Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Mardik; “Hikimet de (hükümet de) neymiş? Biz o hikimeti tanımayız, çunki o kanunsuzdur, adalet dağıtmayı da bilmiyor. Biz yalnız silah tanırız. ”

    (Antranik) “Ne yapabilirsiniz ki? Altı üstü kaç kişisiniz ki silahı tanıyorsunuz.”

    “Biz kalabalığız, bitünümüz de silahlanır, gider onların analarını ağlatırız.”

    “Hükümet de onların tarafına geçip sizin ananızı ağlatırsa ne yaparsınız o zaman?”

    “Hikimet mi! Sen daha çağasın (çocuksun), aklın ermez. Bize Mirak oğlu derler, bilir misin? Biz o hikimetin boyunun ölçüsünü bin kere almışız.”

    Delikanlı bu lafları o kadar sert bir ifadeyle söyledi ki, sanki kavga etmesi veya malını mülkünü almak üzere kan dökmesi gereken anı yaşıyor gibiydi. Sf. 54

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 54) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Bir gün de, aklıma geliyor, bitün begler ve ağalar bir- birleriyle barıştılar, kef yapmak için bitünü de buraya toplandılar. Ağama söyliyim, bir de ne görelim! Bitün begler ve ağalar kendi Ermenilerini toplayıp dediler ki: “Hepiniz bu yazıdaki çukurlara (derinliği bir arşın) gireceksiniz; begler ve ağalar üzerinizde cirit oynayacak.”

    “Ah Kara gün, kara gün,” deyip ağladı zavallı ihtiyar ve devam etti.

    “Çok ağladık, çok yalvardık, çok yakardık, gittik o beglerin ayağını öptük belki bize acırlar diye. Ama ne fayda, ağlamamızı, kanlı gözyaşlarımızı ne Allah duydu ne de allahsız begler. Bitünümüzü çıkardılar, tarlanın ortasına açtıkları çukurların içine oturttular, başladılar atlarını bir o tarafa bir bu tarafa sürüp üzerimizden geçmeye. Vah, vah, vah! Sefil Ermeniler! Bazısı öldü, bazısının kafası ezildi, bazısının bağırsakları dışarı döküldü, bazısının kolu bacağı kırıldı, gözü çıktı. Kim bilir daha neler oldu! Sf. 42, 43

    Varhasıli, bizim buraların halı böyleydi, ta ki bir gün İstanbul’dan Reşit Paşa Harput’a gelene kadar. Ağama söyliyim, başladı bitün derebegileri, ağaları, şehleri, koca başları, ileri gelenleri asmaya, kesmeye, derisini yüzüp tulum çıkarmaya.

    Gözini sevdiğimi rahmetli Reşit Paşa böyle yaptı ya, bitün daciglerin ve Kürtlerin içine bir ah düştü. Çoğu “Bu paşa gâvurdur” diyordu. Buradan Diyarbekir’e gidince orada zehirlediler onu. ‘Bu gâvurdur, gâvurlara krallık veriyor.” Diyerek öldürdüler zavallıyı.” Sf. 43

    “Bir gece ben ve rahmetli abim kaçtık gittik Harput’a. Oraya vardığımız gibi, öyle bir arzuhal donandırıp Reşit Paşa’ya verdik ki, köpek yese kudururdu; ötesini sorma artık. O arzuhali verdikten iki gün sonra gözini sevdiğimi, ne görsek iyidir? Bizim Çarsancak’taki bitün begleri, ağaları, şehleri, ileri gelenleri elleri arkadan bağlı Harput’a getirdiler. Bir gece getirdiler, ertesi sabah bitünü Aslanpınarı’na götürdüler. Orada bazısını astılar, bazısının kafasını kestiler, bazısını kazığa çıkardılar, bazısının üzerine gazyağı döküp yaktılar, bazısının derisini yüzüp tulum çıkardılar, bazısını aşuğ burgusuna vurdular, kim bilir daha neler neler yaptılar… Sesleri, tövbe Allah’ıma, dünyayı tuttu.” Sf. 44

    “Birkaç hafta geçti gözini sevdiğimi, bir gün de dediler ki Reşit Paşa Harput’un bitün Ermeni büyüklerini çağırmış:

    —Oğullarım, görüyorum ki siz bu daciglerin elinde çok sıkıntı çekiyor ve gün yüzü görmüyorsunuz. Ben bu milleti sizden ayırmak istiyorum. Sizi Yarbekir’e (Diyarbakır) yollayayım, oradaki Türkleri de buraya alayım; ya da tersi, buradakileri oraya yollayayım, oradaki Ermenileri buraya getireyim. Hangisini isterseniz söyleyin bana, öyle yapayım.” Sf. 45

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 42 ile 45 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Harput ovasının doğusu, Uluova ayna gibi gözlerimizin önündeydi. Diyebilirim ki Küçük Ermenistan’ın ve Büyük Ermenistan’ın güzel ovalarının en güzeliydi. Aradzani veya Murat’ın sol tarafında, Dersim ve Toros dağlarıyla çevrili olan ova nüfusça da kalabalık birçok Ermeni köyü, suni ormanları, bahçeleri, bağlarıyla duruyordu. Sf. 32

    Ovanın güneyinde sapasağlam bir kale gibi duran Toros sıradağlarının güzel, verimli yamacına Dzopats gölü (şimdilerde Dzovk veya Gölcük) yerleşmiş, gölün yemyeşil kıyıları da, Haftasar’ın (Havga-sar, Havuga-sar) cennet misali köylerine kucak açmıştı. Kuzeyinde ise Dersim sıradağları birbirine yaslanarak uzanıyor, eteklerinden de Aradzani (Murat Nehri) ejderha gibi kıvrılarak akıyordu. Sf. 33

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 32, 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Birçok küçük Kürt köyünün yakınından geçip, nihayet akşam vakti Çarsancak’ın kazası Peri’ye ulaştık. Burası için “Can güvenliği var,” derlerdi.

    Peri’de tam dört gün kaldık. Her tarafı gezdik, gördük. Birçok Ermeni ve az sayıda dacigle (Müslüman Türk) tanıştık. Ertesi günü, Peri kervanı Harput’a doğru yol alacaktı. Sf. 31

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kürtler silahlarını indirip yanımıza oturdular. Peynir yapmasını pek bilmediklerinden ve de peynir onlarda çok pahalı olduğundan bizim ekmeğimizi ve peynirimizi aldılar. Sf. 29 

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • Silbuz dağını geçtikten sonra yine sık ve diri ağaçlardan oluşan bir ormana girdik. Burada belli belirsiz bir patika Herdiv köyüne uzanıyordu. Ormanın dış görünüşü ne kadar büyüleyiciyse, içi de bir o kadar korku vericiydi. Ebedi bir karanlık hâkimdi. Buradan geçen yolcu sadece önündeki sık çalılarla kaplı dar patikayı, yukarıya bakınca da sık yapraklı dalların oluşturduğu karanlık kemeri görürdü; aradan güneş ışınları nadiren sızardı. Yolun sağ ve solunda ise geçit vermez bir duvar gibi dizilmiş asırlık meşe ağaçları yer alıyordu. Sf. 23

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir keresinde II. Şah Hüseyin Beg tanıdık bir Kürt’e on tane kuzu ile bir mektup verir, bunları Erzincan’a götürüp, 4. Ordu komutanı Müşir Paşaya teslim etmesini tembihler. Kuzularla mektubu teslim alan Kürt, Erzincan’a doğru yola çıkar.

    İlk günü uzun zamandır uzak kaldığı köyüne varır, istirahat etmek için evine gider; koyunlardan birini keser, yaptığı hırsızlıktan kâğıdın haberi olmasın diye de mektubu ahıra götürüp saklar; zira kâğıtların gözü olur ve sadece şehirlilerle konuşurlar. Sf. 20

    Alıntı; Dersim (Seyahatname) – Antranik, Ermeniceden Çeviren; Payline Tomasyan, (Aras Yayıncılık, Kasım 2012, Sf. 20) kitabından birebir alınmıştır.

  • Evvelâ Dimyat’tan çıkıp karşı tarafı, baştanbaşa verimsiz bir yerdir. Ama Dimyat tarafı pirinçli, verimli, şeker kamışlı izbelerdir. (İzbe, bu diyarda köylere denir) pirinçlerinin yeryüzünde emsali yoktur. Ama buğdayı ve bakla nevileri yoktur. Sf. 500

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi X – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 500) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şam sokaklarında sürü sürü keçiler gezer. Her birinin memesinde beşer altışar okka sütü vardır. Tulum gibi sarkıp gezer. Sahibi (Halebüssisül asfar?) diye süt satar. Süt isteyene hemen sağıp verir. Fazlasını yine keçiye verir. Daha Şam’da ne garip şeyler vardır. Defterdar- zâde Mehmed Paşa Vâli iken yaptığı nüfus yazımında 600 bin adam yazılmıştır. Böyle bir adam deryasıdır. Sf. 111

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi IX – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu Kan Cercis bizi gördüğü vakit evvelâ bir köşeye gizlendi. Tercümanı çağırıp (Bu çiğ adamlar nedir!) dedi. Onlar da (Mısır vezirinden kardeşiniz Fonc sultanına giderler) dediler. O vakit (Ya bunlar böyle aktır, yüzlerinin derisini yüzenlerden şikâyete mi geldi? Bunları böyle beyaz, çiy idenin hakkından gelinsin!) dedi. Hakir hayret ettim ve tercümana dedim ki:

    «Biz Mekke ve Medine sultanı, Kostantiniyye Kayseri Sultan Mehmet Han kullarındanız. O diyarlar kavmi bizim gibi beyaz olur. Adetullah böyledir. Bu Berberistan, Sudan ve Foncistan halkı Ham evlâdındandır. Hepsi sizin gibi yüzleri, gözleri bile böyle karadır. Allah sizi öyle siyah, bizi böyle beyaz yaratmış. Yoksa bizim yüzümüzün derisini kimse yüzmedi. Öyle olsa yüzümüzden kan akardı. Yüzümüz ki cihanda aktır…»

    Vaiz gibi sözler ettim. Tercüman bunları ona nakledince, (Ala lellâ alâ lellâ) diye hayrette kaldı. Sonra yanındaki siyah adamlara hitap edip:

    «Siz bunlar gibi pişmemiş çiy adamlar gördünüz mü?»

    Diye sordu. Hele Mısır ve Cezayir’e seyahat etmiş bir Berberi adam «Allah ömrünü ziyade etsin, ben Mısır kavmini böyle pişmemiş, çiy gördüm. Çünkü o diyarda böyle şiddetli sıcak olmaz. Onun için çiy kalırlar» deyince hakirin aklı başından gitti. Ya şimdi burada (Bizi çıplak edip, güneşe koyun, birkaç gün pişsin) derse cızbız kebabı gibi pişeriz. Sf. 547

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi X – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 547) kitabından birebir alınmıştır.

  • İzmir’in yarısı sanki Frengistan’dır. Hiç kimse bir frenge bir sille vuramaz. Derhal bekçiler yakalayıp hâkime götürürler, ya hâkim katleder, ya kefereler katledip Müslüman na’şını kaybederler. Ama havası çok güzel olduğundan öyle kefere dilberleri vardır ki âşıkların aklını perişan eder. Yedi adet kefere kiliseleri vardır. Patrik ve keşişler ile doludur. Bütün kefere evleri şehrin kuzeyinde olup kefereler evlerine gemilerle gidip gelirler. Her gemiden bir top atarlar. İzmir şehrinde top sesinden rahat durulmaz. Bütün sokakları sanki bir adam denizidir. O kadar kalabalıktır. Çünkü Arap ve Acemden her gün nice yüz bin de-ve at ve katır gelip gitmekte ve daima şehirde ucuzluk olmaktadır. İzmir narı, bademi, sabunu, balı, beyaz ekmeği meşhurdur. İçecek suyunu Baltacı Mehmed Ağa altı saatlik yerden getirtmiştir. Sf. 95

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VIII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 595) kitabından birebir alınmıştır.

  • 14 mescit, iki hamam, 370 dükkân, 7 han vardır. Sultan Alâeddin taş hanı ve ona yakın lonca hanı ve kahvehanesi var. Şehir içinde ancak kiremit örtülü bir ev vardır. Rum ve Ermeni vardır ama Yahudi yoktur. Su ve havası çok güzel olduğundan mahbup ve mahbubeleri çoktur. Onun için Uşşak şehri derler. Hangi garip buraya gelse âşık olması muhakkaktır. Hattâ hakir bir duhter-i zere müptelâ olup, onunla gamımızı defederdik. Ahalisi çuha ferace ve serhad kontoşu giyerler. Sf. 511

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VIII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 511) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yiyecek ve içecek pazarlarından meyhane, bozahâne gibi yerler ayrı bir semtte kurulmuş olup acâip ve garip seyredilecek yerlerdir. Bütün kefere ve sapıklar buralarda mevcut olup toplam üç yüz kırk aded meyhâne vardır. Her birine yüzer, iki yüzer atlı yolcular konup, içip göçerler, misafir olurlar, dinlenirler. Hem hândırlar, hem meyhânedirler. Ev sahibi kefereler hayâsızca şarap satıp, kazanç sağlarlar. Bir diyarda böyle mihmansaray gibi meyhaneler yoktur. Ev sahibi kefereler bütün çoluk çocuklarıyla birlikte misafirlere hizmet ederler. Yine böyle iken bir kimse mest olup meyhanecilerin evlât ve yakınlarına dil uzatıp sarkıntılık etmezler. Son derece mazbut ve dürüst şehirdir. Sf.89

    Ama Yahudi mahallelerinin sokakları hem daracık ve hem de sıkıcı uğursuz evlerdir. Aynı zamanda çok pistir. Zira bu Yahudi kavminin sokaklarını çöpçü subaşısı temizlettirmez ve kiliselerinin kapılarından değme adamlar geçmez. Allah korusun, sanki Cehennem derecelerinden bir derecedir.

    Mahalleler: Kırk sekiz aded Müslüman mahallesidir. Yedikule, Kelemerye, Hortac, Kâsım Paşa, Ayasofya… mahalleleri en meşhurlarıdır. On altı aded de kefere mahallesi vardır. Ermeni, Rum, Frenk, Sırp, Bulgar ve Latin kefereleri bu mahallelerde otururlar. Bunların mahalleleri aşağıda Müslüman mahallelerinden ayrı bir semtte, Kelemerye kalesi kapısı tarafında kurulmuştur. Elli altı aded Yahudi Mahallesi vardır. Bunlar da iskele kapısının içyüzünde, hisar duvarı diplerinde toplanmıştır. Allah korusun, hakikaten pis, uğursuz, Çıfıt evlerdir. Sf. 89

    Sancak ve kazalarında Ekmekçizâde Ahmet Paşa’nın sayımı ve kaydı üzere beş yüz bin nüfusu vardır. Şimdi o sayıdan daha fazladır. Zira her gün fırınlarda satılan ekmekten anlaşılmaktadır. Bu yeryüzünde Cenâb-ı Hak ne kadar çeşitli lisan sahibi Hristiyan milleti ve diğer insan toplumları varsa hepsinden bu şehirde toplamıştır. Frenk balyozları, konsolosları, çingene beyleri, Yörük beyleri elhâsıl nice çeşit millet varsa burada mevcut olduğundan bu Selanik şehri sanki bir küçük İstanbul’dur. Yüz bin kadar Yahudi vardır ki onlar da Selânik’e bizim Selânik derler. Sf. 90

    Lisânları: Halkın çoğu dört lisan ile konuşurlar, ama açık ve seçik Türkçe bilirler. Rumca ve Bulgarca da bilirler, ama Yahudi lisanını daha çok bilirler. Zira gece, gündüz alış verişleri Yahudilerledir. Zengin tüccarları çoktur. Sf. 91

    Kiliseleri: Rum, Ermeni ve Frenklerin on iki aded manastır ve kiliseleri, yirmi aded de Yahudilerin hahamhane ve sinagog denilen ayin edecek yerleri vardır. Sf. 92

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VIII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 89 ile 91 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Halen Safed şehri derelerinin nice yerlerinde Yahudi kanının aktığı yerler ve kayalar görülmektedir. Buradan kılıçtan kurtulan yüzbinlerce Yahudi, Yafa, Askalan, Akkâ, Sayda, Beyrut ve Halîle (Cebeliye) kalelerinden gemilerle kaçıp bu Selânik şehrine gelmişlerdir. Binlerce hile ve şeytanlıklar ile Selânik kalesine girmişler ve bir gece baskın yapıp, şehirde bulunan bütün Rumları öldürüp, Selânik kalesini ellerine geçirmişler ve yüz kırk yıl sahip olmuşlardır. Onun için Rum tarihçileri bu Selânik şehrine Yahudi diyarı derler. İçlerinde Karanî (Karâyî) mezhebinde bir hükümdar Yahudi vardı. Bu hükümdar Akdeniz içinde, Sakız adasındaki Ceneviz kefereleriyle anlaşma yapıp, onlarla birlikte Selânik kalesine tek başına sahip oldu. Böylece Yahudiler yetmiş sene daha Selânik’e hükmettiler. Sf. 76

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VIII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 76) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şahlarının ölüsünü yerler. Ateş yaksalar ateşe taparlar. Onun için ölülerini ateşte yakarlar. Ama bunların bir iyi halleri var: Asla yalan söylemezler, yalan nedir bilmezler. Zina, .livata … nedir hiç bilmezler. Bütün kadınları yüzleri açık gezerler. Erkekleri ne kadar çirkinse kadınları o kadar güzeldir. s. 504

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, s. 504) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hatta bir gün Muncak Şah’ın bir oğlu ölmüş onu ateşte kebap ederek yağını ve kanını akıttıktan sonra yemişler. Hem güle oynaya yemişler. Hâkim geçerken beni de sofraya çağırıp: «Gel padişahımın oğlundan sen de yemiş ol» dediler. «Ya adam eti yenir mi?» dedim. Onlar da «Bah yenir, ya biz onun etini yiyoruz ki canı birimizin canına girip ölmesin. Babamız domuz, yılan ve adam etinden tatlı bir şey yaratmamıştır» dedikleri zaman «Babanız kimdir?» diye sordum. Hâşâ, sümme haşa «Si ……” Dediler. Yani hâşa, sümmü hâşa, bu sözü yazmaya cesaret edemem. Öyle dediler. Küfür dalalet, haşir, neşir, mizan, terazi, cennet, cehennem, âraf nedir bilmezler. Dört kitap, peygamber, farz sünnet nedir hiç bilmezler. Hepsi hayvan artığı, insan suratlı sarı yaratıklardır. s. 504

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, s. 504) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kalmuk Kavminin Garip İşi:

    Bazı Kalmuklar iki yüz ve üç yüz yaşına varıncaya kadar yaşarlar. Kuvvetleri kesilip elden ayaktan düşünce, akrabaları bunu gezdirmekten bıkarlar. İki semiz domuzun kuyruğunu pişirip adamın ağzına birbiri ardı sıra sokarlar ve öldürürler. Şehit oldu derler… Hepsi birbirlerini yerler. Ama kur’aya göre amel edip birbirlerinin leşini ölünce yerler. s. 504

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, s. 504) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kalmuk kavmi Hulûlî mezhep (ruhların birinden birine geçtiğine inanma) oldukları için ölümden korkmazlar, «ölürsem ruhum filan kadının karnındaki filana canım girer veyahut karımın karnına canım girip yine dünyaya gelirim,» diye ölümden korkmazlar. s. 503, 504

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, s. 503, 504) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu Vadilerde tuz madeni olmadığı için gözleri gayet küçüktür. Ama batıdan doğuyu seçerler. Sanki gözleri dürbün aynasıdır. Ama beş on adım yerden bakan adam Kalmuğun gözleri gibi yoktur zanneder. Anadan doğdukları zaman bazısının gözleri köpek gibi bir hafta sonra açılır. Bazısının gözleri açılmayıp ustura ile gözlerini kesip açarlar ve tuz sürerler. Bu kavmin başları Adana kabağı kadar büyük olur. Her Kalmuk’un elleri ne kadar ise kulakları da o kadar büyüktür. Gözleri asla görünmez, kör zannedersiniz. Ama gece ipliği iğneye geçirecek kadar keskin görürler. Erkeklerin kaşları ve kirpikleri yoktur. Yüzleri tabak gibi yassıdır. Boyları çok kısadır. Başları hemen hemen omuzlarına bitişiktir. Boyunları kurt boynu gibi kalındır. İki tarafa bakmak istese gövdesiyle dönüp bakarlar. Ardlarına bakamazlar. s. 503

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, s. 503) kitabından birebir alınmıştır.

  • Buralarda hiç gıybet, kötülük, gevezelik, sövme kötü düşünce, kibir, kin ve düşmanlık yoktur. Ama başka kavimlere düşmanlık ederler. Üzerlerine gidip mallarını yağmalarlar.

    Bütün Kalmuk kavmi on iki padişahlıktır. Her biri beşer, altışar yüz bin adama sahiptir. Hepsinin dilleri birbirlerine başka olup on iki dilleri olduğu inşallah yerleriyle birlikte yazılacaktır. Karanlık dünyaya varınca dünyayı sarmış çeşitli Kalmuklu kavmi gördüm. Mezhepleri başka başkadır. Bir kavmi Mecûsidir, biri Hululîdir (1), biri ateşperesttir, biri güneşperesttir, biri zeminperesttir, biri ayperesttir ve bir oymağı da öküzperesttir. Sf. 502

    Alıntı; Evliya Çelebi Seyahatnamesi VII – Mehmet Zilli Oğlu Evliya Çelebi, Sadeleştiren; Tevfik Temelkuran ve Necati Aktaş, Hazırlayan; Mümin Çevik, (Üçdal Neşriyat, Sf. 502) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2008); Hululiye, ruhun bedenden bedene geçeceğine inanılan din.