Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Temmuz 1838, Harput)

    Sanırım ki bütün Asya’da Samsat kadar böcekli yer yoktur. Gece yarısına kadar zor dayandım, adamlarımı ata bindirdim ve güneş doğarken altı saat ötedeki Adıyaman’a (Kürtler buraya Hassunmanna, ya da Hesn Mansur (Hısnımansur) diyorlar) varmıştık. Sf. 206

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 205) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Temmuz 1838, Harput)

    “Evim senin evindir.” sözü âdet olsun diye söylenmiş bir laftan ibaret değildir; Sf. 205

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 205) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 22 Temmuz 1838, Garzan Dağındaki Ordugâh)

    Bir askerî hareket daha lâzım oldu. 14 bölükle bir sürü başıbozuk son derece dik bir tepeyi dört bir yandan sarmak üzere gönderildi. Tepeye tırmanmak için beş saat lâzım geldi ve bu arada nizamiye askerleri on altı ölü ile altmış kadar yaralı verdi. Kadınlar bile nizamiyenin üzerine ateş ediyorlardı. Bir Kürt kadını bir askeri hançerle vurup öldürdü. Yukarıya varınca, gözü kızmış olan askerler, karşı koyan kim varsa vurup kırdılar. 400-500 kadar Kürt öldürülmüştü. Elli kadar kadın, götürmek istenirken, kabarmış olan dağ deresinde boğuldu.

    Binlerce baş hayvandan başka 600 de esir getirdiler. Esirlerin yarısını küçük çocuklu kadınlar teşkil ediyor. 6-7 yaşındaki bir oğlan kurşunla vurulmuştu, şimdi önümde duran kurşunu onun yarasından çıkardık, fakat çocuğun kurtulması çok muhtemel. Kadınlardan yaralılar var, ama asıl süngü yarası almış çocukların bulunuşu bütün bu harekât üzerine acı bir ışık serpiyor. Sf. 198

    Böyle şartlar altında tek tük güzel hareketler insanı iki katlı sevindiriyor. İkinci alaydan bir asker, bir kayanın arkasında iki üç günlük bir çocuk bulmuş; ötekiler ganimetlerini yüklenirken bu asker miniminiyi, bir sütanne gibi, o uzun ve sarp yoldan aşağı getirmiş. Burada küçücüğün ne annesinin ne de babasının sağ olduğu anlaşıldı. Zavallı adam çocuğu ne yapacağını şaşırmıştı, nihayet bir kadın yavrucağı aldı da asker işine gidebildi, ama mükâfatsız da kalmadı.

    Başıbozuklar gibi kullar bulununca, önlenmesi imkânsız birçok kötülüklerin olacağı önceden bellidir. Üzerine mallarıyla birlikte kadın ve çocukların sığındıkları kayalıklar ve köylerin hücumla zaptı lâzım iken yumuşak bir savaş yapmak nasıl mümkün olabilir? Böyle hallerde bu felâketlerden kaçınılamaz. Sf. 199

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 198, 199) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Garzan Dağı, Ordugâh)

    Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra askerlik süresi 15 yıl olarak kabul edilmiş, daha sonra 7 yıla indirilmişti. Sf. 197

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 197) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Kürdistan, Garzan Dağı, Ordugâh)

    Reşit Paşa tarafından zaptından hemen sonraki sayım bu şehirde (Garzan’da) 600 Müslüman ve 200 reaya ailesi bulunduğunu göstermiştir. Bunlardan birincilerinden ilk defa 200 asker, yani %5-6’sı birden, silâh altına alınmıştır; üç sene içinde Müslüman halk 400 haneye kadar inmiştir. Tam bu kasabayı gördüğüm bu sıralarda askere yeniden 200 kişi istenmektedir. Bunun üzerine bütün erkek nüfus dağlara kaçmıştır ve sokaklarda sadece çocuklarla ihtiyarlar görülmektedir.

    Buradaki hata da yükün eşitsiz bir şekilde dağıtılması ve uzun askerlik süresidir. On beş yıl askerlik süresi sadece “ömür boyunca” nın başka türlü söylenişidir. Sf. 197

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 197) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Kürdistan, Garzan Dağı, Ordugâh)

    Hükümetin, âdil olmanın sadece adalet icabı değil, aynı zamanda akıllıca ve menfaate uygun olduğunu kabule başlamasını görmek sevinilecek şey. Mehmet Paşa’nın küçük askerî kuvvetinin, hükümete sadık kalmış olan köylerin mal ve mülklerine ne büyük bir titizlikle saygı gösterdiklerini ne kadar övsem azdır. Ordugâhta bir pazar kurulmuştu, burada köylüler çekinmeden mallarını satıyorlardı; köylere girmek, uygunsuzluklara engel olmak için, şiddetle yasak edilmişti ve dalgalanan buğday tarlalarının ortasında nerede ise atlarımız aç kalacaklardı. Hükümetin muti âleti olan ordunun bu hareket tarzında, bizzat devlet reisinin arzusunu görmek herhalde doğru olur. Sf. 196

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 196) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Kürdistan, Garzan Dağında Ordugâh)

    Bu yüzden herkes kimde çok varsa ondan çok alınacağını bildiği için, kollarını kavuşturup oturuyor ve geçimi için zorunlu olan kadarını yetiştirmekle yetiniyor. Sf.195

    Mil karelerce arazi dut ağaçlarıyla kaplı da bir okka bile ipek elde edilmiyor. Bu güzel denizlerden geçen buhar gemilerinde Avusturya, İngiliz, Rus ve Fransız bayrakları dalgalanıyor; Türk denizlerinde dalgalanmayan sadece Türk bayrağı. Bir cümle ile bu son derece zengin memleketin görülmedik fakirliği işte bu yüzden.

    Fakat vergilerin hakkaniyete uygun bir şekilde dağıtılması ve tespiti de bugünkü vergi toplama sistemi devam ettikçe, imkânsız. İltizam yani vergi icarının kötülükleri, müsellimlerin keyfî hâkimiyetleri, angarya, sehim yani vergilerin peşin olarak alınışı, hükümet tarafından tespit edilen fiyatlara göre zorla satın almalar ve bunun gibi haller hakkında boş yere söz söyleyecek değilim. Bunların zararları herkes tarafından öyle hissedilmiştir ki hatta Babıâli bile artık bunu anlamıştır. Sf. 196

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 195, 196) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Garzan Dağı’nda Ordugâh)

    Reaya, bütün memlekette Müslümanlardan fazla vergi verir. Ama mükellef oldukları haraç, bilindiği gibi, pek azdır. Eğer reaya bundan gayrı bazı işlere mecbur ediliyorsa bu da, eğer bu angaryalar sert ve tahkir edici bir şekilde yaptırılmıyorsa, haksız bir şey değildir, çünkü reaya bütün vergilerin en ağırından, askere alınmaktan bağışık tutulmuştur.                        

    Şikâyetin gerçek sebebi vergilerin ağır oluşu değil, keyfî oluşudur. Ben, vergiler belirli bir para olarak tespit edilsin demiyorum. Ama bunlar gelirin yahut servetin belirli bir miktarı olarak tespit edilmelidir. Eğer devlet bugün bir dönüm yerin ürününü kendi ihtiyaçları için isterse çiftçi bundan sonra on dönüm yerine on bir dönüm ekecektir, çünkü işlenmeyen verimli topraklardan yeteri kadar vardır ve iş, bizim birçok yerlerimizde olduğu gibi, bütün kuvvetlerin artık daha fazlasına imkân olmayacak kadar çalıştırılması haline gelmekten henüz çok uzaktır. Fakat ya şimdi çiftçi ilkbaharda bir katı fazla toprağı ekerse ne olur? Sonbaharda ona iki kat vergi yükleyeceklerdir. Bu yüzden herkes kimde çok varsa ondan çok alınacağını bildiği için, kollarını kavuşturup oturuyor ve geçimi için zorunlu olan kadarını yetiştirmekle yetiniyor. Sf. 195

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 195) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 15 Haziran 1838, Garzan Dağında Ordugâh)

    Ancak üç seneden beri yeniden Türk egemenliği altına girmiş olan bu memleketin durumu hakkında bilgi toplamaya uğraştım:

    Kürtler (bunlardan hangi sınıfa mensup olursa olsun bütün konuştuklarım) iki şeyden şikâyet etmektedirler: Vergi ve asker toplama. Zannımca imparatorluğun bütün geri kalan vilâyetleri de bunlardan şikâyetçi oldukları için burada kısa bir açıklama yapmayı lüzumlu gördüm.

    Kürtler vaktiyle hiç vergi vermezlerdi. Fakat bitmez tükenmez kabile çarpışmalarında tarlaları çiğnenmekte, köyleri tahrip edilmekte ve kimse, kendinden daha kuvvetlisine karşı, kendi savunma gücü dışında kimseden himaye görmemekte idi. Şimdi kabileler arasında barış hüküm sürmektedir. Medenî bir hayatın ilk şartı olan bu durum devlete verilen vergiler karşılığında satın alınsa bile, bunda yine sadece iyiliğe doğru bir ilerleyiş görülebilir.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 195) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Haziran 1838, Garzan Dağları)

    Türk askerleriyle aslında önemsiz olan bu sefere iştirak ettikten sonra biraz güven kazandım, meğerki hepsi bu iki alay gibi olsun. Bu askerler yaman savaştılar Gerçi bu savaşta, kuvvetini hiç kaybetmemiş olan kadere inanışları ve ganimet hırsları onların cesaretlerini kamçılayan muazzam kuvvetler olmuştu; çünkü düşmanları Yezidi’ler yani şeytana tapanlardı ve varlıklı idiler. Sf. 192, 193

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 192, 193) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Haziran 1838, Garzan Dağları)

    Kürtlerin mukavemetinin ana kaynağı, ömre süren nizamiye askerliği korkusu idi. Hatta redifleri bile bizim Landwehr’lerle kıyaslayamayız. Bunları, erlerine daha talimlerini bile tamamlamadan üçte bir maaşla belirsiz bir zaman için izin verilmiş bir nizamiye kıtası olarak nitelendirmek lâzımdır. Silâh altına alınmayan rediflerin maaşları devlet için önemli, fakat şahıslar için pek azdır ve sadece işsiz güçsüzlük için verilen bir prim denebilir buna. Sf. 192

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Haziran 1838, Garzan Dağları)

    Türkiye’deki bir savaşta ekin tarlalarının konak yeri seçmede bana engel olacakları dünyada aklıma gelmezdi, fakat hal böyle oldu. Dost Kürt köylerinden geçiyorduk ve ekinlere sanki Teltow’un pancar tarlalarıymış gibi saygı gösteriyorduk; bu hareket tarzı çok akıllıca ve ne kadar övülse yeri. Bazen bizzat Paşa, kimse soygunculuk etmesin diye, bütün kıtalar geçinceye kadar bir saat bir köyün önünde duruyor; Kürtler de hiç korkmadan bizim ordugâhtaki pazara mallarını satmaya geliyorlar. Bu hal asayiş ve inzibata doğru muazzam bir adım. Sf. 190

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 190) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Haziran 1838, Garzan Dağları)

    Böylece Garzan sarılmış olacak ve her yandan birden hücuma uğrayacaktı. Düşman 30.000 tüfekli olarak tahmin ediliyordu, fakat aralarında birlik yoktu, başlarında hiç bir önder bulunmuyordu. Mukavemet hareketlerinde onlara daimî şekilde kuvvet verecek hiç bir kale, hiç bir hisar mevcut değildi. Sf. 180

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 190) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 18 Mayıs 1838, Kürdistan Dağları Sait Bey Kalesi)

    Atlar, koyunlar, inekler, keçiler, gayet iyi vasıflardadırlar. Dağlarda kaya tuzu açıkta bulunur ve dağların içlerinde başka ne gibi hazineler saklı olduğunu, sanırım ki henüz hiç bir mineralog araştırmamıştır.

    Eğer böyle zenginliklere sahip olan bir memleketin dörtte üçü işlenmemiş bir halde durursa bunun sebebini halkın acıklı sosyal durumlarında aramak lâzımdır.

    Kürt hemen hemen her bakımdan komşusunun, Arap’ın, aksidir. Sadece haydutluk bakımından her ikisinin zevki aynıdır; fakat bunda da Arap’ta daha ziyade hırsızlık, Kürt’te de savaşçılık tarafı vardır. Araplar, eğer kuvvet kendilerinde ise zor kullanırlar. Tüfekten korkarlar ve mükemmel atlarıyla savuşup giderler. Çiftliği ve şehirleri hor görürler, deve onlar için her şeyin yerini tutar ve onlara başka kimsenin yaşayamayacağı bir memlekette oturma kudretini verir. Ciddi bir hücum karşısında Araplar erişilemeyecek uzaklıklara çekilirler ve hiç bir tarafta tahrip edilebilecek daimî bir oturma yerleri olmadığı için, bu bakımdan da kendilerine zarar vermenin imkânı yoktur.

    Buna karşılık Kürt ihtiyaç yüzünden, çiftçi, eğilimi yüzünden de savaşçıdır. Bu sebeple köyler ve tarlalar ovada, palankalar ve kaleler dağlardadır. Yaya olarak savaşır; duvarlar ve dağlar onun siperi, tüfeği de silâhıdır. Kürt mükemmel bir nişancıdır, zengin kakmalı ve telkâri işlemeli tüfeği babadan oğula miras kalır ve Kürt onu en eski çocukluk arkadaşı gibi tanır.

    Bu bölgedeki Kürtlerin çoğu Müslümandır, fakat İran sınırına doğru birçok Yakubî Hıristiyanlar da vardır. Bu bölgedeki irsî aile nüfuz ve iktidarlarını, imparatorluğun geri kalan kısımlarının çoğunda olduğu gibi, yıkabilmek Babıâli için asla mümkün olamamıştır. Kürt beylerinin adamları üzerinde büyük bir egemenlikleri vardır. Beyler aralarında savaşırlar, Babıâli’nin egemenliğine karşı koyarlar, vergi vermekten kaçınırlar, asker toplanmasına müsaade etmezler ve son sığınak olarak da yüksek dağlarda kendileri için yaptıkları kalelere çekilirler. Sf. 188, 189

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 188, 189) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 18 Mayıs 1838, Sait Bey Kalesi)

    Kale kapısının altında yaralı kardeşini taşıyan bir Kürde rastladık, zavallı bacağından vurulmuştu, onu taşıyan kardeşi gözleri dolu dolu olarak kardeşinin yedi günden beri bu ıstırabı çektiğini anlattı. Cerrahı çağırttım, «manasız bir şey istediğini anlamıyor musun?» dermiş gibi, her seferince sesini daha yükselterek birçok defa «Evet ama Kürt bu!» dedi durdu.

    Gerçekten 3.000 kişiyi, yanlarında cerrah diye bir cahil berber olduğu halde harbe yollamak çok ayıp bir şey. Ta sekiz gün önce topçularımızdan biri çiğnendi, bugün bile hâlâ kimse, acaba bacağı kırıldı mı, çıktı mı, yoksa sadece biraz ezildi mi bilmiyor, adam çadırında çaresiz ve zavallı yatıyor.  Sf. 187

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 187) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Mayıs 1838, Dicle Kenarında Cezire)

    Bu Yezidîler, dağların kendilerine Araplara karşı korunmak imkânını verdiği her yerde büyük bir çalışkanlıkla ekip biçen Kürtlerdir. Şehirleri, Kral Şapur’un kuşatmış olduğu eski Singara’dır. Sf. 176

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 176) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Mayıs 1838, Dicle Kenarında Cezire (1))

    Araplar, sınırların neresinde yabancı milletlerle temasa gelirlerse orada savaş vardır. İbrahim’in oğulları zengin ve verimli memleketleri pay etmişlerdi, yalnız İsmail ile kabilesi çöle kovulmuştu. Bütün öteki milletlerden ayrılmış olan Araplar için, yabancı ile düşman aynı anlama gelir ve el sanatlarının ürünlerini kendilerinin meydana getirmeleri imkânsız olduğu için de bunları nerede bulurlarsa zorla almakta kendilerini tamamıyla haklı görürler. Sf. 173

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 173) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2022); Cezire ada demek.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Mayıs 1838, Dicle Kenarında Cezire (1))

    Türkler avı sevmezler buna karşılık büyük miktarda koyun ve keçi yerler. Sf. 166

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 166) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2022); Cezire ada demek.

  • (Moltke’nin Mektubundan 28 mart 1838, Malatya)

    Malatya’ya vardık. Burası 5.000 kadar, kerpiçten yapılma düz damlı evden mürekkep önemli bir şehir; hatta camilerin ve hamamların kubbeleri bile balçıkla sıvanmış. Bütün avlular toprak duvarlarla çevrili, şehir baştan aşağı aynı kurşunî renkte. Pencere camının icadı yerküresinin bu kısmı için olmamış. Bir kimsenin, insan sever bir camcı sıfatıyla, bu eksikliği gidermek için bir miktar camla buraya gelmemiş olduğuna çok üzüldüm. Sf.155

    Malatya yazın boştur. Herkes Asbuzu’ya (Eski Malatya) göçer. Burası 5.000 evceğizden meydana gelme bir köydür ve kiraz, elma, kayısı, ceviz, incir ağaçlarından iki saat boyunda bir ormanın içine gömülmüştür. Sf.155

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 155) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 19 Mart 1838, Mezraa)

    Keban Madeninden yola çıkarak derin bir boğazdan üç saat aşağı indik, nihayet üzerinde dağınık olarak tek tük Kürt köyleri serpili, az arızalı fakat yüksek bir bölgeye vardık. Kar hâlâ etrafımızı çevreleyen yüksek sarp dorukları örtüyordu. Yolumuzun her yeri de kardan kurtulmuş değildi. Biz ilerledikçe arazi de gittikçe daha sık bazalt parçalarıyla, tıpkı bir caddenin sökülmüş kaldırımları gibi, örtülüyordu. Buna rağmen bu taş kırıkları arasına buğday ekilmişti. Nihayet akşama doğru önümüzde köyler ve bağlarla örtülü, yollar ve derelerle bölünen geniş bir ova açıldı. Kavaklar ve ceviz ağaçları (fakat hepsi de henüz yapraksız) çıplak dağlara karşılık gözleri teselli ediyordu. Köylerin derli toplu bir görünüşü vardı. Evler yüksekti; kerpiçten yapılmış, balçıkla sıvanmıştılar, üstleri kütükten ve topraktan teraslarla örtülmüştü. Bunlar çamurdan yapılma fakat temiz meskenlerdi. Ovanın ortasında sarp kayalık kenarlarıyla bir tepe yükseliyordu. Bunun üzerinde eski bir kalesi ve birkaç minaresi akşam güneşinde parıldayan Harput bulunuyordu; çepeçevre etrafta, fakat ta uzaklarda, manzarayı sarp, karla örtülü sivri sivri dağ sıraları çerçeveliyordu.

    Şehre yarım saatlik yerdeki şimdi umumî karargâhın bulunduğu Mezraa köyünde durduk. Sf. 152

    Harput’un kendisinde ise askerler, bu dağ şehrinin tek yatay yüzleri olan, damlar üzerinde talim yapıyorlardı. Yerimize dönüşte büyük kutular içinde Malatya’nın fıstıklarını, kuru şeftalilerini, elmalarını, bura dağlarından gelme balları bulduk. Bunlar Paşa’nın hediyesi idi. Sf. 154

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 152 ile 154 arası) kitabından birebir alınmıştır.