pantolon paçasını aşağıya çeken kayış), ne de mahmuz takmaya ihtiyacı vardır. İleri gelenlerden birinin yanına giden kimsenin başka çeşit bir elbise giymesi lâzım değildir; yalnız böyle hallerde iğreti, yırtık pırtık bir elbise tedarik eden zengin reayalar müstesna.

    Burada her yerde eski güzel elbiseler görülür. Sarık, hem yakışıyor, hem de maksada uygun; insanın kendini güneşten ve yağmurdan korumak isteyişine göre şal başka tarzda sarılıyor. Buna karşılık şapka ile insan her an güneş çarpması tehlikesiyle karşı karşıyadır. Pantolon çok defa, belde toplanan ve alttaki köşelerinde iki delik bulunan dokuz arşın genişliğinde bir torbadır. Bu beliklerden alaca işlemeli çoraplar içindeki ayaklar çıkıyor; iki, üç, altı, hatta sekiz kat üst üste hafif kumaştan, çok defa zengin işlemeli mintan vücudu ihtiyaca göre koruyor. Bele sarılan geniş kuşak ya da şalın içine para kemeri, tütün kesesi, hançer, bıçak, tabancalar ve divit yerleştiriliyor. Bir kürklü ceket, onun üzerinde de uzun bir kürk, kılığı tamamlıyor. Keçi kılından yahut dövme keçeden bir manto (kepenek) kötü havalardan koruyor, geceleyin de yatak ve yorgan vazifesini görüyor.

    Böyle bol katmerli elbise içindeki adamın her hareketi ona kellifelli bir görünüş veriyor ve insan her dakika, resmini çizmek arzusunu uyandıran bir şahısla karşılaşıyor. Türklere Frenk elbisesi giydirilmeden önce onların neden dünyanın en güzel insanları sayıldığını anlamak kolay. Bizim mükemmel talim görmüş askerlerimize Türk kılığı giydirilseydi onların da muhteşem bir görünüşleri olurdu. Sf. 213, 214

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 213, 214) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 2 Eylül 1838, Malatya’daki Ordugâh)

    Eskiden Türklerin yazın kürk giymelerine akıl erdiremezdim, fakat memleketimde hiç bir zaman kullanmadığım halde, ben de burada bütün yaz sırtımdan çıkarmadım. Gündüzün 28 dereceye kadar sıcak çektikten sonra insana gecenin 14-15 derecesi adamakıllı soğuk geliyor. Birçok yerliler yaz kış, gece gündüz üst üste iki üç kürk giyiyorlar, çünkü Türk hemen hemen tamamıyla giyimli olarak yatar ve elbiselerinin çokluğunun soğuktan olduğu kadar sıcaktan da koruduğunu iddia eder.  Sf. 213

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 213) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2016); Babam Elazığ’da yazın en sıcak günlerinde bile ceketini çıkartmaz ve kendisini serin tuttuğunu söylerdi.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 23 Temmuz 1838, Harput’ta Mesire)

    İpeğin, bu nefis metaın üretimini Asbuzu’ya sokmak için Bursa yahut Amasya’dan birkaç ipekçiyi buraya getirmenin ne kadar faydalı olacağına Paşa’nın dikkatini çektim, çünkü burada en aşağı 20-30 bin dut ağacı var ve şimdiye kadar bunların yalnız meyvesinden faydalanılıyor. Sf. 208

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 208) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Temmuz 1838, Harput)

    Silâhlı maiyetim de pek zayıftı, fakat gördüğümüz kabul, çok geçmeden bütün tasaları dağıttı. Konak yerinin ihtiyarı hemen koşup geldi, beni atımdan indirdi, kendi çadırına götürüp en iyi minderlerinin üzerine oturttu. Karısı (kabilenin en güzeli değil, en ihtiyarı) eski şark usulünce misafirinin ayaklarını yıkamaktan vazgeçirilemedi. Çubuk eksik değildi, fakat kahve, bu konak yerinde bulunmayan lüks bir meta idi. Buna karşılık hemen, akşam yemeği için bir oğlakla bulgur pilavı hazırlanmaya başladı. Debelenen hayvan çadırın önüne sürüklendi ve kurban olarak hançerle boğazlandı. Muhtelif ailelerin en yaşlıları geldiler, lütfen verdiğimiz müsaade üzerine yere çöküp oturdular ve birbiri ardı sıra bana çubuklarını ikram ettiler.

    Kürt kadınları peçesiz geziyor, fakat yaşlılar güzellerin kolayca görülmemesine dikkat ediyorlardı. Kadınların burunlarında halkalar vardı ve konak yerinde ne kadar para varsa hepsini saçlarında taşıyorlardı. Ben de misafir olduğum adamın kızına, İstanbul’daki darphane sayesinde birkaç Thaler’e bir haylisini almak mümkün olan kötü, iki, üç ve baş kuruşluklardan bir para koleksiyonu hediye ettim. Böylelikle kız kabilesinde paradan yana zengin bir gelinlik oldu; annesini de bütün kahvemi hediye ederek sevindirdim. Sf. 207   

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 207) kitabından birebir alınmıştır.