Bunun üzerine Atatürk’le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti:
-’’Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam, nasıl Maarif Vekili olamazmış?”
-“Değil seni okutmak, senin Allah’ını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz”
O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir Hükümet üyesi hakkında, hem de Atatürk’ün önünde bu derece sert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi.
Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden çok sakin şu buyruğu verdi:
-“Lütfen sofrayı terk ediniz…”
Reşit Galip coşmuştu bir kez. Ne karşılık verdi dersiniz?
-“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Gerçi biz Saray’dayız ama hocanız Hace-i Sultani değildir. Cumhuriyette tenkit serbesttir…” diye başlayınca Atatürk, yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra,
-“Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim” dedi ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir efendilik ve büyüklük örneği göstererek Kayağa kalkıp, salondan çıkıp gitti. Sf. 75
Alıntı; Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 75) kitabından birebir alınmıştır.