Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Teşkilat-ı Mahsusa, when it had carried out its great coup d’etat’. “Demek ki, Britiş Dış İşleri Bakanlığı arşivlerine göre Teşkilat-ı Mahsusa da, Mason Localarında kurulmuştu.” Öyle anlaşılıyor ki, Teşkilat-ı Mahsusa kuruluşu tarihi de, “Büyük Hükümet Darbesi” günlerine düşülmektedir. Gizli “Teşkilat” ama İngiliz istihbaratı biliyor ve mason localarında örgütlendiklerini kayıt ediyorlar. Tarih, doğrudur. Sf. 126

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 126) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yunus Emre, bir ümmi ve bir sufi idi, Horasan’dan geldiğine inanılıyor, İbranîyet etkilidir. Hurufi olduğunu söyleyebiliriz, Kabalaya çok yakındır. 2009 yılında dizeleri, İbrani dilinde ve İsrael’de yayınlandı ve felsefesi ile Musevilik arasında bağlar kuruldu. Güçlü bağlar var.

    Şu açıklayıcı notları eklemek durumundayım.

    Ümmi, Arabî “üm”, aslı “um”, ana sözcüğünden geliyor, “ümmi”, anadan ya da anadan doğma, anlamındadır. Doğduğu halde kalmıştır, hiç yontulmamış, bilgi almamış, demektir. Kibar dilimizde, ”cahil” anlamında kullanıyoruz. Bunu, bu anlamda ve kamuya, ilk önce, Ellili yılların ikinci yarısında İsmet Paşa Hazretleri, zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar için kullanmıştı, ezcümle, yüksek makamlara “hiç bu kadar ümmi birisi gelmemişti” demişti, kullanılmaya başlandı.

    Daha ümmiler geldiler ve gelmeye devam ediyorlar. Sf. 124

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 124) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çıkış’ı, Çöküş’tedir.

    Türkiye’de, 1919 yılına kadar bir Yunus Emre yoktu, vardı, önemsenmezdi, benzerleri çoktu, pek çok köylü sufı’den birisiydi 1919 yılında, Yunus’u çıkaran ve lanse eden, Köprülüzade Fuad oldu. Osmanlı mutlak olarak çökmüştü, umut yoktu ve gelecek bilinmiyordu, din bile fazlaydı ve sadece ağlamak ve bir bilinmez ile birlikte yanmak vardı. Çöküş’te, akla, mantığa ve bilime düşmanlık var; insanın cahil olmak istediği ve cehalete tapındığı bir dönemdir.

    Desublimasyon ve derezonment döneminde çıkmaktadır. Ümit Toprak, desinstruction diyordu, cahilleşme ve bayağılaşma da diyebiliriz.

    İhtiyaç, icadın anasıdır.

    Yunus Emre, vücut olmuş cehalettir. Cehaletin rehber sayıldığı bir dönemde çıkmıştır ve daha doğrusu, çıkarılmıştır. Bir “İcat” olduğunu söyleyebiliyorum. Sf. 122

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 122) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bizim “gıda” dediğimize, Farisidir ve çok eskiden ise “gaza” diyorlardı ve Türkmen halkımızda hâlâ, “biz o gazayı yaptık” sözü var, çocukluğumda işitir ve bir türlü anlamazdım, “daha önce yemek yedik”, anlamındadır. “Baya” yerine de, denetlemedim ve eğer doğru yazılmışsa, “baza” görüyoruz, On üçüncü yüzyıl dilidir, “mevla”, mulla veya Kürdi “mele” ile aynı sözcüktür, “üstad” diyebiliriz, “mevlana”, tamı tamamına “üstadımız” anlamındadır. “Ustamız” da diyebiliriz. Sf. 116

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 116) kitabından birebir alınmıştır.

  • Tanzimat Dönemi’ne kadar, Türk erkekleri, kadını sevmeyi ve kadına âşık olmayı bilmiyorlardı, zengin güçlülerin hepsinin bir “oğlan” sevgilisi vardı. Oğlanlara “divan” yazarlardı; kadın ise, sevmek için değil çocuk doğurmak içindir, anlayış buydu; değişimi, Mısırlı prenseslerle başladı. Sf. 114

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 114) kitabından birebir alınmıştır.

  • Urquart da, Türklerin Avrupa’ya ilk kez 1595 yılında bayrak kaptırdığını kaydediyor ve bu kayıtla, Türk bayrağı hakkında da, Avrupa’dan malumat edinme imkânına kavuşuyoruz. O tarihte Türk bayrağının yeşil’den kırmızıya değiştirildiği ve ay-yıldızın bulunduğu Urguart’ın haberinde yer alıyor. Bu vesile ile ay-yıldızın, Bizans sembolleri olduğu ve pek çok kurum misli, burada “timar” da diyebiliyorum, Doğu Roma’dan geldiğini tekraren tespit ediyoruz. Yıldız ve ayın, çıkışı ve bize gelişi itibariyle, İslam’la bir ilgisi yoktur; bilmek durumundayız. Sf. 103

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 103) kitabından birebir alınmıştır.

  • İkincisi, bir an için, Marş’ı Akif’in yazmadığını ve bir “heyet” çalışması sonucu ortaya çıktığını düşünebiliriz, “heyet” Ankara’dadır ve çoğu İstanbul’dan gelmişlerdi, Sf. 100

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.

  • Üç, 14 Şubat 1921 tarihinde, Merkez Ordusu çerçevesinde tertiplenen Altıncı Süvari Alayı, Ümraniye’ye sevk edildi. Mart Ayı bidayetinde (başlangıcında), isyancı şefler, Kürt köylerinde “hükümet Ermeniler gibi bizi de kırmak istiyor” propagandasını yapmaya başladılar. 5 Mart 1921 tarihinde, Alişan Bey, “İstanbul Hükümeti, Kürtlere beylik veriyor ve Ankara itiraz ediyor”, bildirileri dağıtıyordu. Ve 6 Mart 1921 tarihinde Kürt isyancılar, Ümraniye’ye saldırdılar, Alay Komutanı Binbaşı Halis ile bazı yardımcılarını esir alıp idam ettiler. Ayrıca 90 Türk askeri Koçgiri’ye esir düşmüştü, Merkez Ordusu tarafı pek fazla silah ve hayvan kaybettiler. 10 Mart 1921 tarihinde Ankara, isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan etti ancak, daha önce de not ettim, anlaşma yolunu arıyordu. Hep nasihat heyeti gönderdiğini ve anlaşma zemini yaratmak istediğini biliyoruz.

    İsyancılar, daha büyük sayıda imzalarla, 11 Mart 1921 tarihinde Ankara’ya bir telgraf daha göndererek “Kürt Yurdu” isteklerini tekrarladılar. Bu, muhtariyet’tir, Vali’nin Kürt ve yardımcısının Türk olmasını şart koştular. Bir gün sonra, 12 Mart 1921 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi “İslamcı” şaire ait olduğu söylenen bir manzumeyi çok acele bir şekilde kabul etti, artık ezbere biliyoruz. Manzume’de “Türk” kelimesi yoktu, geçmiyordu, cenk şevki verilmiyor ve alışılmış “Allah” sözcüğü bulunmuyordu ve yerine “Hûda” vardı; bu sözcük, Farisi-Kürdi’de “Allah” ve Kürt-Yahudice’de ise “Yahudi” demektir. Öyleyse, uygundur ve deşifrasyona başlıyoruz. Sf. 98

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 98) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir parantez açarak, burada bir soru formüle etmek gereğini duyuyorum, 1920 – 1921 yılında, çok zengin Elen yurttaşlarımız, nerede bulunuyorlardı, soru budur. Cevabı ise çok basittir; Selanik’ten gelen Sabetayistlerimizin en çok yerleştirildikleri yerlerde yaşıyordu. Bunun anlamı şudur; çok zengin Elenler topraklarından söküldüler ve mülklerine, Selanik’ten getirilen Sabetayistler yerleştirildiler. Bu yerler, benim tespitlerime göre, Antalya, Kayseri ve Trabzon’dular. Zonguldak’ı da, bir sıralama yapmadan, arkalarına koyabiliyorum. Sf. 90

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 90) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çok zengindiler; tarih mesleği, maddi işaretlere bakmak zorundadır. Trabzon’da Büyük Kurtarıcıya tahsis edilen ve şu anda müze olan çok katlı büyük bina ve içinde muhafaza edilen möbleler, bir tür arkeolojik kalıntıdır, çok büyük bir zenginliğe işaret ediyor, Pontus’Iu bir armatöre ait olduğunu artık biliyoruz. Bundan yüz sene öncesi için büyük bir zenginliktir, Trabzon da “dünyanın önde gelen” zengini yaşıyordu ve tek olmadığından da eminiz. Zenginler, dünyanın hiçbir yerinde tekil yaşamazlar. Sf. 90

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 90) kitabından birebir alınmıştır.

  • Pontus Elenleri gerçekten isyan ettiler mi; Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’nın yazımından bir isyan sonucunu çıkaramıyoruz. Pontus Elenleri’nin son derece zengin ve Trabzon’dan güneye doğru yayılan bölgede ticaretle uğraşan kültürlü bir topluluk olduklarını bilebiliyoruz; yalnız hiçbir yerde çoğunlukta değillerdi ve Venizelos’un, en çok sayıldıkları Trabzon’u bile Ermenilere bırakması bunu göstermektedir. Pontusçuların modeli ise İsviçre’den alınma idi, cumhuriyet değerinde kantonlar istiyorlardı; Trabzon’da, Ermenistan içinde bir Pontus Cumhuriyeti olacaktı. Sf. 89

    Kitsikis, burada, doğrulayan bilgiler vermektedir; “Sadece bir noktada anlaşamıyorlardı: Pontus meselesinde. Anlaşmazlığa Yunan Hükümeti değil, fakat Pontuslu Rumlar sebep oluyordu. Rumlar, İsviçre’deki kantonlar gibi, bağımsız Ermenistan’a bir konfederasyon içinde bağlı da kalsa, ayrı bir Pontus Cumhuriyeti istiyorlardı. Ermeniler ise, Pontuslulara iç işlerinde bir dereceye kadar bağımsızlık tanımak şartıyla, Trabzon vilayetinin memleketlerine bağlanmasında ısrar ediyorlardı,” Sf. 89

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 89) kitabından birebir alınmıştır.

  • Cumhuriyeti aparatçik’lerle kurduk. Ufuksuzdular ve minimalisttiler. Sf. 60

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 60) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fevziye Tansel, saylav Hasan Basri için “Basri Çantay, Akif’in, İstiklal Harbi sırasında en yakın dostlarındandı” yollu yazıyor ve Hasan Basri’nin, Akif’i, bir marş yazmaya ikna İçin, seçileceğine dair teminat verdiğini, Hasan Basri’den öğreniyoruz. Sf. 49

    Peki, gerçekten kabul ediliyor mu; kabul edildiği kayıt altındadır, mazbatada mevcuttur. Yalnız, bu kaydın bir önemi olduğunu sanmıyorum, olsaydı, Kazım Karabekir bir yıl sonra bir marş göndermezdi; ilaveten sormak zorundayız, her yerde çalınıyor mu idi, bilemiyoruz ve ancak çeşitli yerlerde çeşitli bestelerle söylendiğine dair işaretler okuyabiliyoruz. 1924 yılından itibaren daha çok Ali Rıfat’ın bestesini duyuyorduk; 1950 yılında güfte aynı ve beste değişiyor, Zeki Üngör’ün bestesine geçilmektedir. Üngör’ünki bugünkü bestedir.

    Üngör’ün bestesinin başka bir güfte için yazıldığında artık bir kuşku yoktur; Sf. 49

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 49) kitabından birebir alınmıştır.

  • Biz Arabi’yi, esas olarak, İran’dan aldık. Arabi bilgimiz dahi ikinci eldir; “ne Arab’ın yüzü ne Şam’ın şekeri” sözümüzün aslı da, “ne didar-ı Arap ne şir-i şotur” olup, ne deve sütü ne Arap’ın yüzü, demektir. Deve sütü, ol tarihte şimdiki viagra değerindeydi ve çok pahalıydı; zenginler Arap ellerinden ithal ediyorlardı. İrani’ler, dillerini yok ettiklerini ve uygarlıklarını yıktıklarına inandıkları Araplar’dan nefret ederler, Arap yüzü görmemek İçin yaşam sütlerinden dahi vazgeçebiliyorlar. Sf. 39

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Ağyarına mani ve efradına cami” (1) Sf. 29

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2015); Osmanlı Medeni Kanunu Mecelle’nin kuralı, bir incelemede; konu ile ilgili olarak alakasızları ayırıp, konuyla ilgili olanlarını toplamak, demek.

  • Bir “Karay” olan Ahmet Davutoğlu’nun eşinin adı da Sara’dır, İsak ya da Yisak’tır ve Türkçe karşılığı “Gül” olup, “güler”, hande, “gülüş” ve “gülen” türevleridirler. Demek ki “gül” ve “gülen” köken olarak birbirine yakın duruyorlar. Sf. 23

    Karaim’in kurucusu Anan Bin Davud idi, Anan, “Bulut” demektir, “Bin Davud” ise “Davudoğlu” olmaktadır. Ahmet Davutoğlu’nun bir “ Karay” olduğundan kuşku duymak için bir nedene sahip değiliz. Geldiği yere sadece Karay olduğu için gelmektedir. Karay’ların tarihleri îbraniyet’tedir. Sf. 26 

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 23, 26) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu üç ihanetten birisidir; a, Kemalistlerin Kemalizm’e, b, Müslümanların İslam’a ve c, meslek ve kariyer sahiplerinin kabiliyet ve birikime ihanetleri iç içedir. Belki üçüncüsü en grotesk olandır; imam-hatip okulları öğrenme kabiliyetini ve zamanla tüm kabiliyetleri yok etme yoludur, bunu görmek zorundayız. Şimdi, tüm birikimsizler ve kabiliyetsizler, tüm birikimleri ve kabiliyetleri kovuyorlar ve yerini alıyorlar. Hiçbir itiraz görmüyoruz; her işte ümmiler genel müdür ya da ayak takımları jüridedirler; meslek sahiplerinden hiç kimse buna karşı çıkmıyor ve kendisini savunmamaktadır.

    Buna, meslek ve kariyer sahiplerinin bayağılaşması diyebiliriz.

    ‘Çöküş’, budur. Sf. 15

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 15) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir kitap yazdım.

    İstiklal Marşı’nın Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmadığını çıkardım.

    Mehmet Ragif, asıl adı “Ragif” idi, hiçbir yerde bu Marş’ı yazdığını söylememiştir. Yaşadığı sürece şiirleri arasına almadığını da biliyoruz. Ersoy, Marş’ta, sadece bir paravandır, o kadar öyle ki nerede ise 1949 tarihine kadar bir şair ve bir marş yazarı sayılmadı, 1936 yılında, cenazesine, bir bekçi dâhil, devletten bir tek âdem, katılmadı. Bir marşı ol­madığını bildiklerini biliyoruz. Sf. 12

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 12) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kürtlerde sadakat yoktur ve sadakati olmayanın millet olması zordur. Bu gün daha az sadık olduklarını acı ile görüyoruz. Uzaklaşıyorlar.

    Tamahkârdılar ve Türklere mahkûmdular.

    El koydukları mülkleri (1) savunmak zorundalar ve Türklere muhtaç oldular. İhtiyaç, ittifakın anasıdır. Sf. 10

    Alıntı; Çöküş (Gizli Tarih) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 1. Baskı 2010, Sf. 10) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’I NOTU (1) (2015); Hoca, Ermeni tehcir sırasında Kürtlerin tutumu ve durumunu kastediyor.

  • İki dalın arasında kalmışım,

    Baykuş gibi dağlarda kalmışım,

    Ne gün gördüm, ne muradıma erdim,

    Ben de böyle kara yazgımla kalmışım. Sf. 864

    Alıntı; Ermeni Soykırımı (Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları) – Verjine Svazlian, Ermeniceden Tercüme Edenler; Tigran Ter Voğormiyacıyan ve Petros Çavikyan, (Belge Yayınları, Kasım 2013, Sf. 864) kitabından birebir alınmıştır.