Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Müsadereler eskiden, serveti elinden alınanların idam hükümleriyle birlikte uygulanırdı. Şimdi ise, çok fazla serveti olanlardan bunun bir kısmını sızdırmak gibi daha yumuşak bir şekil kullanılmaktadır.

    Memuriyet satışı devlet gelirinin en büyük kaynağını teşkil etmektedir. Aday, satış parasını bir Ermeni ticarethanesinden yüksek faizle ödünç alır; devlet de, bu genel mültezimlerin verdiklerinin karşılığını almaları için, onları vilâyetleri istedikleri gibi sömürmekte serbest bırakır. Fakat bunlar bir yandan daha fazla pey sürerek kendilerine, zengin olmak için, vakit bırakmayacak rakiplerden, öte yanda da zengin oldukları takdirde müsadereden korkmak zorundadırlar.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 45) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    III. Selim yeniçerilerle mücadelenin taht ve hayatına mal olduğu ilk hükümdar değildi, buna rağmen onun yerine geçen hükümdar o asker sınıfının himayesine güvenmektense bir reformun tehlikesini göze almayı yeğ gördü. Dereler gibi kan akıtarak hedefine vardı. Türk sultanı Türk ordusunu mahvettiği için kendini talihli sayıyordu, fakat Yunan yarımadasındaki isyanı bastırmak için emrindeki beylerin en kudretlisini yardıma çağırmaya mecbur oldu. O zaman üç Hıristiyan devleti, aralarındaki geçimsizliği unuttu; Fransa ve İngiltere padişahın donanmasını yok etmek için gemilerini ve gemicilerini feda ettiler. Rusya’ya Türkiye’nin kalbinin yolunu açtılar ve böylece, en ziyade kaçınacakları şeye kendileri sebep oldular.

    Bu memleket aldığı bu kadar çok yarayı henüz iyileştiremeden Mısır paşası Suriye’den ilerledi ve Sultan Osman’ın son torunu memleketinin batması tehdidi altında kaldı.

    Yeni kurulmuş olan ordu asilere karşı gönderildi, fakat haremden yetişme generaller bu orduyu kısa zamanda harcadılar. Hükümet, kendilerini en eski ve en tabiî müttefikler olarak gösteren İngiltere ve Fransa’ya başvurdu, fakat vaatlerden başka bir şey elde edemedi. O zaman Sultan Mahmut, Rusya’yı yardıma çağırdı ve düşmanı ona gemiler, para ve ordu gönderdi.

    O sırada dünya, 15.000 Rus’un padişahı ve sarayını Mısırlılara karşı müdafaa etmek üzere, İstanbul’un Anadolu yakasındaki tepelerde ordugâh kuruşu gibi garip bir manzara ile karşılaştı. Sf. 44

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 44) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu, İstanbul)

    Böylece Osmanlı saltanatı hakikatte bugün bir krallıklar, prenslikler ve cumhuriyetler yığını haline gelmiştir ve bunları uzun bir alışkanlıkla Kur’an birliğinden başka bir arada tutan şey yoktur. Eğer despot dendiği zaman, iradesi biricik kanun olan bir hükümdar anlaşılıyorsa İstanbul’daki sultan despot olmaktan çok uzaktır. Sf. 44

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 44) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836 Beyoğlu, İstanbul)

    Arabistan’da, hatta Mübarek Şehirlerde çok eskiden beri padişahın hiç bir gerçek egemenliği yok. Sf. 43

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 43) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, İstanbul)

    Hünkâr’ın (kelime anlamı; boğucu, cellat. Padişahın şeref unvanlarından biri) kayığını gören her kes yerinden fırladı; çeşmenin ve ağaçların arkasına saklandılar, bana da öyle yapmamı işaret ettiler. Sultan Mahmut bu şekilde saygı göstermeyi yasak etmiştir. Fakat yüzyıllarca süren korku reayanın iliklerine kadar işlemiş olarak duruyor. Sf. 42

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 42) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836 Arnavutköy, İstanbul)

    Fakat kışla yaz bu memlekette, bizde olduğundan fazla, birbirine benzer. Fıstık çamları, serviler, defneler ve zakkumlar yapraklarını dökmez, sarmaşıklar kayalıkları sarar, güller bütün yıl boyunca açar. Güney rüzgârının ılık nefesinin karları yok ettiği yerlerde dağları şimdiden taze yeşillikler örtüyor. Sf. 41

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, İstanbul)

    Rumlar günümüzde de geveze bir millettir. Sf. 40

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 40) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, Arnavutköy İstanbul)

    Tandır, (1) üzerine kocaman bir yorgan örtülü bir masadır. Yorgan yandan yere sarkar. Masanın altına bir mangal konur, etrafında da alçak bir sedir vardır. Bacaklarını masanın altına sokup yorganı burnuna kadar çektin mi, artık değme keyfine! Bütün aile burada birbirine sokulur; çene çalınır, ekarte, domino veya tavla oynanır; bazıları çubuk içer, bazıları uyur, çoğu da hiç bir şey yapmaz, herkes canının istediği gibi davranır. Biz bazen sabahın saat 2’sine kadar böyle bir arada oturuyoruz. Bu tam teklifsizlik içinde bile Ermeni ailesi arasında büyük bir resmilik hüküm sürer. Baba içeri girince, kendileri de ellisine varmış olan oğullar ayağa kalkıyor. Aynı şeyi annelerine de yapıyorlar. Küçük kardeş, büyüğü kendisine teklif etmeden çubuk içmiyor, kadınlar da her erkeğe ayağa kalkıyor. Sf. 40

    Bu sırada her su içende «Afiyet olsun!» demek ve elini önce göğsüne, sonra alnına götürmek âdet. Günde iki yemek yeniyor, bunlardan biri, yazın havanın henüz serin olduğu saat 9 yahut 10’da, İkincisi de gün batarken ki bu sırada hava yine serinliyor. Yemekler tamamıyla Türk tarzında; koyun eti ve pilav yemeğin temelini teşkil ediyor, gelen birçok yemeklerin ikisinden biri mutlaka tatlı. Şarap içmek Ermeniler için tabiî yasak değil. Benim en çok öveceklerim; yemek arasında herkesin istediği gibi el sunduğu, küçük tabaklar içindeki soğuk yemekler: İstiridye, midye, Istakoz, havyar, peynir, zeytin, kaymak, soğan, kırmızıbiber, zencefil, salatalar, sardalye, karides, balık yumurtası, pavurya, taze sarımsak ve her çeşit yemiş. Sf. 40

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 40) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2014); Harput’ta kürsü denilen ısınma sisteminin aynısı.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, Arnavutköy, İstanbul)

    Eğer bir Türk kadını Müslüman bir erkekle ihanette bulunursa kocası onu hakaretle boşar, yok eğer bunu reayadan, yani devletin Hıristiyan uyruklarından biriyle yaparsa bugün de, 1836’da da, hiç acımadan suda boğulur, reaya da asılır. Bu barbarlığa bizzat ben şahit oldum. Sf. 39

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836, Arnavutköy, İstanbul)

    Kadınlar gayet sıkı gözaltındadırlar ve kadınlardan başka hiç kimseyle temas edemezler. Bu noktada bütün Müslümanlar aynı fikirdedir ve reform muhakkak ki en son olarak haremlere girebilecektir. Sf. 38

    Gezintilerde kadınlar kayığa ya da arabaya daima yalnız kadınlarla birlikte binerler. Koca, karısına sokakta rastlarsa onu selâmlaması, hatta sadece tanıdığını göstermesi büyük bir terbiyesizlik sayılır. Bu sebeple kadının evdeki kıyafeti ne kadar mübalağalı bir tarzda açık saçıksa, sokaktaki kıyafeti de o kadar mübalağalı bir şekilde kapalıdır. Beyaz bir peçe saçları ve kaşlara kadar alın kapatır. İkinci bir peçe de çene, ağız ve burnu örter. Kadınların hayatında en büyük reform, padişahın kadınlarındaki gibi, burun uçlarının ve yanlardan birer tutam saçın görünmesi olmuştur. Vücudun geri kalan kısmını siyah, açık mavi ya da kahverengi hafif bir kumaştan geniş bir ferace örter. Meşin mest ve terliklerden ibaret olan ayakkabıları da böyle çirkindir. Bunlar Türk kadınlarında sarı, Ermenilerde kırmızı, Rumlarda siyah, Yahudilerde mavidir. Böylece ağır ağır, salına salına, hayaletler gibi süzülüp gitmeleri pek sevimsiz bir manzara arz eder.

    Muhakkak ki Türk kadınlarının hemen hepsinin yüzleri pek güzeldir.. Doğuda hemen hemen bütün kadınların mükemmel tenleri, harikulade gözleri, geniş, kemerli kaşları vardır. Eğer kaşlar burun üzerinde birleşirse bu bir güzelliktir. Sf. 38

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 38) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836 Arnavutköy, İstanbul)

    Bana, Doğuda esirlerin kaderinden çok daha acısı, Türklerin zayıf cins üzerindeki maddî hâkimiyetlerinin büyüklüğü yüzünden, kadınların durumu görünüyor.

    Doğuda evlenme sırf cinsî niteliktedir ve Türkler âşık olmak, kur yapmak, ahu vah etmek, mutluluğun en yüksek derecesine ermek filan gibi dırıltılara kulak asmadan yahut faux frais’ lere (1) uğramadan dosdoğru meselenin aslına giderler. Evlenme işi akrabalar tarafından kararlaştırılır. Sf. 37

    Kanun müminlerin dört kadın almasına müsaade ettiği halde, bir kadından fazlasını alabilecek kadar zengin olan pek az Türk vardır. Ne kadar karısı varsa o kadar evi olması ve bunların da başlı başına idaresi lazımdır. Çünkü tecrübe iki kadının bir konakta birbirleriyle asla geçinemediklerini göstermiştir. Buna karşılık kanun ve âdet Müslümanlara istediği kadar cariye almak hakkını verir. Bir cariyeden doğan çocuğa en küçük bir ayıp gelmez; cariyeler evin asıl kadın veya hanımının emri altındadır. Fakat böyle bir durumun geçimsizlik ve kavga, kıskançlık, entrikalar için en zengin bir kaynak olacağı kolayca tasavvur edilebilir. Sf. 37, 38

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 37, 38) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2014); Faux frais; umulmadık küçük masraf

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836 Arnavutköy, İstanbul)

    Başka garip bir farka da burada işaret etmek zorundayım: Amerika’da Hıristiyan çiftlik sahipleri en kesin yasaklar ve en zalimce vasıtalarla Hıristiyanlığın esirler arasına yayılmasını önlemeye çalışırlar, hâlbuki Doğuda satın alınmış hizmetkârın, efendisinin dininde yetiştirilmesi kaidedir. Esir olarak alınan çocuklara hemen bir Türk adı verilir, bu adların çoğu Tevrat’taki isimlerdendir. Sf. 37

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 37) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836, Arnavutköy, İstanbul)

    Doğuda esaret bahis konusu olunca, bunda daima bir Türk kölesiyle Batı Hint’teki bir zenci esir arasında mevcut, dağlar kadar büyük fark gözden kaçmaktadır. Hatta bizim bu kelimeye verdiğimiz anlamla esir kelimesi bile yanlıştır. Abd esir değil, hizmetkâr demektir. Abdullah Allah’ın hizmetkârı, Abd-ül-Mecid, duanın hizmetkârı vb. dir. Satın alınmış bir Türk hizmetçisi kiralanmış olandan bin defa daha iyi durumdadır. Efendisinin malı, üstelik pahalı bir malı olduğu için efendi onu korur, hasta olursa bakar ve hadden aşırı yorarak onu işe yaramaz hale getirmekten sakınır. Şekerkamışı çiftliklerinde çalışmak gibi işler hiç de bahis konusu değildir. Türklerin umumiyetle adamlarına karşı itidalli hareketten, adaletten ve hayırhahlıktan yoksun oldukları da söylenemez. Sf. 36

    Herhangi bir Avrupa devleti Doğudaki bütün esirlerin azat edilmesini sağlasa, buna esirler pek az müteşekkir kalacaklardır. Daha çocukken velinimetinin evine giren esirler ailenin bir üyesi haline gelir. Sf. 36

    Esirlik hemen hemen hiç bir zaman sadece azat edilmekle son bulmaz. Esirin bütün ömrü boyunca geçimi de sağlanır. Çoğu zaman köle evin kızıyla evlenir, eğer evin oğlu yoksa efendisi onu kendine mirasçı yapar. Padişahın damatları bile satın alınmış esirlerdir, imparatorluğun büyük makam sahiplerinin çoğunun pazar fiyatını tahkik etmek de mümkündür.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 36) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat, 1836 Arnavutköy, İstanbul)

    Seraskerin arzusu üzerine şimdi burada, onun baştercümanının evinde bulunuyorum. Ev sahibimin adı Mardiraki. Yani Küçük Martin, kendisi Ermeni ve zengin, hatırı sayılır bir adam.

    Şunu da söyleyim ki burada hiç bir eksiğim yok ve bir Ermeni ailesinin ev hayatına bir göz atış pek meraklı bir şey. Bu Ermenilere aslında Hıristiyan Türkler demek mümkün, bu hâkim milletin âdetlerinden, hatta lisanından o kadar çok şey almışlar. Hâlbuki Rumlar kendi özelliklerini çok daha fazla muhafaza etmişler. Hıristiyan oldukları için dinleri tabiî onların ancak bir kadın almalarına müsaade ediyor. Fakat bu kadın hemen hemen Türk kadınları kadar gözden uzak kalıyor. Ermeni kadınlar sokağa çıktıkları zaman onların da ancak gözleriyle burunlarının üst tarafı görülüyor. Sf. 35

    Doğuda kadının payesi evlilikle yükselir. Kocasının emir kulu olsa da ev idaresinde hizmetçileri, uşakları, kızları ve oğullarının âmiridir. Bununla şunu söylemek İstiyorum ki, biz belki, bir yönde çok ileri gidiyoruz, öbür yönde de, Ermeniler değil ama Türkler daha çok ileri gidiyorlar.

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Feldmareşal Moltke, 20.01.1836 İstanbul)

    İstanbul’da herhangi bir iş başarmak isteyenlerden Paşa’ya muazzam paralar akar. Bir vali için payitahtta böyle bir hami kazanmak uğrunda hiç bir fedakârlık çok görünmez. Hüsrev Paşanın muvafakati olmadan büyücek hiçbir ticaret muamelesi, hiç bir taahhüt işi sonuçlandırılamaz. Bir Hristiyan kilisesi yapılacak, ya da sadece tamir mi edilecek, onun bir ferman hazırlaması lâzımdır. Orduda yüksek mevkilere terfi edebilmek ona bağlıdır. Karşı konmaz nüfuzu, bir generalin sahasının dışında gibi görünen işlerde de kendini hissettirir. Fakat Türkiye’de asıl olan makamın adından ziyade o makamı işgal eden adamdır. Daha küçük ölçüde olarak imparatorluğun bütün paşaları için de durum böyledir. Sf. 34

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 34) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20.01.1836, İstanbul)

    Hüsrev Paşa otuz beş yıl en yüksek devlet memuriyetlerini elinde tutmanın yolunu bulmuştur ki bu da onun becerikliliğine şan verir. Fakat bir de uzun resmî hayatında yaptığı işleri saymaya sıra gelirse, insan onun bütün işinin aslında hemen hemen yalnız, padişahın teveccühünü sağlamak için rakipleriyle mücadeleden ibaret olduğunu görerek şaşar. Hüsrev Paşa Mısır’a gönderildiği zaman maiyetinde Mehmet Ali (Kavalalı) isminde bir tüfekçibaşı vardı ki bunun sonradan Hidiv oluşu paşayı çok üzmüştü. Sf. 33

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 33) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20.01.1836, İstanbul)

    Yarım milyon nüfuslu azametli bir şehir. Sf. 32

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20.01.1836, Kış Ramazan’ı, İstanbul)

    Sayısız kahvehanelerin şimdi ayrı bir görünüşü var. Herkes mangalların başına toplanıyor, fakat kahvenin güzelim kokusuyla çubuk yok. Şimdi ramazan? Gün batmadan hiç bir sofu Müslüman ne yiyebilir, ne içebilir, ne tütün içebilir, hatta ne de bir çiçeği koklayabilir. Türkler, ellerinde tespih, sokaklarda ağır ağır dolaşıyorlar ve bu her zaman görülmeyen soğuk yüzünden somurtup duruyorlar. Sf. 31, 32

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 31, 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20.01.1836, İstanbul)

    Bu pek esaslı bir temizlenme. İnsanın bir Türk hamamında yıkanmayanın ömründe hiç yıkanmamış olduğunu söyleyesi geliyor. Sf. 24, 25

    Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 24, 25) kitabından birebir alınmıştır.

  • İlk adım, Celal Bayar’ın çağrısıyla 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP Olağanüstü Kurultayı’nda atıldı. İkinci celsede verilen bir değişiklik önergesiyle parti tüzüğünün bazı maddeleri değiştirildi. Bunlardan 2. Madde daha önce “Parti’nin değişmez genel başkanı, onu kuran Kemal Atatürk’tür,” şeklinde iken, yeni maddede “Parti’nin banisi ve ebedi başkanı, Türkiye Cumhuriyetinin müessisi olan Kemal Atatürk’tür,” deniyordu. 3. Madde ile şu takviye yapıldı: “Partinin Değişmez Genel Başkanı İsmet İnönü’dür.” 4. Madde’de ise Parti’nin değişmez genel başkanın sadece ölüm, görev yapamayacak kadar ağır hastalık ve istifa hallerinde boşalacağı, bu durumlarda, parti üyesi birinin yeni ‘değişmez genel başkan’ olarak seçileceği belirtiliyordu. Sf. 320, 321

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 320, 321) kitabından birebir alınmıştır.