Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Atatürk, Harbiye’de öğrenciyken hafta tatillerini Beykoz’da Yuşa Efendi Dergâhının şeyhine konuk gider, Şeyh de O’na ve beraber gelen öbür gençlere okulu bırakmamalarını, okuyup büyük adam olmalarını öğütlermiş. Sf. 216

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 216) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hemen meyve tabağından bir armut aldım. Süratle soyup üç-dört dilime ayırdım. Önüne koydum. İştahla yedi. Konuşmaya daldı. Ne kadar zaman geçti, bilemiyorum. Yeniden seslendi:

    -“Çelebi Efendi, meyve getir.”

    Yediğini unuttu sandığımdan mı ne, “Yediniz efendim…” deyince kıyamet koptu.

    -’’Hayvan, yediğimi sana mı sordum. Gene istiyorum…” Sf. 209

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 209) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yavaşça sofraya yaklaştım. Konukların hepsi gitmişler, beş kişi yandaki masada poker oynuyorlardı: Atatürk, Recep Peker, Nuri Conker, Adalı Ayşe Hanım, Rize Mebusu Hasan Cavit, Tahsin Üzer. Bugün gibi hepsi aklımda… Hangisinin nerede oturduğu gözlerimin önünde… Bir kenarda durup, oyunlarına bakıyordum ki, beni gördü:

    “Beni bırakıp kaçarsın değil mi? Hem de en çok lazım olduğun zaman.”

    Birkaç saat önce elimi smokinimin yeleğine takmış, hem ağlıyor, hem gidiyordum. Meğer görmüş benim gittiğimi. Oysa ben farkında bile değil sanıyordum.

    -’’Paşam… Şey…” diyecek oldum.

    -“Hayvansın, nereye gitsen yine hayvansın’’ dedi. Sf. 208

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 208) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hereke kumaşından bir sandalye getirdim, öylece takım bozulmamış oluyordu. Atatürk bunu görünce sordu:

    -“Niye koltuk vermiyorsun?”

    -“Koltuk bitti. Aynı desenden sandalyesini verdim.”

    Atatürk sinirlenmişti:

    -“Hayvan, kafanı kullan, koltuk ver” dedi.

    -“Aynı renk olsun diye sandalye getirmiştim efendim.”

    Tekrar: “Hayvan kafanı kullan” dedi.

    Bu sözlere çok canım sıkıldı. Gerçi arada sırada alışkanlıkla bu hitabı işitmiyor değildim. Fakat nedense bu kez bana dokunmuştu. Koşa koşa yukarı çıktım. Kendimi tutamayıp başladım koca adam hüngür hüngür ağlamaya.

    Az sonra eski Başyaver Cevat Abbas’la, ikinci Yaver Naşit yanıma geldiler:

    -“Niye ağlıyorsun?”

    -“Hayvan dedi.”

    -“Bize her gün eşşoğlu eşek diyor. Darılıyor muyuz? Ne var dediyse? Hayvan mı oldun hemen. Nazik, terbiyeli adam… Hepinizi seviyor. Sevmese bunca yıl yanında tutar mı? Ama arada bir böyle konuşuyor. Ne var alınacak. Koskoca reisicumhur. Her şeyi söyler.” Sf.207

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 207) kitabından birebir alınmıştır.

  • Recep Zühtü’nün Çengelköy’de oturan genç ve güzel bir kadınla ilişkisi vardı. Bunu hepimiz biliyorduk. Kadın şuh bir sosyete dilberiydi. Öyle tek erkeğe bağlanacak, evinde oturacak cinsten değildi. Recep Zühtü’nün İstanbul’da olmadığı günlerde gayrimüslim bir gençle sevişmeye başlamış. Aralarındaki aşk ilişkisi giderek gelişmiş, dal budak sarmış. Recep Zühtü İstanbul’a geldiğinde bir vesileyle olayı duyduğunda beyninden vurulmuşa dönmüş.

    Akşam içki sofrasından sonra yatağa girmeye hazırlanırken Recep Zühtü, alkolün de etkisiyle kadına başlamış çıkışmaya:

    -“Mademki yapacaktın bu işi, bir Türk bulamadın mı da, kefereyle işi pişirmeye kalktın?”

    Kadın hem suçlu, hem güçlü. Alttan alıp kızgın dostunu yatıştıracağı yerde, üstüne üstüne gitmiş:

    -“Ne olmuş sanki. Kefere merefe ama güzel çocuk. Hoşuma gitti. Ömrümün sonuna kadar senin kahrını çekecek değilim ya. Git aynada suratına bak. Hoşafın çıkmış. Çingeneden farkın yok.”

    Bu sözleri söylerken kadın yatağa uzanmış, Recep Zühtü ise ayakta…

    Recep Zühtü bunu duyar duymaz çılgına dönmüş. Zaten sinirli huyu var. Atatürk’ün yakını olmanın verdiği bir şımarıklıkla yerinden fırladığı gibi:

    -“Seni namussuz orospu… Şimdi senin canını cehenneme…” diye asılmış tabancasına. Korkudan yataktan fırlayıp kaçmaya başlayan kadını kurşun yağmuruna tutmuş. Kurşunlar kadının vücuduna değil de, ayağına rastlamış. Öldürmemek için bilerek mi böyle yapmış yoksa sarhoşlukla mı hedefini şaşırmış bilmiyoruz. Kadın hemen o anda ölmemiş. Yarası tedavi edilmiş. Fakat yara sonradan kangrene çevirmiş. Bir süre sonra da kadının öldüğünü duyduk. Korkudan kimseye bir şey söyleyemedik. Recep Zühtü bu… Ağzımızdan bir söz kaçacak diye ödümüz kopuyordu. Hepimiz duman olurduk sonra…

    Recep Zühtü Sinop milletvekiliydi o zaman. Dokunulmazlığı vardı. Adli makamlar da, Atatürk’ün yakını diye Recep Zühtü hakkında kovuşturma yapmaktan çekiniyorlardı. Fakat umumi kâtip Hasan Rıza Soyak, cesaretini toplayıp, ertesi sabah Dolmabahçe Sarayı’nda sabah gazetelerini okuyan Atatürk’e olayı bir bir anlattı. Ekmeğinden, mevkiinden olabilirdi.

    Atatürk’ün “Kanuni işlem neyse onu yapsınlar” buyruğundan sonra Recep Zühtü hakkında kovuşturmaya başlandı. Olay Atatürk’ü çok üzmüştü ama belli etmemeğe çalışıyordu. Bir daha bu konuya hiç değinilmedi.

    Recep Zühtü, sinir hastası olduğu gerekçesiyle üç-dört ay Ortaköy Şifa Yurdu’nda tedavi gördü. Bir daha da onu Atatürk’ün sofrasında görmedik.

    Atatürk’ün ölümünden sonra cenazenin götürüldüğü trene Recep Zühtü de binmiş. İzmir’den Ankara’ya gidiyormuş. Sf. 186, 187

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 186, 187) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir akşam yemeği sırasında sofranın en neşeli anında Atatürk, yine bu şekilde şakalaşan Nuri Conker’e dönüp;

    -“Sen reisi cumhur olabilir misin?” diye sordu.

    -“Olurum. Hem senden daha iyi idare ederim.”

    -“Öyleyse prova edelim. Geç otur bakalım koltuğa. Şimdi sen Reisicumhursun. Söyle bakalım ne yapacaksın?”

    Nuri Conker hiç istifini bozmadan keyifle Atatürk’ün koltuğuna oturdu. Çevresini şöyle bir tepeden bakışla süzdükten sonra bana dönüp:

    -“Hayvanlar, yemek getirin” dedi.

    Herkesin yüzünde bir gülümseme. Atatürk de gülüyor. Bana dönüp:

    -“Çelebi Efendi. Ben böyle mi söylüyorum?” diye sordu.

    Hayır diye cevap versem, bu biraz da dalkavukluk olacaktı. Kendimi toparladım. Fırsat bu fırsat deyip, hemen taşı gediğine yerleştirdim. Sf. 183

    -“Aşağı yukarı böyle oluyor Paşam.”

    -“Anlaşıldı. Sen Reisicumhurluk yapamayacaksın. Dur ben yerime geleyim” dedi. Sf. 184

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 183, 184) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çankaya’daki Köşk’te bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi Profesörü Sadri Maksudî de konuk olarak bulunuyordu.

    Sofrada şarap içen Sadri Maksudî, Deniz Bank’ın gramer kurallarına aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk, bir ara bir şeye sinirlenmiş olacak ki, hala kendi tezinde ısrar eden Sadri Maksudî’nin sözünü kesip:

    -“Siz profesör değilsiniz” dedi.

    Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmış, neye uğradığımızı şaşırmıştık.

    Atatürk nazik adamdı. Kızsa bile pek belli etmezdi. Acaba profesör büyük bir pot mu kırmıştı?

    Bir an süren şaşkınlığından kurtulan Sadri Maksudî’nin titreyen eliyle kadehini masaya koyup, kendini toparlayarak Atatürk’e şu karşılığı verdiği duyuldu.

    -“Haşa, ben profesörüm. Hem de Türkiye’de değil. İsviçre’de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider, orada dersimi veririm. Şimdi ben kalkıp burada bir kumandana “Siz kumandan değilsiniz” dersem ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha.” Sf. 178

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 178) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk;

    -“Nuri Bey, Selanik’ten ne çıkar?”

    Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş da, beni korumak kararını yermişçesine:

    -“Bol Yahudi çıkar Paşam” demesin mi?

    Bunun üzerine Atatürk, yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi:

    -“Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan, Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napoleon da Korsikalı bir İtalyan’dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti, insanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır.” Sf. 174

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 174) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk’ün Foks’a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup, neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks’un asil kandan geldiğini, kaynağının Avrupa olduğunu söyleyecek kadar ileri gidip “Köpek değil, adeta insan. İnsandan da akıllı” derlerdi. Atatürk bu konuşmaları belli belirsiz gülümsemeyle dinler, Foks’a bakıp başını sallardı. Sf. 164

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 164) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk, Behçet Kemal Çağlar’a dönerek

    -“Şu sofraya bak ve bir şiir yaz” dedi.

    Behçet Kemal derhal cebinden portföyünü ve kalemini çıkardı. Hiç düşünmeden bu ısmarlama şiiri birkaç dakika içinde bitirdi ve okudu. Sf. 120

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 120) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yıl 1931. Dolmabahçe Sarayı’nda çok parlak bir düğün oluyor, generallerden birinin kızı evleniyordu.

    Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi olan Kemalettin Sami Paşa ve eşi de konuklar arasındaydı. Kemalettin Sami Paşa’nın eşi Arap dünyasında tanınmış bir prensesti.

    Prensesin aşırı süsü, çok geçmeden Atatürk’ün de dikkatini çekti. Canının sıkıldığını anlamakta gecikmedim. Bütün neşesi bir anda uçup gitmişti. Dans biter bitmez Kemalettin Sami Paşa’yı yanına çağırdı. Ayakta şu şekilde konuştu:

    -“Lütfen etrafınıza bir bakın. Ne kadar güzel varsa hepsi tabii. Hiç bu kadar elmaslısına rastlıyor musunuz? Sizin hanımefendi bujular içinde kendi çirkinliğini kapamak için kuyumcu dükkânına benzemiş.” Sf. 100

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.

  • Birkaç gün sonra sofrada, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Atatürk’ün çevresini çevirmişler, şuradan, buradan konuşuyorlardı. Bir ara Recep Zühtü, Atatürk’e:

    -“Paşam”, dedi. Reşit Galip’e biri demiş ki: “Hitler bugün konuşacak. Bunun üzerine Reşit Galip de şu cevabı vermiş: Bizim Hitler her gün konuşur.”

    Atatürk bu lafa kızmak şöyle dursun, kahkahalarla gülmüştü. Sf. 79

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 79) kitabından birebir alınmıştır.

  • Toplantının en kıvamlı anında Atatürk, kapıda duran askerlerden ikisini çağırdı ve güreştirmeye başladı. Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun, Köşk’te olsun, yiğit Mehmetçiklerden birkaçını yanına çağırarak güreştirir, Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle görmek isterdi. Hatta yanında bulunan çok sevdiklerini, bu Mehmetçiklerle, istemeseler bile güreş tutuşturur, onların hırpalanışını hazla seyrederdi. Birkaç keresinde Mehmetçikleri kendisiyle güreşe davet etmiş, fakat hiç biri ’’Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi, biz mi getireceğiz” diye güreşe yanaşmamışlardı.

    Güreş çok zevkliydi. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl geleceğini bekliyorduk. Reşit Galip’in ise merakı son haddini bulduğu bir sırada, Atatürk askerlere işaret ederek yeni Bakanı ‘’Altı okka” yapmalarım emretti. Sf. 77

    Askerler. Reşit Galip’i iki üç kez havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk’ün işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar var güçleriyle havaya sallıyorlardı.

    Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan sonra (Biz çocukluğumuzda çok oynardık.) Atatürk. Mehmetçiklere:

    “Yeter” dedi. Sonra sofradakilere döndü. Gülerek;

    “Biz istersek, böyle de hareket edebiliriz” dedi. Sf. 78

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 77, 78) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bunun üzerine Atatürk’le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti:

    -’’Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam, nasıl Maarif Vekili olamazmış?”

    -“Değil seni okutmak, senin Allah’ını okutsa yine bu adam Maarif Vekili olamaz”

    O devirde dalkavukların yanında böyle medeni cesaret sahibi, sözünü sakınmaz cinsten kimseler de vardı. Fakat bu derece ileri gideceği, bir Hükümet üyesi hakkında, hem de Atatürk’ün önünde bu derece sert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi.

    Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden çok sakin şu buyruğu verdi:

    -“Lütfen sofrayı terk ediniz…”

    Reşit Galip coşmuştu bir kez. Ne karşılık verdi dersiniz?

    -“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Gerçi biz Saray’dayız ama hocanız Hace-i Sultani değildir. Cumhuriyette tenkit serbesttir…” diye başlayınca Atatürk, yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra,

    -“Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim” dedi ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir efendilik ve büyüklük örneği göstererek Kayağa kalkıp, salondan çıkıp gitti. Sf. 75

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 75) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şapka Devrimi’nden sonra fes bir kenara atılmış, herkes şapka giymeğe başlamıştı. Şapkayla beraber, bunu giyecek olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı. 1930 yılında Ankara’dayız. O zamanın Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip elindeki bir makineyle herkesin kafatasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Yani biz hizmetkârların konuşmalarına göre hayvan mı, yoksa insan mı? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar Dolikosefal, 81’den ileri olanlar da Formdan Brakisefal.

    Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk, Reşit Galip’e:

    -“Çelebi’ninkini ölç” dedi.

    Öbürlerinden önce başım ölçüldü. 81 çıktı. Sevinmeğe başlamıştım. Öyle ya, Atatürk’le aynı kafa ölçüsü taşıyordum. Fakat sevincim uzun sürmedi. Atatürk:

    -“Olmaz! O hayvan kafalıdır. Bir yanlışlık olmasın” dedi.

    Nerdeyse ağlayacaktım. Alındığımı anlayınca gülmeğe başladı. Tekrar dalıma basarak,

    -“Baksana Çelebi’nin kafasına. O melon kafanın benimkiyle ilgisi var mı?” dedi. Sf. 56

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 56) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bursa’da bir hafta kaldıktan sonra otomobillerle Yalova’ya gittik. Otomobiller deyince sanmayın yüzlerce otomobil vardı. Sadece sekiz tane. Biri açık yazlık, biri kapalı iki Lincoln, üç Buick bir Benz Mercedes.

    İkinci Cumhurbaşkanı zamanında bu sayı on sekize çıkmıştı. Oysa ismet İnönü, Rusya’ya yaptığı geziden döndüğü zaman, Sovyet yönetiminin etkisinde kalarak bakanların altından arabalarını aldırmak istemişti. Tevfik Rüştü Aras’la Şükrü Kaya, Köşk’e gelerek Atatürk’e durumu anlattılar. Atatürk:

    -“Benim otomobilleri de kaldırıyor mu?” Deyince.

    -“Hayır, Paşam, sizinkilere dokunmuyor” cevabını aldı. Bunun üzerine:

    -“Yahu, böyle şey olur mu? Bir Bakanın altından otomobil alınır mı? Bu ne biçim iş” diye söylendi. Sf. 54

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 54) kitabından birebir alınmıştır.

  • Müstahdem arasında polislikten emekli olmuş Kemal adlı bir de sofracı vardı. Askerliğini Köşkte hizmet ederek yapıyordu. Bir akşam sofrasında üç kadeh içkiden sonra Atatürk bize dönerek şaka şeklinde:

    ’’Dünyada ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir…” dedi. Sofracı Kemal şaşaladı. Ne diyeceğini bilemedi. Toparlandı. Dili tutulmuş gibiydi. Dudakları titriyordu. Gözlerini Atatürk’ün yüzünden ayıramıyordu. Hepimiz bunun altından ne çıkacak diye beklerken, Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:

    -”Haaa anladım. Sen bana bakıyorsun. Sen de Kemalsin demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemal’ler başının çaresine baksın…” dedi.

    Atatürk’ün son kartvizitinde “Kamal Atatürk” yazılıydı ve bu kartvizit, ölümüne dek değişmedi. Sf. 43

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 43) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Atatürk” soyadının tek kalması gerekliydi. 17 Aralık 1934’te 2622 sayılı kanunla da Atatürk soyadını başkalarının alması önlendi. Sf. 42

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 42) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra adını uzun bularak Mustafa’yı kullanmamış, sadece Kemal’i kullanmıştır. Soyadı Kanunu’ndan sonra aldığı yeni harflerle yazılmış nüfus hüviyet cüzdanında adı (Mustafa’sı atılarak) sadece “Kemal” (1) olarak yazılıdır.

    “Atatürk” soyadını başkalarının almamasına ilişkin kanunda da öz adı “Kemal” diye yazılıdır. Sf. 41

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2009); Yanlış bilgi, Kemal Paşa’nın adı nüfus cüzdanında ya da yalan, nüfustaki adı Kamâl.

  • Banyodan çıktıktan sonra soğuk ayranla bir dilim francala yer, bazen ayranın yerine bir kâse yoğurt alırdı. Binde bir davetli bir konuk olacak ki, ayıp olmasın diye yemek yesin. Bazen sütlü kahveyle çay istediği de olurdu. İkindi kahvaltısı yapmaz, onun yerine bir bardak ekmeksiz ayran içerdi. Sf. 35

    Alıntı;  Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor – Cemal Granda, (Kristal Kitaplar, 1. Baskı Mart 2007 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.