Neden gelin alırdık ki? Sadece oğlumuz için almazdık. Gelin evde çalıştırmak içindi de. Sf. 203
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 203) kitabından birebir alınmıştır.
Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.
Neden gelin alırdık ki? Sadece oğlumuz için almazdık. Gelin evde çalıştırmak içindi de. Sf. 203
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 203) kitabından birebir alınmıştır.
Peki, biz ne yerdik?
Hemen her gün çorba içerdik. Yazın içtiğimiz soğuk çorbaydı. Yarmayı, yani kırık buğdayı pişirir, ayrana karıştırır, ayran çorbası yapardık. Kışın sıcak çorbalardı, tarhana çorbaları. İki çeşit tarhanamız vardı. Ayran tarhanası ve üzüm tarhanası, ilki ayran, un ve yarmaylaydı, pişirir, güneşte kuruturduk. İkincisi ise, üzüm şırası, un ve yarmayla yapılırdı, aynı şekilde pişirip, kuruturduk. Üzüm tarhanası tatlıydı, perhizlerde yerdik. Ayran tarhanası ekşi olurdu, perhiz tutmadığımız zamanlar yerdik. Ayran çorbasına sohras (soğaraç) yapardık yağla, nane, soğan ve acı kırmızıbiberle. Bizim memleketin soğuğuna iyi gelirdi, ısıtırdı içimizi. Bulgur da pişirirdik, zınig çorbası derdik ona. Çortandan ve yaz meyvelerinden de çorbalar pişirirdik. Sf. 202, 203
Haftanın birkaç günü de pilav yerdik. Bulguru pişirirdik, soğanı yağda kızartır, bulgurun üstüne döker, toplanır yerdik. Eğer o gün varsa, beraberinde ayran da kaşıklardık. Gelin hem bizle yiyecek, hem de bittikçe kalkacak, doldurup getirecekti. Sf. 203
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 201 ile 203 arası) kitabından birebir alınmıştır.
Sütü, yoğurdu, tereyağını tüketmesek de, ayranı içerdik. İçine ekmek doğrar, etrafına oturur yerdik. Biterse, tekrar doldurur, tekrar kaşıklardık doyana kadar. Ayrandan çorba pişirirdik, çortan ve tarhana yapardık. Sf. 201
Çayımız yoktu, kimse çay içmezdi, bilmezdi bile yiyecek şekeri de, İstanbul’dan memlekete dönenler okkalık, iki üç okkalık yuvarlak tahta kutularda, ağızda hemen eriyen cinsten, Türkçe “peynir şekeri” denenden, hediye niyetine getirirlerdi.
Et yoktu. Etimiz olmazdı. Hayvan kesilmezdi. Sf. 202
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 201, 201) kitabından birebir alınmıştır.
Süt bir besin değildi, hammaddeydi bizim için. Kaynattıktan hemen sonra aşağı alır, mayalar, yoğurt yapardık. Ama yoğurdu da yemek için hazırlamazdık. Evde yiyecek bir şey olmasa bile, bir tabak yoğurt doldurup yemek gelmezdi aklımıza veya kırk yılda bir olurdu, onu da hep beraber değil, bizden biri yerdi. Hastaya, çocuğa da vermezdik. Yoğurt verilir miydi onlara? Tereyağını almak ve ayran yapmak için yayardık. (1) Bizim yayıklarımız büyük tulumlardı, teke derisinden. Yoğurdu tuluma doldurur, tulumu tavanın direğinden asar, yayardık. Evimizin genci, benle karımdı, evin gelini. Karşılıklı durur, ağırlaşan yayığı var gücümüzle yayardık. Ta ki yayığın sesi değişip, yağ ayrandan ayrılana kadar. Anam tulumun ağzını açar, kontrol ederdi, aşağı indirip, yatırırdık. Anam avucuyla sıkıp yağları birleştirirdi, yayığı kaldırır, kazana boşaltırdık. Koca tereyağı kütlesi düşer, ayranın yüzünde yüzerdi. Tereyağını çıkarır, iki üç kez suyla yıkardık, ayran gidene kadar. Ama yemezdik, parmağımızın ucuyla dahi alıp da ağzımıza götürmezdik. “Miden bulanır, kusarsın.” diye uyarırlardı bizi büyüklerimiz. Onlar da yemezdi. O kadar ikna olurduk ki söylediklerine, tereyağına iğrenerek, yenilmeyecek bir şeymiş gibi bakardık. Çoban Kürtler de yemezdi. Onlar tuzlayıp şehirlere satmaya (2) götürürlerdi. Biz de tuzlar, yemeklerimize kullanmak için yağ küplerine doldururduk. Fakat küplerle yağımız var diye yağlı yemekler, çorbalar, pilavlar pişirdiğimizi sanmayın. Tam tersine, şehirliler bizden kat kat fazla yağ yerdi. Sf. 200
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 200) kitabından birebir alınmıştır.
BAKKAL’IN NOTU (1) (2015); Sütün kaymağından tereyağı çıkarmak son 30-40 yılın usulüdür. Yukarıda anlatıldığı gibi önce sütü yoğurt yaparlardı, yayıkta yayarak yağ zerrelerinin ayrandan ayrılmasını sağlar onu tereyağı olarak üretirlerdi. Süt kremasından elde edilen bol glutenli tereyağından daha sağlıklı bir yağ elde edilmiş olurdu. Şimdilerde bu şekilde üretilmiş tereyağını bulmak imkansız hâle geldi.
BAKKAL’IN NOTU (2) (2022); Hayvancılıkla uğraşan Kürtler de Ermeniler de bu önemli gelir kaynaklarını kendilerinden bile esirgemişler, aşırı tutumluluklarından dolayı olmalı. Ayrıca Roma İmparatorluğu’nun epilepsi hastalığına sebep olduğu düşüncesi ile keçi sütünün tüketilmesini yasakladığı biliniyor.
Biz süt de içmezdik. Sabah akşam inekleri, koyunları sağardık kap kap. Küleklerle sütümüz olurdu; ocakta kaynatır, aşağı alırdık. Bir bardak doldurup da içmezdik. Ben yirmi sekiz yaşıma kadar memleketteydim ve hiç süt içmedim. Zaten kahvaltı nedir bilmezdik ki sofraya süt getirelim. Biz sabah, öğle, akşam, her öğün yemek yerdik. Sadece biz değil, Surp Kevork’taki, Karabudak Çayı’nın ağzındaki, Fırat’ın kenarındaki mağaralarda yaşayan çoban Kürtler de, sürülerinde beş altı yüzden fazla keçi olmasına rağmen, süt içmezlerdi. Biri hastalandığında, aylarca yattığında süt verilmezdi. Ben bir aydan fazla sıtmadan yatmıştım, ne benim ne evdekilerin aklından geçmedi süt. Sf. 198
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 198) kitabından birebir alınmıştır.
Biz sadece ayda bir kere taze, sıcak ekmek yerdik, tandırı yakıp ekmek pişirdiğimiz gün. Bizler bir aylık ekmek pişirir, yirmi dokuz gün kuru ekmek (1) yerdik. Ama bizim ekmeğimiz yuvarlak somun ekmeğine veya francalaya benzemezdi. Onların içi hamur, üzeri kabuk olur, çabucak küflenir. Ramazan pidesine de benzemezdi. O da kaim olur, içiyse hamur. Bizim ekmeklerimiz ince yapraklardı, içi de olmazdı. Hamur topaklarını açar, yayardık rahatın üstüne, tandırın duvarlarına yapıştırır pişirirdik, kızarırlardı. Eğişle çekip çıkarırdık. Sf. 197
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 197) kitabından birebir alınmıştır.
BAKKAL’IN NOTU (1) (2015); Tandır ekmeği; 1 veya 1,5 mm kalınlığında, kuru ve çıtır çıtır olurdu, kuruduktan sonra bisküvi gibi çıtır da yenilirdi ama yemekten birkaç dakika önce yenilecek kadar tandır ekmeğinin üstüne biraz su çilenirdi ve üstüne temiz bir bez kapatılıp beklenirdi, veya tandır ekmeği nemli bir sofra bezine sarılarak beklenirdi. birkaç dakika sonra taze ekmek gibi yumuşamış olarak ta yenilirdi çünkü içi hamur olmazdı. Tandır ekmeği mayalı ve çok sert hamurdan yapılır, tandırda iyice pişirilirdi.
Kadınlarımızın da giysileri aynı kaldı. En ufak bir değişiklik bile olmadı. Biz erkekler de istemedik. Gözlerimiz kadınlarımızın kıyafetlerine aşinaydı, ortaçağa, yüzyıllar öncesine uzanıyordu. Uzun gömlekler, renkli manusadan uzun şalvarlar giyinirlerdi. Üstüne de, Suriye işi uzun boy entarisi. Önü açıktı bu entarilerin, eteklerini üst üste getirip bizimkilerden iki kat veya daha geniş kuşaklarla bağlarlardı. Mendillerini de kuşağa koyarlardı. Entarileri yandan yırtmaçlıydı. Bazı köylerde, Kürt, özellikle Kızılbaş kadınların yırtmaçları bellerindeki kuşaklara kadar uzardı, her adım attıklarında yırtmaçlar açılıp kapanır, rengârenk şalvarları gözükürdü. Entarinin üstüne salta gelir, kuşağa kadar inerdi, onun da üzerine yine önü açık, düğmesiz ve dizlere kadar gelen cübbe giyerlerdi. Çuhadan, iki parmak genişliğinde köstek denilen bir bağları olurdu, arkadan, kalçalarının üzerinden cübbeyi sıkardı. Başlarına zamklarla kalıplanmış siyah ve yüksek keçe koyar, üstüne de laçag atarlardı. Laçagları genişçeydi, sırtlarının yarısını kaplardı. Eskiler, yaşlı kadınlar çok titizlenir, üç dört laçag birden bağlarlardı ve ortaya acayip başlar çıkardı. Daha sonraları, genç kadınlar bir laçagla yetinirdi. Bunun sıkı veya gevşek bağlanmasından, bekâr mı, nişanlı mı, evli mi, kaynana mı, kaynana kaynanası mı olduğu anlaşılırdı. Köyün içinde çedik* giyerlerdi; boyu hemen hemen biz erkeklerin ayağındaki yemeniler kadar olurdu, bizimkiler gibi düz ve topuksuz. Bir de, biz erkeklerinki gibi, çılçıl ve çarıkları vardı, köyün dışına çalışmaya gittiklerinde giyerlerdi. Sf. 193
Her kadının ikinci bir giysisi, bayramlığı, gizlenceliği olurdu. Bu gizlencelikler de yine bizim renklerimizden olurdu, daha çok da kırmızı. Zaten kırmızı veya mavi giyen kadın gördüğünüzde sormaya gerek yoktu, Ermeni kadınıydı. Bu giysiler civardaki Arapkir, Gürün manusasından değildi. Halep’in, Şam’ın en iyi kumaşlarındandı, yanar-söner sefayi, germevut dediklerinden. Entariler bundan dikilirdi. Entarinin altından keten gömlek giyilirdi. Saltalar, cübbeler, en seçkin çuhadan yapılırdı. Hepsinin, entarilerin, cübbelerin, saltaların kenarları, cepleri altın rengi veya gümüş rengi kaytanlarla işlenirdi. Köstekler yeşil, kır- mızı, altın rengi pullarla, boncuklar ve tatiglerle ışıldardı. Bacakları saran şalvarlar, renkli has kumaştandı. Alınlarına, yanaklarına düşen laçagların kenarları da altın yaldızlı ve simli sırmalarla işlenmişti. Ziynet altınlarına “ruhiye” denirdi. Şakaklık ve alınlıktı bunlar. Şakaklık iki tane olur, yanakları çevrelerdi. O da keçe başlığa dikili olan alınlık ise şakaktan şakağa uzar ve laçaglardan sarkan saçaldarla birlikte suratı altın bir çerçeve içine alırdı. Tıpkı kilisedeki azize resimleri gibi. Ayakkabıları Halep işi mes ve çedik ti, ince deriden, kırmızı veya sarı, topuksuz. Sf. 194
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 193, 194) kitabından birebir alınmıştır.
Ama Tehcir’in arifesindeki yıllarda, biz erkeklerin yöresel kıyafetleri neredeyse görünmez oldu. Salta, şalvar, entari giyen kalmadı. Sadece orada burada köyden hiç dışarı çıkmayanlarda görünür oldu. Herkes İstanbul’dan, yurtdışından getirilmiş pantolonları, ceketleri giyinirdi. Türkler ve Kürtlerse yöresel kıyafetlerini giymeyi sürdürdüler. Sf. 192
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.
Eğinliler, Divriğililer, Arapkirliler, daha güneyde Gabanmadenliler (Kebanlılar), Darendeliler gibi, biz Armıdanlılar da entari giyerdik, ayaklarımıza kadar inen Suriye işi entari. Önü açıktı, tek bir düğmeyle iliklerdik boynumuzu. Bizimki, yani erkeklerin entarisi kadınlarınkinden farklıydı. Eteklerini üst üste getirir, belden bir kuşakla bağlardık. Bizimkiler, kadınlarınki gibi yandan yırtmaçlı değildi. Yenlerimiz de farklıydı; kadınlarınki muska biçiminde üçgenimsi ve uzundu, bilezikleriyle birlikte, bileklerinden asılı dururdu. Günlüğe giyilen, manusadan olanlar dışında, ipekli entariler de vardı, zenginler giyerdi. Benim de entarim vardı, çocukluğumda da, büyüyüp evlendiğimde de. Benimki ipekten değildi, vişne rengi germevuttu. Belimdeki kuşakla bağlar, mavi çuhadan saltamla beraber giyerdim. Severdim, o kadar hafif, rahattı ki, bir şey giymemiş gibi hissederdim, hele yazın sıcağında, bacaklarım öyle özgür, öyle serin olurdu ki. Sf. 192
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.
Türkler, Kürtler giysilerini evlerinde, kendi boyadıkları yünlerden hazırlarlardı. Köyde değil de, dağlarda, çay kenarlarındaki mağaralarda yaşayan çoban Kürtler şalvar, salta da giymezlerdi. Şehirlere yolculuk ettiklerinde veya peynirlerini, yağlarını satmaya katırlarıyla köye indiklerinde, üstlerinde sadece uzun gömlek ve uzun don olurdu. Karşımızdaki, Şavak, Avaz dağlarının Kürtleri böyleydi, karşı geçedeki Dersim Kürtleri de. Satacak bir şeyleri olmazdı. Eşkıyalığa çıkar, vadilerde kümeler halinde, birden silahlarıyla belirirlerdi. Kadınlara asla dokunmaz, erkekleri soyarlardı. Dize kadar inen kısa entari giyenleri de vardı. Hemen yanı başımızdaki Surp Kevork, Karasırtı Gorça, Keşiş Düzü Kürtleri böyleydi. Sf. 191
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 191) kitabından birebir alınmıştır.
Salta ve şalvardan ibaretti giysimiz. Bizim yöresel kıyafetimizdi. Mavi kumaştandı. Mavi çuhadan da olurdu. Sf. 191
Bu mavi ve beyazlar daha çok biz Ermenilerin giysilerinin rengiydi. Sf. 191
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 191) kitabından birebir alınmıştır.
BAKKAL’IN NOTU (2015); Harput folklor ekibinin kıyafeti de mavi ve beyaz renklerden oluşuyordu. Belde beyaz ipek veya saten kuşak olurdu, sonra bunlar Ermeni rengidir diye, koyu renk şalvar cepken ve çirkin bir kuşak bağladılar oysa o renkler belki de Harput’un ortak rengiydi.
Kürt kadınları gelir, ellerini üstümüze koyar, “piş piş” yaparlardı. Harsiglerimize benzemeyen kadınları görünce seslerimizi daha da yükseltirdik. Sf. 73
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 73) kitabından birebir alınmıştır.
Güzellikleriyle ünlü Tamzaralı kadınları gördüler açık kapıların eşiğinde. Zara-Zimara-Tamzara, ille Tamzara. Tamzara’dakiler en güzelleriydi. Karşılıklı üçer kişilik Tamzara barını ve şarkısını hatırladılar. “Tamzara’nın tandırları, beyaz beyaz baldırları, le le le le Tamzara,” Sf. 44
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 44) kitabından birebir alınmıştır.
Biz kırıntıya “losunk” derdik. Ne kadar küçük, ufacık olursa olsun veya bir ceviz, dut kırıntısı yere düşmüş olsa bırakmaz, toprağıyla moprağıyla yerdik. Sf. 57
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 57) kitabından birebir alınmıştır.
Mırza Dağı, Munzur (Mıntzuri) sıradağlarıdır. Sf. 9
Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 9) kitabından birebir alınmıştır.
“Ermeni malını gizler, Kürt üstünde taşır” Sf. 311
Alıntı; Arevik (Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı) – Haydar Işık, (Satırarası Yayınları 1. Baskı, 2013 – Sf. 311) kitabından birebir alınmıştır.
Kin ve intikam insani duygulardır, ancak bilesin ki, kin insanın bütün yeteneklerini yok eder. Sf. 260
Alıntı; Arevik (Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı) – Haydar Işık, (Satırarası Yayınları 1. Baskı, 2013 – Sf. 260) kitabından birebir alınmıştır.
Eğer Osmanlı seni çağırıyorsa; ya vergi almak, ya askere almak, ya da öldürmek içindir. “Bu devlet eşek olsa bile binme.” Sözünü unutmayınız. Sf. 210
Alıntı; Arevik (Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı) – Haydar Işık, (Satırarası Yayınları 1. Baskı, 2013 – Sf. 210) kitabından birebir alınmıştır.
Miralay Kâzım, Bedros Bey’e elçiler gönderip teslim olmasını isterken, diğer yandan çepeçevre sarıldığını ihsas ettirmişti. Bedros Bey’e yazdığı birinci mektupta:
“Xuş vergisini verirse sorun kalmaz.” deyince, Bedros Bey:
“Xuş vergisini verir. Ancak hemen ardından askerlik çağı gelenler istenir. Amele Alaylarında Ermeni gençleri bitirildikten sonra, tenkil ve tehcir başlar. Ben bu tarzı çok iyi biliyorum. Ne de olsa ben de İttihat Terakki üyesi bir Osmanlı zabitiydim.” Sf. 84
Alıntı; Arevik (Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı) – Haydar Işık, (Satırarası Yayınları 1. Baskı, 2013 – Sf. 84) kitabından birebir alınmıştır.
Kürtlerin “Sûka Ermeni”, Türklerin “Gavur şehri” dedikleri Xuş, ovada her yele açık güvensiz bir ada gibiydi. Sf. 83
Alıntı; Arevik (Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı) – Haydar Işık, (Satırarası Yayınları 1. Baskı, 2013 – Sf. 83) kitabından birebir alınmıştır.