Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 22 Şubat 1837, İstanbul)

    Fakat eğer bir Frenk vebaya tutulursa, yüz Türkün bu akıbete uğramış olmasından daha çok patırtı ediliyor. Bununla birlikte hastalığın bir defa kendini gösterdiği yerde en ciddî tedbirlere başvurulması, bütün elbiseler, yataklar ve halıların yıkanması, bütün kâğıtların tütsülenmesi, duvarların badana edilmesi ve döşeme tahtalarının ovulması lâzım. Bunun büyük bir evde ne demek olduğunu göz önüne getirebilirsin. Kim «bulaşmışsa» onun hali, evi yanmış olan kadar berbat.

    Türklerde iş bambaşka görünüyor, onlar arasında, acaba birine dokunursam vebaya tutulur muyum? Ya da, insanların ihtiyatı dünyadaki herhangi bir belâyı önleyebilir mi? diye soran yok.

    Korkunç ölü sayısı, her gün görülen örnekler, bulaşmanın açıkça görülen delilleri bu adamları itikatlarından vazgeçirmiyor: «Allah Kerim», kaderden kaçılamaz! Bataryanın gâvurlarla temas yüzünden itikadı bozulmuş olan binbaşısı türlü tedbirler almıştı. Sf. 89

    Büyükdere’deki kahvede geçen gün Molla, sakallı dinleyicilerine «niçin» diyordu, «niçin bu kadar çok asker öldü? Çünkü çeşit çeşit budalaca tedbirlere girişildi; fakat siz, vebadan korkmayanlar ve hiç, ama hiç bir tedbire başvurmayanlar, vebadan öldünüz mü?»

    Burada ulema var oldukça veba da kalacaktır. Sağlık zabıtasının düşünebilmesinden önce de muhakkak kanlı bir irtica olacak. Sf. 89

    Garip bir hal de Frenklere oranla daha fazla Türkün vebaya tutulmasına karşılık, hastalanan Türklerden on defa daha az Frengin ölümden kurtulabilmesidir. Bunun sebebi ancak ruhî olabilir; Türk vebaya tutulursa buna sabırla katlanır, tutulmadığı müddetçe de onu tamamıyla bilmezlikten gelir; «yumurcak» adını söylemez, olsa olsa «hastalık» der. Çünkü belânın adını söylemek onu çağırmak demektir. Eğer sen bugün bir Türk’e, son üç ay içinde İstanbul’da veba olup olmadığını soracak olsan kaim kaşlarını kaldırır ve dilini şaklatır; bu da Almanca: «yok canım, Allah saklasın» demektir. Muhakkak olan şey, Türklerin vebadan öldüğü, fakat Frenklerin vebadan ıstırap çektikleridir. Sf. 90

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 89, 90) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Burada servilikler çok defa geniş alanları kaplar ve Üsküdar mezarlığında çevresi üççeyrek millik bir orman meydana getirir. Türkler Avrupa’nın kendi yurtları olmadığını hissetmişlerdir, kehanetler onlara Roma İmparatorluğunun daima kendilerine ait olmayacağını bildirmiştir kimin gücü yeterse ölüsünü boğazın Asya tarafında, Üsküdar’a taşıtır, ölü Müslümanın yüzü kutsal Mekke şehrine dönüktür, başucunda zarif şekilli ve üzerine Kur’an’dan âyetlerle ölenin adı kazılı bir mermer direk dikilidir, yazılar çok defa yaldızlıdır. Direğin tepesinde bir de kavuk vardır. Sf. 82, 83

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 82, 83) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt camiinin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır.

    Evlerde asla köpek bulunmaz, fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi, fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşarlar çünkü köpekler burada temizlik memurlarının görevini hemen hemen tamamıyla üzerlerine almışlardır. Bir at ya da eşek ölürse onu olsa olsa en yakındaki köşeye yahut sayısız yangın yerlerinden (bunlar her zaman şehrin en aşağı beşte biri kadar yer kaplar) birine sürüklerler, orada da köpekler onu yer. Sf. 81

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 81) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul)

    Padişahın, Hüsrev Paşa gibi, otuz iki kölesini vilayetlere Paşa ve vali yapmış olan bir adamı, aynı zamanda «kellesini koltuğunun altına verdirmeden» azle cesaret etmesi Türkiye’de ileri bir duruma delâlet ediyor; çünkü eskiden bu imkânsızdı. Sf. 79

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 79) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Kibarların evleri böyle olduğu gibi, daha aşağıların ve fakirlerin evleri de böyledir. Memlekette en imtiyazlı sınıf olan Türkler’in evlerinin dış görünüşü reayanınkilerden ayrılır. Müslüman, evini, geniş cephesi Boğaz’a doğru olarak yapar, kırmızı, mavi, ya da sarı renge fakat daha çok kırmızıya boyar; hâlbuki Rumlar ve Ermeniler, evlerinin dar tarafını, Başşehrin ana caddesi olan Boğaz’a çevirirler ve kurşuni renkle badana ederler. Bu evlerin çoğu pek büyük olduğu için sokağın üstünden aşar ve ta arkadaki tepelere ve setlere kadar tırmanır. Eğer buna rağmen ev tamah uyandıracak bir zenginlik manzarası gösteriyorsa bunu, sanki iki ayrı mülkmüş gibi görünsün diye, kurşuninin iki ayrı tonuyla boyarlar. Sf. 79

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 79) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Yemekte yere küçük, alçak, arkalıksız bir iskemle konur, üzerine büyük, yuvarlak bir tahta tepsi yerleştirilir (zenginlerde daima tertemiz parlatılmış olan bir nevi pirinç kalkan), bunun üstünde bütün yemekler birden bulunur, önce leğen ibrik ve zarif işlemeli peşkirler gezdirildikten sonra herkes eliyle yemeğe girişir; bıçak, çatal ve tabak lüzumsuzdur. Buna karşılık tahta yahut boynuzdan çoğu zaman mercan saplı, fakat asla gümüşten olmayan kaşıklar kullanılır, çünkü Kur’an; “Kim bu dünyada gümüş takım kullanırsa cennet te ona nail olamayacaktır.” Demiştir. Sf. 78

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 78) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Burada yangın ne kadar korkunç ise, özellikle kışın, o kadar da kolay çıkabilir. Soba ancak birkaç Frenk evinde vardır. Türkler, Ermeniler ve Rumlar mangal kullanırlar ve mangallar yer halısının üstüne, çoğu zaman da üstü yorganla örtülü bir masanın (tandır) altına konur. Bundan, en ufak bir dikkatsizliğin bir yangın çıkarabileceği kolayca anlaşılır. Bu haller yüzünden kiralar haddinden fazla yüksektir, çünkü bir ev yaptıran büyük bir ihtimalle on on beş sene içinde sermayesinin kül olacağını düşünmek zorundadır; tabiî kiralar da buna göre hesaplanır. Sf. 78

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 70 ile 75 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Öte yandan şurası da inkâr edilemez ki burada ahşap evlerde oturmak, daima rutubetli olan ve hiç bir zaman bunlar kadar güneşli, aydınlık ve ferah olmayan kârgir evlerde oturmaktan çok daha rahattır. Burada güzel bir evin baş şartı dörtte üçünün pencereden ibaret olmasıdır ki bu da ancak ahşap bir evde sağlanabilir. Mümkün olduğu kadar çok odanın her üç tarafında pencere bulunması için ev birçok girintili çıkıntılı köşeler meydana getirecek tarzda yapılır, bizde ayna duvarları denen pencere araları burada dar bir tahta direkten ibarettir. Pencerelerin altında boylu boyuna geniş ve alçak sedirler uzanır; dördüncü duvarlarda ise bir girinti vardır, bunun ortasında kapı, iki yanında da büyük yerli dolaplar bulunur; içlerinde gündüzleri şilte ve yorganlar saklanır. Geceleyin yerdeki zarif hasırların üzerine bunlar serilerek yatak yapılır. Pencerelerin alt kısımları kamıştan kalın kafeslerle örtülüdür. Kadınlar dairesinin pencereleri aşağıdan yukarıya kadar tamamıyla ya da hemen hemen tamamıyla, kafesle kapanmıştır. Odada ne masa, ne sandalye, ne ayna, ne de avize vardır. Geceleri bizim kilise mumları gibi üç dört iri mum, doğrudan doğruya yere konur. Sf. 78

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 78) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Ekim 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Bizim taraflardaki şarap eksperleri nasıl tadarak şarabın bağını ve yılını keşfederlerse, bir Türk de bir içim suyu tadınca şu ya da bu, çok beğenilen pınardan geldiğini, Çamlıca’dan mı, Asya tarafındaki Bulgurlu’dan mı, Büyükdere yakınındaki Kestane suyundan mı, yoksa Beykoz’daki Sultan suyundan mı alındığını söyler. Bizim en başta saydığımla şart yani suyun duru ve şeffaf olması Türkler için hiç de önemli değildir. Fırat’ın meşhur suyu, mübarek Nil’in suyu kadar bulanıktır, hâlbuki Peygamber bunların, —Mekke’de susuz kalan oğluna içirmesi için Hacer’in ayakları altından kaynamış olan mukaddes Zemzem kuyusundan sonra— dünyanın en iyi suları olduğunu söylemiştir. Fakat Türklerin en kötü, hatta sağlığa zararlı ve hemen hemen içilmez saydıkları su, kuyu sularıdır. Sf. 70

    Fakat Haliç’in kuzey tarafındaki semtler öylesine genişlemiştir ki bu çok önemli tesisatın verdiği su artık ihtiyaca kâfi gelmemektedir. Bu yıl olan (1836) büyük kuraklık su kıtlığını büsbütün acıklı bir hale koydu ve padişah da buna karşı alınacak tedbirleri tavsiye etmemi ve gerekiyorsa yeni bir bent için yer aramamı bana seraskerin aracılığı ile emretti. Böyle bir yer bulundu; fakat esasen var olan kıymetli bentlerin, verimini artırmak bana yenisini yaptırmaktan daha makul geldi. Sf. 75

    Önce İstanbul’da mevcut sarnıçların asıl yapılış maksatlarına tahsis edilmesini, ikinci olarak bütün suyollarının tamir edilmesini, nihayet bentlerin arkasındaki göllerin kazılarak daha derinleştirilmesi ve genişletilmesini tavsiye ettim. Böylelikle duvarları takviyeye hiç lüzum kalmaksızın, çıkarılacak her 1.000 kulaç küp toprağa karşı 1.000 kulaç küp su kazanılacaktı. Fakat böyle gösterişsiz bir şey Türklerin zevkine uygun değildir. Onların padişaha bir şeyler göstermeleri lâzımdır; açılış töreni için bir köşk yaptırılması ve bir şenlik gerektirir. Çok muhtemeldir ki yeni bir bent yaptırmayı tercih edecekler, bu da yarım milyon talere mal olacak. Sf. 75

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 70 ile 75 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 27 Eylül 1836, Büyükdere, İstanbul)

    Boğazların İstanbul için büyük bir askeri önemi vardır. Bütün yaz boyunca esen kuzey rüzgârı ve daimî olarak Karadeniz’den Marmara’ya akan akıntı bir düşman filosunun başşehir sularına girebilmesini, Çanakkale’ye göre çok kolaylaştırır. Fakat buna karşılık İstanbul boğazının kıvrımlılığı ve darlığını da gözden uzak tutmamalıdır. Kıyılar en dar yerde de birbirinden ancak, Çanakkale boğazının en dar yerinin yarısı kadar uzaklıktadır. Her iki deniz feneri ve bataryaları arasında 4166 adım açıklık vardır. Telli Tabya’da boğaz 1497 adım, hisarlar arasında ise ancak 958 adım genişliğindedir, Rumeli kavağı ile Macar Kalesi arasındaki havza her iki yanda 250’den fazla top bulunan dört batarya ile korunmaktadır. Bunların menzilleri bir kıyıdan ötekine varır ve her gemiyi aynı zamanda hem boylu boyunca hem de yandan ateş altına alır. Rüzgâr ve suyun kuvveti hiç şüphesiz bir filoyu boğazdan geçirebilir, fakat bu filonun İstanbul önüne ne halde varabileceği yukarıda söylediklerimden tahmin olunabilir.

    Çanakkale Boğazı’nda olduğu gibi burada da saldırganın en tehlikeli bataryaları kara tarafından bir baskınla zapta kalkışması onu büyük zorluklarla karşı karşıya getirecektir. Bu hareketin hem Avrupa, hem de Asya yakasında aynı zamanda yapılması lâzımdır. Sf. 68

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 68) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Ağustos 1836, İzmir)

    Körfezin sonunda, arkasındaki dağa amfi şeklinde tırmanan İzmir şehri görülüyor. En altta, deniz kenarında, gemilerin arkasında, önce büyük bir kışla, bir top bataryası, çok kubbeli bir kervansaray, birçok camiler ve solda taş binalarıyla Frenk şehri var. İkinci tabakada asıl Türk şehri bulunuyor. Eğer bir avuç dolusu küçücük kırmızı damlı ev, birkaç cami ve çeşme gökten düşse, yapı planı bu şehirdekinden daha karmakarışık olmazdı. İnsan bu ev yığınları arasında sokaklar ve patikaların bulunabildiğine şaşıyor. Bütün bunların hepsinin üzerinde eski hisar ya da İzmir kalesi yükseliyor Bu kale en eski çağlarda yapılmış, Cenevizliler buna kuleler ilâve etmişler, şimdi de Türkler yıkılmaya bırakıyorlar. Aynı tepedeki birkaç duvar yıkıntısına Homer’in Okulu adı verilmekte. Bu tepenin arkasında Küçük Asya’nın mavi dağları yükseliyor.

    Burada sıcak pek fazla olduğu için hemen İzmirliler gibi beyaz bir hasır şapka, beyaz ketenden ceket, pantolon, çorap ve kundura giydim. Bura halkı yazın bu kıyafetlerini toplantılarda bile değiştirmeyecek kadar akıllı. Sf. 61

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Haziran 1836, Bursa)

    Derli toplu Türklerin en önemli işlerinden biri de (keyif etmek), yani asude ve rahat bir yerde kahve, tütün, içmektir. Böyle bir yeri mola verdiğimiz köyde buldum. Sf. 59

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Haziran 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Osmanlılar Doğu Roma’nın eyaletlerini zapt ettikleri zaman kiliselerin Yunan üslûbunu benimsediler, fakat bunlara Arap tarzındaki minareleri ilâve ettiler. Sf. 57

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 57) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Mayıs 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Genç prenslerin sünneti vesilesiyle şenlik yapılıyordu. Kordiplomatik de davetli İdi. Bu tam bir Türk şenliği olduğu için bize de hakikî bir Türk ziyafeti verildi. Tabiî çatal, bıçak ve şarap yoktu. İlk yemek içi pirinç ve üzümle doldurulmuş bir kuzu kızartması idi. Herkes bir parça koparıyor ve parmaklarıyla pilâva dalıyordu. Arkasından un ve balla yapılmış bir tatlı olan helva geldi, sonra gene kızartma, gene tatlı, kimi sıcak, kimi soğuk, kimi ekşi, kimi tatlı, her yemek ayrı ayrı mükemmeldi; fakat bunların bir araya getirilişi bir Avrupalı midesi için anlaşılması zor bir tarzda idi ve şarap da yoktu. Dondurma yemeğin ortasında verildi. Nihayet, daima yemeğin sonunu anlatan pilâvı ısrarla istedik. Bunun arkasından da, üzerinde yemek yediğimiz büyük yuvarlak sininin üstüne bir çanak hoşaf, yani haşlanmış meyve kondu ve kaşıklanarak boşaltıldı.

    Yemekten önce ve sonra el yıkanıyor. Sırma işlemeli Avrupalı üniformalarıyla diplomatları böyle bir sofrada görmek pek eğlenceli! Her kesin boynuna sanki tıraş olacakmış gibi, uzun, işlemeli bir peşkir bağlıyorlar, sonra adamı mukadderatına terk ediyorlar. Çadırların önünde ip cambazları, Arap hokkabazlar, Ermeni hanendeler, Rum köçekler ve Ulah çalgıcılar vardı. Geceleyin, Berlin’de Kreuzberg’de bu kadarı pekâlâ bulunabilecek havai fişekleri atıldı. Uçması gereken iki balon daha dolmadan yırtıldı. Eve döndüğümüz zaman oturup bir şişe şarap içtik. Bu arada Muhammed’e ve onun ümmetine candan acımaktan kendimizi alamadık. Sf. 55

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 55) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Mayıs 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    İnsan, İstanbul nedir ve eğer burada iyi bir hükümet ve çalışkan bir halk bulunsa ne olabilirdi diye düşünmekten kendini alamıyor. Sf. 54

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 54) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 13 Nisan 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Eğer Çanakkale boğazındaki topçu araç ve gereçleri düzenlenecek olursa sanmam ki dünyada hiç bir düşman donanması bu boğazdan yukarı yelken açmayı göze alabilsin. Daima karaya asker çıkarmak ve bataryalara hücum edip onları ele geçirmek lüzumu elverecektir. Fakat bu, hiç de söylendiği gibi kolay olmasa gerek. Sf. 51

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 51) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836 Beyoğlu, İstanbul)

    Eğer her hükümetin ilk şartlarından biri güven uyandırmak ise, Türk idaresi bu ödevini asla yerine getirmemektedir. Rumlara karşı olan muamele, Ermenilerin, Osmanlı hükümetinin bu sadık ve zengin uyruklarının, haksız yere ve zalimce ezilmesi, birçok şiddet hareketleri, herhangi birinin sermayesini ancak zamanla kâr getirecek bir işe yatırmasına müsaade etmeyecek kadar taze bir şekilde hatırlardadır. İşin ve sanatın gelişmesi için gerekli unsurların bulunmadığı bir memlekette ticaretin de en büyük kısmı, sadece yabancı mamullerin yerli ham maddelerle mübadelesinden ibaret kalır. Türk de ham maddesini gene kendi vatanının yetiştirdiği bir okka ipekli kumaşa karşılık on okka ham ipeğini vermektedir. Sf. 47

    Memleketin içinde kimse büyük ölçüde tahıl ziraatıyla uğraşmak istemiyor, çünkü hükümet, satın almalarını, kendi kendine tayin ettiği fiyatlarla yapmaktadır. Hükümetin cebrî satın alışları bu memleket için yangın ve vebanın ikisi birden olduğundan daha büyük bir belâdır. Bu sadece refahı yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda refahın kaynaklarını da kurutuyor. Böylelikle hükümet, 800.000 nüfuslu bir şehrin kapılarından bir saatlik yerde uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeden dururken, buğdayı Odesa’dan satın almak zorunda kalıyor. Sf. 47

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 47) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu)

    Hiç bir yerde buradakinden fazla süs eşyası merakı yoktur ve zengin ailelerde çocukların bile taşıdıkları mücevherler memleketin fakirliği için parlak bir delildir. Sf. 47

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 47) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836 Beyoğlu, İstanbul)

    Hediye, bütün Doğuda olduğu gibi burada da âdettir. Aşağı tabakadan biri yukarıdakine hediyesiz yaklaşamaz, kadıdan hakkını arayan, bir hediye getirmelidir. Memurlar ve subaylar bahşiş alırlar; fakat en çok hediye alan bizzat padişahtır. Sf. 46

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 46) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Vilâyetler kendilerini soymak için yeni bir paşanın geldiğini önceden haber alır ve ona karşı silâhlanır. Müzakerelere girişilir, anlaşmaya varılamazsa savaş olur, anlaşma bozulursa isyan çıkar. Paşa âyanla anlaşınca bu sefer onların yerine Babıali’den korkmaya başlar. Bu sebeple başka paşalarla karşılıklı yardım anlaşmaları yapar, padişah da bir yeni paşa tayin etmeden önce komşu paşalara danışmak zorundadır. Birkaç – fakat henüz pek az – paşalıkta daha iyi bir yönetimin sağlanmasına başlanmıştır. İdarî kuvvet, askeri kuvvetten ayrılmıştır. Mükellefler de vergilerini doğrudan doğruya devlet kasasına ödemek imkânını bulduktan sonra daha ağır vergilere razıdırlar.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 46) kitabından birebir alınmıştır.