Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Peki, nasıl bu kadar kolay din değiştirdik? Çabucak yeni bir dine geçebildiğimizi Türk tarihine ilişkin neredeyse bütün kaynaklar kaydediyorlar. Sorunun yanıtını Michel Balivet’nin çalışmalarında buluyoruz. Balivet Türklerde din değiştirmenin yeni din lehine eski geleneklerin bırakılması anlamına gelmediğini, tersine, yeni dinin eskisi üzerine eklendiğini ve her ikisinin birleştiklerini savunur. Türkler ve Moğollarda din değişikliğinin bu yolla gerçekleştiği iddiasındadır. Güçlü bir tezdir ve Türklerin benimsediği dinlerdeki heterojenliği açıklayabilmek için de ipuçları sağlamaktadır. Sf. 243

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Zinkeisen’ın “peygamber” olarak tanımladığı Babai liderini Fuad Köprülü “yeni bir din neşri ile”  meşgul bir baba olarak tarif ediyordu. Bu tür mehdici hareketlerin liderleri tıpkı Muhammed gibi bir mağaraya çekiliyorlar ve bir süre sonra Tanrı ile temas kurduklarını söyleyerek ortaya çıkıyorlardı. Tipik bir Hira’ya kapanma ve vahiy inmesi öyküsüdür. Sf. 243

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türklerde din değişikliği, son dinlerini eski dinlerinin ön kabullerine ve dinsel törenlerine uyarlamaktan ibaretti. Marx’ın bir cümlesini değiştirerek yazarsak, Türkler bir dini ancak onu kendi eski dinlerine çevirerek algılayabiliyorlar. Dolayısıyla İslam’a ancak onu bozarak girebildiklerini ileri sürebiliriz. Sf. 240

    Marks’ın cümlesinin aslı şöyledir; “… yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi ana diline çevirir durur.” Sf. 240

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 240) kitabından birebir alınmıştır.

  • İbn Fadlan şunları yazar: “İçlerinde, inandıkları için değil de, sadece ülkelerinden geçen Müslümanlara yaranmak için ‘La ilahe illallah, Muhammed Resulüllah’ diyenler var. (…) Türkün adeti böyledir. Müslümanı teşbih ve istiğfar (Sübhanellah ve La ilahe illallah) ederken duyarsa onun gibi yapar.” Sf. 237

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • Peki, Türkmen boyları Şii miydi, herhalde soru budur. Ahmet Yaşar Ocak ve İrene Melikoff, Türklerin sadece Şiilikten değil, pek çok dinden etkilendiklerini ve Şiilik olarak kabul edilemeyecek bir tür heteredoks halk dinini yaşadıklarını ileri sürüyor. Türkler, sufiler ve Şii din adamları yoluyla İslam ile tanışsalar da, tarihçilerce Şii sayılmıyorlar. Ama Şii sayılmadığımız gibi, çoğu zaman pek İslam da kabul edilmiyorduk. Abbasi halifeliğinin görevlisi, Orta Asya’da Türk boylarını dolaşmış seyyah İbn Fadlan, 10. yüzyılda Maveraünnehir’deki Oğuzların İslam’dan çok Şamanist oldukları düşüncesindeydi. Ona göre, bu bölgelerdeki Oğuzlar kelime-i tevhid’den öteye gitmeyen bir Müslümanlık inancına sahiplerdi. Sf. 237

    İrene Melikoff’un, “Türkmen aşiretler arasında egemen olan, İslam kisvesi altında da olsa Şamanizm’dir” ifadesi bu açıdan, İbn Fadlan’ın Oğuzlara ilişkin gözlemlerinin tarih bilimi çerçevesinde ifade edilmiş bir biçimidir. Sf. 237

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • Avcıoğlu (Doğan Avcıoğlu) çalışmasında, Minorsky’e dayanarak, ilk İslam olan Karahan’lı Satuk Buğra Han’ın Şii olduğunu da ileri sürer. Sf. 236

    İslam tarihine ilişkin çalışmalarıyla tanınan F. W. Hasluck da Sultanlar Zamanında Hıristiyanlık ve İslam başlıklı kitabında, Avcıoğlu’nun Şii din adamlarına ilişkin verdiği bilgiyi teyit ediyordu: “Batıya olan yolculukları sırasında Kuzey İran’dan geçen birçok Türk boyunun ilk önce İslam’ın Şii biçimi ile tanışmış olması muhtemeldir.” Sf. 236

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 236) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu tabloyu tamamlayan bilgiyi ise Franz Babinger Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı kitabında aktarıyor. Babinger, II. Murad zamanına gelindiğinde artık devlette yerel, eski Anadolu ailelerinin oğullarına verecek pek az mevki kaldığını; hükümetteki ve ordudaki bütün mevkilerin Sırbistan’dan, Arnavutluk’tan, Yunanistan’dan gelmiş eski Hıristiyanlarca doldurulduğunu yazıyordu. Sf. 233, 234

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 233, 234) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bizans’ın son imparatoru XI. Constantinus’un müteveffa ağabeyinin üç oğlu da fethin hemen ardından Fatih tarafından saray hizmetine alınıyorlardı. Şehrin düşmesinden 17 sene sonra, 1470 yılında bu oğullardan biri, Osmanlı donanması amirali ve Gelibolu vilayeti Sancak Beyi Mesih Paşa olarak, İngilizcesiyle christ ya da messiah ismiyle, saray duvarlarının dışına çıkacaktı. 1482 yılında bu yeni Osmanlı paşası sadrazamlık mevkiine atanmış; iki sene bu görevde kalmış ve ardından 1499’da tekrar sadrazam yapılmıştı.

    Mesih Paşa’nın erkek kardeşi de Osmanlı sarayında kendisine yer bulabilmişti; yeniden isimlendirilerek Murad Paşa oluyordu. Fatih’in kişisel hası olarak da yakınındaydı. O da 1472 yılında Rumeli Beylerbeyi olarak atanacaktı. Üçüncü kardeşin izini sürmek ise daha zordur. 1473 yılında Fatih’in sadrazamlığına yükselen Gedik Ahmet Paşa olabileceğine dair rivayetler bulunmakla birlikte, Gedik Ahmet Paşanın Sırp aristokratı olduğuna dair iddialar da söz konusudur, dolayısıyla üçüncü kardeşin kaderini tespit imkânına şimdilik sahip değiliz. Sf. 232

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • Roma Ortaçağ’da hem Balkanlar, hem de Doğu için bir modeldi. Tam da bu nedenle zaptı bir tür modeli ele geçirme ve modelin yerini alma anlamına geliyordu. Roma İmparatoru olmanın yolu ise İstanbul’u almaktan geçiyordu; bu bakış açısıyla zapt edilmek isteneni “Roma’nın tüm bir tarihi ve unvanları” olarak düşünebiliriz. Nitekim Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiğinde sadece İstanbul’u değil, “Kayzer” unvanını da elde ediyordu.

    Üçüncü Roma sayılan Osmanlılar İstanbul’u fethettiklerinde de, bilgiyi veren İlber Ortaylı’dır, resmi yazışmalarında şehrin ismini değiştirmemişlerdi ki, Romanın izleyeni olma düşüncesiyle uyumludur: “Şehrin adı bütün resmi vesikalarda Konstantiniye olarak muhafaza edildi.” Konstantiniye’nin özenle muhafaza edilen kuşkusuz sadece ismi değildi, Rumen tarihçisi Nicolae Iorga, Byzantium After Byzantium eserinde, Türk yöneticilerinin Konstantiniye için bir isim koyamamakla kalmayıp, şehrin bütün ihtiyaç ve tutkularını gözettiklerini ve şehri büyüterek sevdiklerini, koruduklarını yazar. Bunu modeli sevmek olarak düşünmek mümkündür.

    Ama tarihçilere göre, Türklerin korudukları sadece Konstantiniye’den ibaret değildi. Toynbee korunanın aslında Roma imparatorluğu olduğunu söyler. Hıristiyan Grek Roma İmparatorluğu’nun Müslüman Türk Roma İmparatorluğu biçiminde yeniden yükselmek üzere çöktüğünü yazıyordu. Sf. 231

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bahçesinin duvarını yaptıran bir soyluya Mevlana’nın söylediği bu cümleyi Ernst Werner Eflaki’den aktarıyor: “Efendi … Bu inşaat için Rum işçiler almalısın. Türk işçiler yalnızca yıkmak için işe yarar, çünkü dünyanın imar edilmesi Greklerin bir özelliğidir, ama o dünyanın tahrip edilmesi ise Türklere mahsustur.” Bkz: Ernst Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu: Osmanlılar (1300-1481) Sf. 224

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 224) kitabından birebir alınmıştır.

  • Anadolu Selçuklu için kullanılan Rum Selçuklu ifadesi hâlâ tarih piyasası dolaşımındaki yerini korumaktadır. Mevlana Celaleddin Rumi isminde de aynı tanımlamayı teşhis edebiliyoruz. Sf. 231

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • Profesör Louis Bazin’den aktararak, Pachymere ve Nicephoras Gregoras’ın kroniklerinde ısrarla ve tutarlı olarak Osman’ın ismini “Atman” ya da “Ataman” olarak yazdıklarını; ismini Hellenize ettikleri hallerde ise “Atumanos” ya da “Atumanes” haline çevirdiklerini kaydetmektedir. Küçük, Osman formülasyonunun daha sonra, Dukas’ta ortaya çıktığı ve ancak 16. yüzyılda yerleştiği bilgisini de veriyor. Başka deyişle, Osmanlının kuruluşunu kayıtlara geçiren Bizans onu “Atman/Ataman” olarak tarihe kaydetmektedir. Sf. 223

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 223) kitabından birebir alınmıştır.

  • Makalesinde Gyula Kaldy-Nagy, Ertuğrul ve oğullarının, adlarından yola çıkarak İslamiyet ile bağlarının çok gevşek olduğunu ileri sürer. Profesör Kaldy-Nagy’e göre, Ertuğrul ve iki kardeşi Gündoğdu ve Sungur ile oğulları olduğu söylenen Gündüz ve Savcının adları Türk isimleridir. Makalesinde Osman’ın en seçkin destekçilerinin de, Konur Alp, Akça Koca, Samsa Çavuş, İslami değil, Türkçe adlara sahip olduklarının unutulmaması gerektiğine dikkat çekiyordu. Sf. 222

    Kaldy-Nagy, Ertuğrul ve diğerlerinin adlarını ele alırken, aslında beyliğin kurucusu Osman’a ulaşmak istiyordu; Osman’ın gerçek isminin de bir Türk ismi olan ‘Ataman’ olduğu düşüncesindeydi. Diğer soruları bu tartışma için bir hazırlıktı. Sf. 222

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 222) kitabından birebir alınmıştır.

  • Lindner de Osmanlıları İslam savaşçısı olarak görmüyordu. Onları İslam’dan çok Şamanizm’in savaşçıları saymaktadır.

    Nicoara Beldiceanu, Osmanlının bir din savaşı vererek İslam’ı yaymakta ve Hıristiyanları Müslüman yapmakta ekonomik bir çıkarının olmayabileceğini de yazıyordu ki, gazaya ilişkin önemli bir ampirik kayıttır. Sf. 221

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 221) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gazilik mertebesine ulaşmış Osman Müslüman mıydı; Gibbons’a Osman’ın pagan olduğu iddiasını daha önce not etmiştik. Sf. 219

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 219) kitabından birebir alınmıştır.

  • Napolyon, büyük ve görkemli dini törenler düzenlemesi ile ünlü idi. “Bir din seçmek zorunda kalsaydım, tanrım, evrensel bir yaşam verici olarak güneş olurdu.” .. onun sözüdür; ama Fransız devriminin sloganlarını fetihleriyle Avrupa’ya taşıyan bu hırslı general ve daha sonra imparator, hâkimiyeti altındaki topraklarda, ünlü büyük törenlerini güneş için değil, inanmadığı Katoliklerin Tanrısı için düzenliyordu. “Din insanları sakin ve sessiz tutmanın en mükemmel yoludur” ve “Yoksulların zenginleri öldürmesini önleyen dindir,” sözleri de Napolyon’a atfedilmektedir. Sf. 116

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 116) kitabından birebir alınmıştır.

  • Doğa durumunda adalet ve ahlakın bulunmadığını savunan Hobbes, devlet/ yasayı ve özel mülkiyeti de ahlakın temelinde görme eğilimdedir. Şu anlamda öyledir, mülkiyet hakkının yasa ile güvence altına alınmadığı, insanlar birbirlerinin can ve mal güvenliğini güvence altına alan yasalar üzerinde uzlaşmadığı sürece, Hobbes’a göre ahlaksızlık da ahlak da yoktur. Demek ki, devlet/yasa ile mülkiyet hakkını, akıl ve özgürlük ile birlikte, ahlakın belirleyenleri ve önkoşulları arasında saymaktadır. Sf. 99

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 99) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hobbes, insanın, doğası gereği çıkarlarının esiri olduğunu kabul etti; ancak özel çıkarın hâkim olduğu bir toplumun insanın çıkarına olmadığını da teslim eden Hobbes oldu. Hobbes’a göre, doğru kullanıldığında, iradenin de temelini oluşturan aklın görebildiği işte budur. Hobbes, her toplumun temelinde bir sözleşme olduğunu savundu; bu, düzenin “ilahi” olduğunu söyleyen Kiliseye karşı, her toplumsal düzenin insan elinden çıktığı ve değiştirilebileceği anlamına geliyordu. Sf. 96

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 96) kitabından birebir alınmıştır.

  • Machiavelli’nin ulus-devletinin de, “silahsız peygamberlerin başarısızlığa mahkûm olduğu” saptamasının da, feodal dönemin azılı ve en acımasız egemeni Kilise için “şeytan işi” olduğundan kuşku duyamayız. Sf. 88

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 88) kitabından birebir alınmıştır.

  • Doktor Barış Erman’ın çalışması pek açıklayıcıdır ve çok kısa aktarmalar yapmak istiyorum. Mucid Jakobs’a göre, “düşman ceza hukukunun özelliklerinden biri, bakışını gelecekteki fiillere yöneltmesi ve toplumun tehlikeli failden korunma amacını gütmesi nedeniyle, failin kişi olmaktan çıkarılması sonucunu öngörmesidir.” Peki, bunlar kimler mi, “vatan hainleri, teröristler”, ayrıca, “hukuk düzeninin diğer ilkel düşmanları” böyle sayabiliyoruz. Bunlar “düşman” tarif ediliyorlar, hukukun dışına çıkarıyoruz.

    Fiil’e bakılmıyor ve fail’e bakılıyor. Bunun anlamı şudur, “ceza kusur ile orantılı olmayıp, failin tehlikeliliği esas alınarak belirlenmektedir. Şöyle de söyleyebiliriz, failin hukuku fiilen ihlal etmesi değil, ihlale ne ölçüde hazırlıklı olduğu önem kazanmaktadır. Ceza, kabiliyetin türevidir. Sf. 73

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 73) kitabından birebir alınmıştır.