Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Mart 1838, Keban Kıyısında Fırat Madeni)

    Keban Madeni kasabacığı önce ta aşağıda görünür. Dar bir sıra halindeki diş diş sivri dağların eteğindedir. Bu dağlar nehrin geniş bir yay çizmesine sebep olur. Garip şekilli taşıtlarla karşıya geçtik. Kasabacık çok güzel inşa edilmiş, bu sarp dağ yamaçlarında bulunan gümüş madeninin geliriyle geçiniyor. Kasaba en aşağı 3.000 ayak yükseklikte olsa gerek, çünkü dağlarda henüz kar kalkmamış. Sf. 151

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 151) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Mart 1838, Fırat Kıyısında Keban Madeni)

    Sadece benim hançerle yemek yiyişime şaşıyordu, çatalıma bu adı vermekteydi. Sf. 151

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 151) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Mart 1838, Fırat Kıyısında Keban Madeni)

    Hep biteviye kar çölündeki yolculuk 14 Mart’ta Hasançelebi’ye kadar sürdü. Bu köyün evleri düz toprak damlarla örtülü, arkalarını da bir tepeye vermişler, öyle ki bu taraftan gelindiği zaman insan evlerin farkına varamıyor. Bana da öyle oldu ve bir evin damına atımı sürdüm. Az kalsın baca yerine geçen delikten bu yeraltı ailesinin salonuna düşüyordum. Bu olaydan pek utandım; fakat kahvaltıdan sonra yeniden yola çıktığımız zaman bütün kervan köyün bütün damları üzerinden keyifli bir tırısla geçip gitti. Sf.150

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 150) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 8 Mart 1838, Tokat)

    Samsun’un görünüşü pek hoş; eski bir Ceneviz kalesi, birçok güzel yapılı Türk konağı, birkaç taş cami ve han, ta uzaktan göze çarpıyor. Bütün kasaba bir zeytin ormanıyla çevrili, bu zeytinlikler dağı kaplıyor ve aralarından sevimli köşkler ve bahçe evleri bakıyor. Tepenin dorumunda bir Rum köyü var, onun arkasında da 3.000 ayak kadar yüksek ormanlık dağlar dikiliyor. Sf. 142

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 142) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 8 Mart 1838, Tokat)

    Avusturya’nın uzun harekât hattı, Türk devletinin en savaşçı kavimlerinin: Boşnakların, Sırpların ve Arnavutların oturdukları yarı vahşî, yolsuz vilâyetlerden geçmekteydi. Bu kavimler savaşçılık meziyetlerini bugün de muhafaza etmektedirler. Rusya ise Türkiye ahalisi arasındaki dindaşları ve sahil vilayetleriyle olan deniz bağlantısı yüzünden çok kolaylık görmüştür. Fakat Rusya da pek korkunç bir düşman haline gelmiştir ve artık vasiye muhtaç bir duruma düşen hasmının dostu ve koruyucusu bile olmuştur. Sf. 141

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 141) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 8 Mart 1838, Tokat)

    Zafer gururu, tatlı bir iklim ve zengin bir toprağın beslediği tembellik, fakat özelikle din, Doğuyu olduğu yerde bırakmıştır. Sf. 140

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 140) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 28 Aralık 1837, İstanbul)

    Türklerin genel bir hücuma hazırlandıkları bu sırada şehirde ikilik, cesaret kırıklığı ve kıtlık hüküm sürüyordu. Rumlar en amansız bir düşmanlıkla, âyin sırasında mayalı mı yoksa mayasız mı ekmek kullanılacağını tartışıyor ve vatan hizmetinde kullanılmak için ellerinden alınmasın diye hazinelerini yere gömüyorlardı.

    29 Mayıs 1453 sabahı kuşatmanın elli üçüncü ve Roma İmparatorluğu’nun bin yıllık devrinin sonuncu günü idi. Rumlar elli kat üstün bir düşmanın hücumuna iki saat karşı koydular. Elinde demir bir topuzla Sultan, savaşı ateşlendiriyor ve yönetiyordu.

    Konstantin Paleolog’un ölümü daha şerefli oldu. İmparator, soysuzlaşmış milletini kuvvetli bir savunmaya tahrik için boş yere uğraştıktan, bütün tehlikeleri onlarla paylaştıktan ve bütün ümitlerin yok olduğunu gördükten sonra, kendisi mevkiinden düşmüş, Roma İmparatorluğu yıkılmış ve Hıristiyan dini ortadan kalkmış olduğuna göre, artık yaşamamaya karar verdi. «Benim başımı kesecek bir Hıristiyan yok mu» diye bağırdı. Tanınmamak ve korunmamak için erguvani imparator mantosunu sırtından attı, savaşçıların en sık kalabalığına karıştı ve ölülerden bir yığının altında gömüldü. Topkapı yakınında, Konstantin Paleolog’un, Doğu Roma’nın son imparatorunun öldüğü yeri işaret eden bir küme servi yükselir.

    Bu zaptı takip eden mezalimin hikâyesini yenilemek istemiyorum. Fakat Kapitolden, iki tiyatro ve sayısız heykellerle Jüstinian sirkinden, Forum’dan, Zeuksippus hamamlarından, 52 muhteşem kapıdan, zahire ambarları ve hallerden, 14 kiliseden, 14 saraydan, büyüklükleri ve güzellikleriyle o ilk devirlerdeki halkın evlerinden ayırt edilen 4.388 binadan hemen hemen hiç eser kalmamasını. Sf.139

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 139) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 28 Aralık 1837, İstanbul)

    Eski Grek kiliselerinden birçoğu bugün de durmaktadır. Fakat bunlar cami yapılmışlardır. Türkler bunlara kilise camii derler. (Yani Ayazma) Sf. 132

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 132) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1837, İstanbul)

    Ahmediye dıştan görünüşü bakımından dünyanın en güzel camilerinden biridir, fakat içerisi insanda büyük bir etki uyandırmaz. Sf.130

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 130) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1837, İstanbul)

    Ben imparator tribününün yerini şimdiki tımarhane, yani deliler yurdunun bulunduğu mevki olarak kabul ediyorum. Bu tımarhane de camiye aittir,. çünkü Türkler delileri ermiş olarak kabul eder ve onlara saygı gösterirler. Sf. 128

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 128) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1837, İstanbul)

    Ayasofya kilisesinin kubbesi birkaç defa çökmüştür. Binanın içini yangın harap etmiştir. Kubbeyi dışından sağlamlaştırmak için muazzam payandalara ihtiyaç hâsıl olmuştur. Türkler üç ayrı devrede kiliseye birbirlerine benzemeyen dört minare ilâve etmişlerdir. Bunlar hiç de, daha sonra yapılan camilerinkiler kadar narin ve zarif değillerdir. Her ne kadar hemen hemen bütün seyahatname yazanlar Ayasofya’nın manzarası karşısında hayranlıktan coşmayı usul edinmişlerse de itiraf edeyim ki bana ta içerisine girinceye kadar, ne büyük, ne de güzel bir bina tesiri yapmıştır.

    Bu bakımdan Ayasofya Türk camilerinin tamamıyla tersidir. Bunlar, dışarıdan bakılınca zevkli inşa tarzları ile insanı hayran ederler, fakat içerileri hiç de saygı uyandıran bir etki yapmaz. Ayasofya o camilerin en büyük süsünden, dış avludan (Haram) yoksundur ve hiç bir yerde bu camii incelemek için uygun bir nokta bulmak mümkün değildir. Fakat Narteks’ten yani tövbekârların kaldıkları kemerli salondan, büyük kapıdan geçerek içeri girince, üzerindeki 180 ayak yüksekliğinde, havada yüzüyormuş gibi duran taştan kubbesiyle 115 ayak genişliğinde, tamamıyla serbest, direksiz desteksiz boşluğu görünce insan bu düşünce cüretine ve bu binanın meydana getirilişindeki azamete hayran kalır. Sf. 116

    Ayasofya bir zamanların Süleyman mabedinden üç defa yüksektir; uzunluk ve genişliği (yarım kubbeler dâhil) 250 ayaktır. Üç tarafı, yani içeri girenin solu, sağı ve karşısı daha alçak, fakat yine de 100 ayak yüksekliğinde üç tane, 50 ayak çapında yarım kubbe ile genişletilmiştir. Bunların alt taraflarında da daha küçük yarım daireler çıkıntılar meydana getirir. Asıl şaşılacak taraf binanın iç boşluğunun büyük genişliğidir, 800 ayak karenin üstü tek bir kubbe ile örtülmüştür. Bizim Hıristiyan kiliseleri narin gövde ve geniş yaprak taçlardan bir ormana benzer, bu kubbe ise doğrudan doğruya göğe benzetilerek yapılmıştır.

    Yanlardaki geniş yarım kubbelerin altında, sekiz dev gibi direğin taşıdığı iki geniş maksure vardır. Bu direkleri Konstantin Efes, Atina ve Roma’dan taşıttırarak bir araya getirmiştir. Bu Hıristiyan kilisesini süslemek için Avrupa, Asya ve Afrika’daki tapınaklar soyulmuştur ve sen ikinci maksurenin üstünde porfir, giallo antico, granit, donuk akik ve mermerden bir direk ormanı ile karşılaşırsın. Bunlardan doğu tarafındakiler ürkülecek kadar şakulden şaşmıştır ve burada ana duvarların hayli basmış olduğunu göstermektedir. Yan kubbelerdeki bir Akustik garibesi beni hayrete düşürdü. Bunlar parabolik inşa edilmiş oldukları için, karşı taraftaki en hafif ses bile işitilmektedir. Bir dostun tanıdığınız sesinin yanı başınızda fısıldadığını duymak, fakat onu gözlerinizle boş yere aramak tüyler ürperten bir etki yapar. Sf. 127

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 116 ile 127 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 26 Haziran 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Tütün içme bâbını tamamlamak için sana nargileden de bahsetmem lâzım. Çok sert, nemlendirilmiş tütünün (tömbeki) dumanı sudan geçirilir. Duman böyle soğuk olarak arşınlarca uzunlukta ince bir marpuçtan, nargile içenin ağzına gelir. Su camdan bir vazonun içindedir (Bohemya malı), Türk bunun içine bir gül ya da kiraz atar ve bunların her nefeste suyun kaynaşan yüzünde oynamasından masum bir neşe duyar. Böyle bir nargile, gölgeli bir ağaç, şakırdayan bir fıskiye ve bir fincan kahve Türk’e, günün 10-12 saatinde zevkle vakit geçirmek için yetişir. Sf. 111

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 26 Haziran1837, Büyükdere, İstanbul)

    Tütün mükemmeldir ve özellikle Suriye’nin Lâdik tütünü makbuldür. Pek ince kıyılır, kolay yanar ve yanarken güherçile gibi çıtırdar. Türkler (çubuk içmek) derler, sahiden de tıpkı bir bardak Ren şarabı gibi höpürdetirler onu. Bütün dumanı ciğerlerine çekerler, başlarını geriye atar, gözlerini yumarlar, sonra bu sarhoş edici dumanını ağır ağır ve keyifle burunlarından ve ağızlarından çıkarırlar. Sf. 110, 111

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 110, 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 13 Haziran 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Bu büyük icattan, yani tütün çubuğunun bulunmasından önce Türkler nasıl yaşarlardı acaba? İnsan bunu bir türlü düşünemiyor. Sahiden Osman, Bayezid ve Mehmet’in arkadaşları ele avuca sığmaz bir milletmiş, at sırtından inmez, diyarlar ve şehirler zapt ederlermiş. Süleyman’ın gününden sonra yine de ara sıra komşularına musallat olmuşlar ama çoğu zaman oturan insanlarmış; bugün ise çoğu zaman tütün içen bir millet haline gelmişler, çünkü kadınları bile çubuk içiyor.

    Bugünlerde atla Kâğıthane’ye, yani Tatlı Sular Vadisine gittim ve orada bir çınarın arkasında bir hasır iskemleye, bir kadın grubunun Türk adabının müsaade edebildiği kadar yakınına, yani bir hayli açığına oturdum. Bu hanımlar, kendileri gibi kayıkla İstanbul’dan gelmiş olan ve çayırların yazlık yeşil halısının üstünde oturan bir grup Yahudi kadınına atıp tutuyorlardı. Bir kere bunların yüzleri fena halde açıktı, öyle ki kaşlarından ta üst dudaklarına kadar (ama bu sonuncusu hariç) görülebiliyordu. Üstelik bu kâfirler rakı, hatta belki de şarap bile içiyorlardı. Şişman bir «kokona» «yakışır mı bu?» diyordu. «Şerefli bir kadına yaraşan nedir? Bir fincan kahve, bir lüle tütün, «et voilâ tout» bunu bizim hanımlara ibret olsun diye yazıyorum.

    İstanbul’da iki şey en mütekâmil şeklini bulmuş, bunlardan biri sana evvelce tarif etmiş olduğum kayık, öteki de çubuk. Sf. 109

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 1 Haziran 1837, Edirne)

    Yalnız camilerden değil, kiliselerden de tamire muhtaç olanlara para veriliyor. Ne olurdu bu paralar asıl ellere geçmiş olsaydı! Çünkü memurların çok yaygın ve derinlere kök salmış olan ahlâksızlığı, hükümetin savaşmak zorunda olduğu en çetin engel! Sf. 106

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 106) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 31 Mayıs 1837, Kızanlık)

    Kızanlık Avrupa’nın Keşmir’i, Türkiye’nin Gülistan’ı, güller diyarıdır. Bu çiçek burada, bizim taraflarda olduğu gibi saksılara ve bahçelere değil, tarlalarda, tıpkı patates gibi çizilerek dikilmiş. Böyle bir gül tarlasından daha iç açıcı bir şey tasavvur edilemez. Sf.105

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 105) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 5 Mayıs 1837, Şumnu)

    Bu iş bitince padişah, başkâtibi Vassaf Efendi aracılığıyla bir nutuk verdi. Bunda, hazır bulunanlara, hallerini görüp kanaat getirmek için gelmiş olduğunu, şehirlerini ve kalelerini yeniden inşa ettirmek, memlekette nizam ve refahı bizzat sağlamak arzusunda olduğunu, kanun ve adaletin sadece başşehirde değil, memleketin her yerinde uygulanması gerektiğini söyledi. «Siz Rumlar» dedi. «Siz Ermeniler, siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebaamsınız; dinleriniz başka başkadır, fakat hepiniz kanunun ve iradei şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin; bunların kullanılacakları maksatlar sizin emniyetiniz ve sizin refahınızdır.» sonunda sultan reaya arasında kimsenin bir şikâyeti olup olmadığını ve kiliselerin tamire ihtiyacı bulunup bulunmadığını sordu. Sf. 99

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 99) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 5 Mayıs 1837, Şumnu)

    Yolun iki tarafında şehrin ileri gelenleri selâma duruyor: sağda Müslümanlar, solda reaya. En başta, güzel beyaz sarıklarını hâlâ muhafaza eden mollalar, yani ruhaniler bulunuyor. Onları da dünyevî büyükler takip ediyor. Sol’da, önce defne dallarıyla Rumlar, sonra balmumlarıyla Ermeniler, nihayet zavallı, alaya, ezilmeye maruz Yahudiler geliyor, bunlar burada köpekten biraz üstün fakat attan aşağı sayılıyorlar. Müslümanlar kollarını karınları üzerinde kavuşturmuş olarak dik duruyorlar. Fakat reaya, hatta piskopos ve papazlar, ellerinde mukaddes kilise takımları olduğu halde yere kapanıyor ve padişah önlerinden geçinceye kadar alınlarını yerden kaldırmıyorlar; padişahın yüzüne bakmalarına izin yok. Böyle bir hal gerçi Türklerin gururunu besler ama artık daha uzun zaman devam etmez ve etmeyecektir. Birçok yerlerde padişah geçerken yedişer koyun kurban edildi; bunları boğazladılar. Sf. 97, 98

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 97, 98) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan 27 Şubat 1837, İstanbul)

    Osmanlı imparatorluğunda veba yok olursa Avrupa’daki karantina da ortadan kalkacaktır. Bu sayede Doğunun limanları Avrupa, Amerika ve Hindistan’a 14 ilâ 40 gün yakınlaşacaktır. Bütün yolculuklar kısalacak, gemide çıkan bir veba vakası yüzünden uğranılan şahsî tehlikeler ve büyük masraflar ortadan kalkacak ve sigortalar bu kadar yüksek olmayacaktır. Bunun doğrudan doğruya sonucu olarak Türkiye’nin bütün ihraç malları: zeytinyağı, ipek, pamuk, meyveler, şarap, boya maddeleri, bakır, halılar, sahtiyanlar hararetle aranacak ve Türkiye’nin mamul eşya ihtiyaçları daha ucuza sağlanacaktır. Sf. 94

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 94) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Kavuk şimdiye kadar Müslümanların alâmeti farikasıydı ve paşayı, hekimi, ulemayı, tüccarı hulâsa toplumun her sınıfını ayırt ettirirdi. Yeniçerilerin yok edilişi sırasında sadece dirilerin başlarını kesmekle yetinilmedi, ölülerin kavukları da koparıldı, bugün hâlâ bu kafası koparılmış mezar taşlarından birçoğu görülebilir. Zamanımızda serpuş herkes için aynıdır ve bu mavi püsküllü çirkin kırmızı fes ise ne mezarlarda, ne dirilerin başlarında kavuktan daha güzel durmaktadır.

    Kadınların mezar taşları çiçeklerle süslenmiştir. Evlenmemiş olanların taşları da bir gül koncası ile belli edilmiştir. Bir Müslüman mezarına asla dokunulmaz. Burada, bir mezarlığı senelerden sonra da olsa, bizde olduğu gibi bozup yeniden kazmaya kalkışmak şeni bir hareket olarak görülür. Buradaki ortalama ömür uzunluğunu en çok 25 yıl, İstanbul’daki Müslümanların sayısını da 300.000 olarak kabul edersek Türklerin burayı aldığından beri geçen 400 sene içinde İstanbul’da beş milyona yakın Türk ölmüş demektir. Buna göre mezar taşlarının miktarını tasavvur edebilirsiniz. Bu taşlarla büyük bir şehir kurulabilirdi; sahiden de Ermeniler şimdi baştan aşağı, çoğu mermer mezar taşlarından güzel bir kilise yapıyorlar. Reayanın mezar taşları yere yatmış vaziyettedir. Türklerinki ise ayakta durur. Büyüklerin türbelerinin çoğu pek muhteşemdir, en güzel mermer ve balgami taştan yapılmadır ve üzerleri kubbe ile örtülüdür. Yüksek defne ya da çınarların gölgesi altındadırlar ve etrafları gül tarhlarıyla çevrilidir, Binanın ortasındaki sanduka değerli Keşmir şalları ile örtülüdür. Türbelerin yanında çok defa bir imaret, yani fukara mutfağı, bir hastahane, hiç değilse bir çeşme bulunur. Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar: birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür. Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar. Sf. 83

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 83) kitabından birebir alınmıştır.