Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Arap dünyasında “Mehmet Ali” adının taşınmadığını ve ta­şınmasına da iyi gözle bakılmadığını biliyoruz.

    Üç, daha da önemlisi çok çok az istisna bir ya­na, Arap dünyasının, iki sözcüklü isimleri hiç bilmediğini görüyoruz. Sf. 37 

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 37) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir; Türkler’in istiklal marşında, “Türk” sözcüğü geçmemektedir. İki, “İslam” ve “Müslüman” kelimelerine de rastlamıyoruz. Üç, “Allah” ve “Tanrı” yer almıyorlar. Dört, Türk tarihi ve kahramanlıklarına atıf bu­lunmamaktadır. Beş, devam etmiyorum ve bu sırlı alana girmiş olan­lar ile diğer araştırmacılara bırakıyorum. Sf. 35 

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu açıdan baktıkça her adımda şaşırmamız kaçınılmaz oluyor; şu ünlü “soy adı” devrimi hal-i encamı sürprizlerle doludur. Bir kez hem çok övünüyoruz ve hem de hiç bilmiyoruz; üzerine yapılan araştırma­ların fakirliği yüreğimizi parçalıyor. Neden ihtiyaç duyuldu, yeni isim­leri kimler saptadı, hangi ilkeler işliyordu ve esin kaynakları oldu mu, bunlar ilk akla gelen sorular olmakla hiç tartışılmadıklarını biliyoruz.

    Benzerleri var mı; Yahudi isimlerinin İbranileştirilmesi, hebraization, biliyoruz, İsrael Devleti’nin kurulmasından önce başlamıştı. Sf. 31

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yaygınlaşan tarikatları da böyle ele alabilir miyiz; tarikatlar’ın bü­yük bir ikiyüzlülükle, Furkan’ı, kararttığını söyleyebiliriz. ‘Furkan”, genel olarak “Kutsal Kitap” ve özel olarak da “Tevrat” anlamındadır ve tarikatların, “Furkan” ile birlikte peygamberleri de kürsülerinden in­dirdiğini görebiliyoruz. Tek olan peygamberler, büyük bir ikiyüzlülükle “lip-service”, dudak ucuyla bağlılık ve methiye düzüldükten sonra, kürsülerinden indirilmekte ve yerlerine bir sürü efendi ikame edil­mektedir. Bu peygamberlerin, fragmantasyon’u ya da parçalara ayıra­rak çoğaltılması sürecidir. Amipleşme var. Sf. 27 

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 27) kitabından birebir alınmıştır.

  • İmparatorlukların yıkılışından feodalite ve kapitalizmin çözülüşün­den tekeliyet çıkmaktadır. Çıktıkça, kapitalizmi, bütün kurumlarıyla kemirmekte ve kazımaktadır. Sf. 23

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.

  • Birlikte çalıştıklarıma âşık olma huyum var, kolektivitenin yaratıcılığına ve büyüsüne hep inanıyorum; Sf.16 

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 16) kitabından birebir alınmıştır.

  • Resmi görüş alçaltıcıdır.

    Tekelistan, hödüklerin yükseldikleri ve tepelerin sadece hödüklere açık olduğu hükümet türüdür. Bu kuralı artık okuyabiliyoruz. Sf. 13 

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 13) kitabından birebir alınmıştır.

  • Tekelistan’da seleksiyon yoktur; deseleksiyon var. Hem darvinizm’in ve hem de kapitalizm’in yok olduğu yere “tekelistan” diyoruz. Roman yazarlarının dahi tayin edildiği topraktayız; “boğuluyoruz” demek istiyorum. Sf. 12

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 12) kitabından birebir alınmıştır.

  • Neden şimdi var; Engels, hiçbir problemin, tarihsel olarak olgun­laşmadan ele alınamayacağını yazmıştı, cevabı buradadır.

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 10) kitabından birebir alınmıştır.

  • İsrael’in kuruluşunda Katır Birliği kadar ve hatta daha önemli olan “nili” casusluk şebekesidir ve bize karşı oldular. Ahfadı, adlarını, “nili” veya kısaca “nil” aldılar, hem bize karşı ve hem de Birinci Dünya Sava­şımda idi, Suriye-Mısır Cephesi’ni çökertiyordu, bu “nili” şebeke­sinden hiç söz edemediler ve gizlediler.

    Alıntı;  Tekelistan I (İsimlerin İbranileştirilmesi) – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları, 2. Basım Kasım 2006 – Sf. 10) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gerçekten de Atatürk bir süreden beri hasta bulunuyordu. Halinde, tavrında, bir yorgunluk, bitkinlik, zayıflık, çöküntü vardı Burun kanamaları başlamış kaşıntıların ardı arkası kesilmez olmuştu. Durmadan bacaklarını kaşıyan Atatürk ’’Acaba burada karınca mı var da kaşındırıyor?” diye soruyordu. Sf. 325

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 325) kitabından birebir alınmıştır.

  • Son zamanlarında sağlık durumu, onun denizden uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan bütün bunları göz önünde bulunduran hükümet, ona ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyarder bir kadından çok ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı. Sağlık durumunun düzelmesi için alman bu yatta Atatürk ne yazık ki, çok beğendiği ve sevdiği halde ancak elli gün kalabilmiş, sonra Dolmabahçe Sarayı’na alınmıştı.

    Savarona’nın planlan dünyanın en ünlü gemi yapımcılarından Amerikalı mühendis William Frances Gibbes tarafından hazırlanmış ve 29 Temmuz 1930’da Almanya’da Blohom Voss tezgâhlarında yaptırılmış, 28 Şubat 1931’de de denize indirilmişti. İşsizlikten o zamanlar bir sandal bile yapamayan bu firma, Savarona’nın yapımı için tüm hüner ve sanatını gösterip, gemi yapımında kalburüstü bir yapıt ortaya koymuştu.

    O tarihte sahibine on milyon dört yüz bin dolara mal olan Savarona, denize indirildikten sonra iki kez dünya turu yapmıştı. Yatla altmış üç gün dünyayı dolaşan Misis Rich M. Cadwalader, vatanına dönünce Amerika hükümeti, yat dışarıda yapıldığından yapım masrafı kadar vergi istedi. Sahibinin mali vaziyeti bozulduğundan bu vergiyi ödeyemedi. Sf. 319

    Londra’ya üç saat uzaklıktaki Southampton limanına vardık. Burada 24 Şubat 1938’de yat Türk ekibi tarafından zaten teslim alınmıştı. Savarona’ya büyük bir törenle Türk bayrağı çekildi. Sf. 320

    Atatürk, ne yazık ki ona kavuştuğunda ölüme yaklaşmış ağır bir hastaydı. Savarona’nın sefasını sürmeyeceğini o da anlamış ve üzülerek “Bu tekne benim mezarım mı olacak?” diye hazin hazin sormuştu. Sf. 322

    Fakat İsmet İnönü, Cumhurbaşkanlığı döneminde yatla çok az gezdi. Demokrat Parti iktidara geldikten bir yıl sonra 2 Temmuz 1951’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devredildi. O günden beri Deniz Harp Okulu’nda öğrencilerin eğitimi için kullanılmaktadır. Sf. 323

    136 metre boyunda 16 metre eninde elektrikli dümenle yönetilen 17 mil süratindeki Savarona, Heybeliada önlerinde demirli durmaktadır. Her yıl eğitim için 7 bin deniz mili seyir yapan yatın makineleri 7 bin 200 beygir gücündedir. Savarona’ya sonradan selamlama atışları için 7,62’lik dört tane top, hava saldırılarına karşı dört tane uçaksavar tareti konulmuştur. Üç lüks salonu, on iki kamarası. Deniz Harp Okulu’nun kuruluşunun 200. yıl dönümü, 1 Ağustos 1973’de Savarona’da verilen bir balo ile kutlanmıştır. Sf. 323

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 319, 323) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ürdün Emiri Abdullah 1937 yılının Haziran başlarında yurdumuzu ziyaret ediyordu. Emir Abdullah, gençliğinin en güzel dönemini İstanbul’da Emirgan, Çamlıca yalı ve köşklerinde sefa sürerek geçirmiş, Birinci Dünya Savaşı başında babası Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı açtığı ayaklanma bayrağı altında önemli bir rol oynamak üzere buradan ayrılıp gitmişti. Sf. 311

    Burada Emir onuruna bir müzik ziyafeti de çekildi. Hatırımda kaldığına göre Münir Nurettin Selçuk, Mesut Cemil Tel, Kemanî Reşat Erer, Refik Fersan, Fahire Fersan, Vecibe Daryal, Cevdet Kozanoğlu, öğle yemeğini yiyen Emire, Türk Sanat Müziği’nden seçme parçalar dinlettiler. Musiki faslının daha başında Emirin yüzündeki anlam birdenbire değişmiş, elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktıktan sonra masadaki öbür konuklara eliyle “sus” işareti yaparak şöyle demişti:

    -“Böyle bir musikiyi dinlerken yemek yenilmez. Önce dinleyelim, sonra yeriz. Yemeğimiz soğursa da ziyanı yok.” Sf. 312

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 312) kitabından birebir alınmıştır.

  • Evlilik dönemi kısa süren ve çocuğu olmayan Atatürk’ün yaşamında Ülkü, önemli yeri olan talihli bir çocuktur.

    Ülkü’nün annesi Selanikli Vasfiye Hanım, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım tarafından daha kimsesiz küçük bir kızcağızken yanına alınıp büyütülmüş. Sf. 267

    Genç kadının anlattıklarından büyük bir üzüntü duyan Cevat Abbas, bunları aynen Atatürk’e iletti. Vasfiye’nin hayatından büyük üzüntü duyan ve duygulanan Atatürk, çok sevdiği annesinin yadigârı olan bu kimsesiz zavallı kadını ertesi günü himayesine aldı. Vasfiye Hanım, Ülfet hanımla birlikte uzun süre Atatürk’ün özel himayesinde çalıştırıldı. Robdöşambr olarak oda hizmeti gördü. Hatta Atatürk’e masaj yaptı. Sf. 268

    Atatürk, daha yüzünü görmeden adını koymuş, doğumu haber alınca “Vasfiye’nin çocuğunun adı Ülkü olsun” demişti. Sf. 268

    Atatürk’ün Ülkü’den başka çocuklarla da ilgilendiği olurdu Afet İnan’ın kardeşi Ayla, biraz daha büyükçe yaşıyla Atatürk’te kızı işlemini görürdü. Ayla’nın durumuyla yakından ilgilenir, ödevlerim düzelttirirdi. Sf. 269

    Erenköy Kız Lisesi’nde okuyan Ülkü, sonradan Kastamonu Senatörü olan üsteğmen Fethi Doğançay’la evlendi. Ahmet adlı bir oğlu oldu. Geçimsizlik nedeniyle ilk eşinden ayrılan Ülkü, ikinci kez Musevi asıllı biriyle hayatını birleştirdi ve bu olay basında o zaman sert eleştirilere yol açtı. Sf. 273

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 267 ile 273 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk’ün manevi kızlarından biri de Zehra idi. Bu genç kızın acıklı ölümü, beni o zamanlar çok sarsmış, duygulandırmış, hayali yıllarca gözümün önünden gitmemişti. Zehra, öğrenim yapması için Atatürk tarafından gönderildiği İngiltere’den dönerken, Fransa topraklarında kendini trenin penceresinden göle atarak canına kıymıştı. Sf. 265

    Yanında, Atatürk’ün silah arkadaşlarından, o zamanki Londra Büyükelçisi Fethi Okyar olduğu halde yola çıkan Zehra, midesinin bulandığını ve başının döndüğünü öne sürerek biraz hava almak için çıktığı kompartımanın koridor penceresinden, gölün kıyısından yüz yirmi kilometre hızla giden trenden kendini boşluğa bırakıvermişti.

    Atatürk, Zehra’nın ölümünü, Paris Büyükelçiliği’nden yollanan bir telsiz haberinden öğrenince çok üzülmüştü. O gün hemen Umumi Kâtip Haşan Rıza Soyak’a, Zehra’nın adının bildirilmemesi için emir verdi. Fakat olay çoktan duyulmuştu. Yalan yanlış gazete sütunlarını doldurmuştu bile. Sf. 266

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 265, 266) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk, gençliğinden beri, kız, erkek dokuz çocuğu evlatlık edinmiştir. Hiç çocuğu olmayan Atatürk’ün bu koruyuculuk huyu, daha çok yaşamı boyunca evlatsız kalıp, annesinin ölümünden sonra kız kardeşinden başka bir yakını bulunmayışından ileri gelmektedir. Sf. 260

    Atatürk’ün ilk manevi evladı, I. Dünya Savaşı’nda Van’da bulunurken, kimsesiz ve muhtaç olduğunu görerek yanına alıp İstanbul’a getirdiği sekiz yaşındaki Abdürrahim adındaki çocuktur. Beşiktaş Akaretler’deki evlerinde annesi Zübeyde Hanım’ın yanına bırakmış, zaferden sonra Ankara’ya göndererek Sanayi Mektebi’nde okutup bir meslek sahibi olmasını sağlamıştır. İkincisi, yine I. Dünya Savaşı’nda Bitlis çekilmesi sırasında kendisine sığınan altı yaşındaki Afife adlı yetim bir kız çocuğudur. Karargâhına aldığı bu çocuğu cephe gerisine getirmiş, sonra İstanbul’daki evlerine yollayıp büyütmüş, eğitimini yaptırmış, sonunda evlendirerek İzmir’e yollamıştır.

    Latife Uşaklıgil’le evliliğinden sonra Kâğıthane darüleytamından aldığı Zehra adlı kızı da Arnavutköy Amerikan Koleji’nde, sonra Londra’da okutmuş, bu talihsiz kız geçirdiği ruhsal bir bunalım sonunda Fransa’dan geçerken kendini trenden atıp intihar etmiştir.

    Konya gezisi sırasında Atatürk, çok acılı bir yaşamı olan Rukiye adlı bir kızcağızı Ankara’ya getirip okutmuş, sonra bir jandarma yüzbaşısı ile evlendirip, düğününü Ankara Palas’ta kendi yaptırmıştı. Atatürk, düğünde ilk dansı Rukiye ile yaparak ona onur vermişti. Rukiye’nin kocası Yüzbaşı Hüsnü, sonra Yalova Kaymakamlığına atanmış, emekli olduktan sonra da ölmüştür.

    Atatürk’ün manevi evlatlığına aldığı insanlardan biri de Nebile Hanım’dır. 1927 Temmuz’unda Çapa Öğretmen Okulu’ndan üç öğrenci hizmet için Dolmabahçe Sarayı’na getirilmişti. Bu kızlardan ikisi geri gitti. Nebile ise kaldı. Nebile on sekizinci baharını sürüyordu. Orta boylu, mavi gözlü, beyaz tenli, sarışın oldukça güzel bir kızdı. Sf. 261

    Biz böyle dertleşe duralım, Nebile Ankara’nın yolunu tuttu. Ben daha sonra gittim. Çankaya’da bir de ne göreyim? Nebile “Hanım” olmuş. Biz “Bey” olamadık. Hizmetkâr olarak kaldık.

    Nebile Atatürk’ün aracılığıyla Viyana (Çerkeş) Tahsin Bey’le evlendirildi. Sf. 262

    Atatürk’ün manevi evlatlarından en önemlilerinden biri de Sabiha Gökçen’di. 1924’te Bursa gezisi sırasında Hünkâr Köşkü’nde tanıdığı Sabiha’yı manevi evlat olarak almış, 1925’te de Ankara’ya getirmiş. Ben, Sabiha Gökçen’i Çankaya’da tanımıştım.

    1935 yılında açılan Sivil Havacılık Okulu’na yazılan Sabiha Gökçen, burasını bitirip ilk Türk kadın pilotu sanını almıştı.

    C brövesini almak için Rusya’ya da gitmiş, dönüşte de Hava Harp Okulu’na yazılmıştı. Dersim ayaklanması sırasında Sabiha Gökçen de bir havacı olarak harekâta katılmıştı. Atatürk’ün çok sevdiği ve onur duyduğunu söylediği Sabiha Gökçen, Atatürk’ün sağlığında kendisini isteyen, fakat reddettiği Hava Yüzbaşısı Ali Kemal Esiner ile Atatürk’ün ölümünden sonra evlenmişti. Sf. 263

    Atatürk’ün manevi evlatlarından en önemlisi Afet İnan’dı. Asaf İlbay ve eşinin tavsiyesiyle Dame de Sion’da okuyan Afet Hanım, kısa zamanda Çankaya Köşkü’nün yönetimini üzerine almış, Atatürk’ün düşüncelerini benimseyip uygulamış, adeta bir eşin alabileceği yeri doldurmaya başlamıştı. Zamanla Atatürk’ün en yakınlarından ve sofrasından eksik etmediği bir kişi haline gelen Afet İnan, Sf. 263

    Atatürk, Afet İnan’ı Avrupa’ya öğrenime yolladığı sıralarda manevi evlat olarak Sabriye adlı bir genç kızı daha koruyuculuğuna almış ve hukuk öğrenimi yaptırıp, yargıç çıkmasını sağlamıştı.

    Ertuğrul yatının kaptanlarından Kemal Kaptan’ın kız kardeşi Bülent Hanım da Atatürk’ün manevi evlatları arasında bir süre yer almıştı. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okuyan Bülent Hanım, yirmi yaşlarında, güzel, alımlı bir kadındı. Çok güzel giyinir, çevresinde hemen bir hayranlık halkası yaratırdı. Selanikli olduğu için Atatürk, hemşerisi bu genç ve güzel kıza ayrı bir ilgi gösterirdi. Sf. 264

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 260 ile 264 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk tekrar Mim Kemal’den buna karşı ne diyeceğini sordu.

    O da şu karşılığı verdi:

    -“Halk Partisi’nin prensipleri memleket sınırları içinde geçerlidir. Masonluk, bu idealin memleket sınırları dışına yayılmasına aracı olan rasyonel bir kuruluştur. Diktatörlüğün egemen olduğu ülkelerde Mason locaları yıkılır, Masonlar yok edilirken, Türk Milli Masonları huzur ve güvenlik içinde yaşamaktadır. Dünyanın en mutlu Masonları Türkiye’de barınmaktadır. Yabancı Masonlar, yerli Masonlara kıskanarak uzaktan bakmaktadırlar”

    Masonluğu böylesine hararetle öven Mim Kemal’i dikkatle dinleyen Atatürk, onun sözü daha fazla uzatmasını önlemek için:

    -“Peki anlaşıldı. Reisiniz kim?” diye sordu.

    Mim Kemal, hiç kimsenin ummadığı, söylemeye cesaret edemediği şu sözleri söyledi:

    -“Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan Zatı Devletleridir”.

    Atatürk’ün bir anda kaşları çatıldı. Sesinin tonunu sertleştirerek:

    -“Ben Mason Cemiyeti’ne girmem. Başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.” Sf. 249

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 249) kitabından birebir alınmıştır.

  • Konuşmalar daha da kötüleyici bir hal alınca Atatürk elini masaya vurarak konuşmacıları susturdu. Sonra hiç kimsenin beklemediği, herkesi şaşkınlık içinde bırakan şu konuşmayı yaptı:

    -“Bir zamanlar ben de Mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp, Beyoğlu’ndaki Mason Cemiyeti’ne götürdü. Daha ne olduğumu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini görmediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada fazla kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağıya indik. Bir öncekinden daha geniş bir salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış, kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım kolumdan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip, kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra bir daha ne o binaya gittim, ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem, arasam o binayı belki de bulamam. İşte benim Masonluğum bundan ibaret…” Sf. 248

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 248) kitabından birebir alınmıştır.

  • -“Bu nedir Çelebi Efendi?”

    -“Nazım Hikmetin şiiri Paşam.”

    Atatürk bu kez sofradakilere dönüp sordu:

    -“Şimdi nerede bu adam?” Bu soruya sanırım Şükrü Kaya karşılık verdi:

    -“Bursa Hapishanesinde Paşam.”

    Atatürk bunun üzerine şunları söyledi:

    -“Şimdi bu adamı dışarı çıkarsak… Gel bizimle çalış desek gelmez. Halk Fırkasına sokmaya kalksak girmez. Girdiği zaman küçüleceğini sanır. Kendisinde büyüklük duygusu var.”

    Atatürk’ün bu konuşmasından yüreklenen Tevfik Rüştü Aras şöyle dedi:

    -“Paşam şimdi bütün Avrupa bu plağı dinliyor. Armonize olduğunu söylüyorlar. Öbür plaklarımıza pek itibar etmiyorlar.”

    Sofrada bir ara Atatürk Cevat Abbas’a:

    -“Tiyatrolarda ne oyunlar oynuyor?” diye sordu.

    Anlaşılan Cevat Abbas’ın tiyatrolardan pek haberi yoktu. Bu sorunun karşılığını araştırırken, hemen öne atıldım. Bir gün önce izinliydim ve tiyatroya gitmiştim.

    -“Unutulan Adam oynuyor Paşam” dedim.

    Unutulan Adam oynuyor Paşam” dedim.

    -“Kimin oyunu bu?” diye yeniden Cevat Abbas’a sordu. -“Nazım Hikmet’in Paşam.”

    .-“Hala bu adama fırsat veriliyor mu?”

    Ertesi gün piyes sahnelerden kaldırıldı. Sf. 243, 244

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 243, 244) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1924 yılı Mart ayında Abdülmecit Efendi’yi bir gece birden bire yurttan ayrılmaya zorlamışlar, onun iki gün hazırlık yapmak için istediği izni bile, Büyük Millet Meclisi’nden çıkan kanunu kendisine gösterip, “Dakika tehiri mucibi idamdır” (bir dakika gecikmesi idam sebebidir) gerekçesiyle vermemişlerdi.

    Abdülmecit Efendi’yi Çorlu İstasyonu’na kadar otomobille götüren şoförü Mustafa, o olayı sonradan bana anlatmıştı. Ben burada yazılarla ilgisi bulunduğundan anlatmadan geçemeyeceğim:

    Mecit Efendi bu sözlerden çok duygulanmıştır. Üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyor, ama boş:

    -“Ah ne olurdu, beni de bu vatanın bir köşesinde gözaltında bıraksalardı” diyebiliyor. O anda Mecit Efendi’nin gözlerinden bir dizi yaşın süzüldüğünü görüyor.

    Aradan çok zaman geçtiği halde şoför Mustafa, hiçbir zaman bu konuşmayı aklından çıkarmadığını söylemektedir.

    Halife Türkiye’den ayrıldıktan sonra İsviçre sınırında büyük güçlüklerle karşılaşmış. Dört karısı olduğu için oranın kanunlarına göre içeri sokulmak istenmemiş. Ancak devlet başkanının özel izniyle İsviçre’ye girebilmiştir. Sf. 219, 220

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 219, 220) kitabından birebir alınmıştır.