Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • (Hüseyin Cahit Lozan’a, gazetesi Tanin için haber almaya gitmiş ve baştan sona kadar o görüşmeleri izlemiş. Dr. Rıza Nur ile araları iyi olmadığından olsa gerek, önceleri pek takdir ettiği İsmet Paşa’yı, Rıza Nur’un etkisiyle hatalar yapmakla suçlamaya başlıyor.   Rıza Nur Bey ise, Hüseyin Cahit’in Heyet ile görüşmesini yasaklıyor. Hüseyin Cahit Tanin’de yazdığı yazısında bu davranışı kınıyor. Görüşmeler bitinceye kadar yazmayacağını ama sonra yazacağını belirtiyor. Yazıyor:)

    Barıştan sonra susmayacağı sözünü unutmadı. Hem de Lozan Konferansı’nda gözüne ilişen birbirinden büyük hataları değil, İsmet Paşanın, askerlikten başka hiçbir şeye aklı ermediği ve özellikle idari işlerdeki becerisizlikleri, liyakatsizlikleri dolayısıyla katiyen Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapamayacak durumda olduğu hakkındaki kanaatlerini durmadan açıklayıp ….

    (İsmet Paşa da Hüseyin Cahit’in bu saldırılarının sebebini şöyle açıklıyor; O gazeteci olarak Heyeti Murahhasa’dan yevmiye (gündelik para) istemiş, alamamış. Lozan’da tahsilde bulunan yeğenine devlet hesabına tahsilde bulunmasının devamını istemiş, olmadığı için bu muhalefeti yapıyor diyor.)

    Cahit Bey bu sebeplerin katiyen varit olmadığını ispat ile hücumlarına devam etti.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar II – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1955 – Sf. 65 ile 69 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Mebuslar Lozan’a …, her türlü vasıflara sahip olduklarına kanaat getirdikleri üç isim üzerinde durdular. Rauf (Orbay), Yusuf Kemal (Tengirşek) ve Dr. Rıza Nur Beyler. Mustafa Kemal Paşa ise kimseye beli etmemekle beraber, farklı düşüncede idi; Her halde, harbi başarı ile yaptığı gibi, sulhu da en iyi yapabilecek askerdir, düşüncesi ile olmalı, İsmet veya Fevzi Paşaları bu işe uygun görüyor. Mustafa Kemal Paşa Dışişleri bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’e soruyor;

    “-İsmet Paşa gidemez mi?” Belliydi ki, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’yı kulaklarının ağır işitmesini ve İngilizce, Fransızca gibi dilleri layıkıyla bilmemesini büyük bir mahzur sayarak, böyle önemli bir göreve gönderilmemesi için en yakınlarının ikazlarına rağmen, Lozan’a göndermek kararından vazgeçmemiştir. Yusuf Kemal Bey;

    “-Gider, Paşa’m!” diyor.

    “Yapabilir mi dersin bu işi?”  “-Yapar!” 

    Mustafa Kemal Bursa’ya gidip İsmet ile konuşuyor ve Yusuf Kemal Bey’e telgraf yazıyor; “Sen Dışişleri Bakanlığında ısrar edersen, ben Heyeti Murahhasa (Özel Heyete) reisliğine İsmet Paşayı uygun görüyorum, onu aynı zamanda Dışişleri Bakanlığına getirmek istiyorum. Sen de Dışişleri Bakanlığına seçilmesi için çalış.”   

    Mustafa Kemal Paşa, İsmet’e Bursa’da ilk defa bir emrivaki halinde, kendisinin Dışişleri Bakanı olacağını ve Heyeti Murahhasa Başkanı sıfatıyla da Lozan’a gideceğini haber verdiği zaman, İsmet Paşa şaşırmış;

    “-Aman Paşa’m! Nasıl olur? Ben askerim, bu işi nasıl yaparım?” Diye tereddüt ve itiraz eder görünmüş ve ancak Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarı üzerine çar-naçar kabul etmek zorunda kalmıştı.  İsmet Paşa’nın bu şekilde, Başbakan Rauf Bey’in haberi olmadan yapılmış kombinasyonlarla Lozan’a gönderilişini, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasındaki soğukluğun başlangıcı sayanlar vardı. 

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar II – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1955 – Sf. 44 ile 49 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): İsmet Paşa, Lozan’dan dönüyor, Mustafa Kemal’de bu sıkıntılı dönemde Ordu’yu teftiş ediyor, dönüşte 18.02.1923’te İsmet Paşa ile Eskişehir’den Ankara’ya birlikte dönüyorlar. İsmet Paşa, Lozan ile ilgili olarak, önce Bakanlar Kurulu veya Meclis’e değil de Mustafa Kemal’e bilgi veriyor.

  • (Meclis’te Teşkilatı Esasiye Kanunu, BMM’nin hazırladığı, Kanunu Esasi’den ve 1921’deki Teşikilatı Esasiye’den sonraki 1924 anayasası:)

    … için çalışmalar başlıyor. Kanunun 2. Fırkası Saltanat ve Hilafetin kaldırılması açısından bir anlam taşıyınca Meclis’teki muhalefet kımıldıyor. Kâzım Karabekir Paşa bir şifre ile Mustafa Kemal Paşa’dan Kanunu Esasinin değiştirilmesi işini, çok geniş kapsamlı bir olağanüstü meclise bırakalım diyor. Ve bu anayasa değişikliği konusunda Mustafa Kemal Paşa’nın tarafsız kalmasını istiyor. Kâzım Paşa bir dahaki mecliste bir Ayan olsun istiyor.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar II – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1955 – Sf. 20 ile 25 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Karabekir, Senato gibi, ileri gelenlerden, bilim adamlarından oluşmuş ve atamayla oluşan Meclisi olsun ve bu meclise mesleklerinde sivrilmiş insanları seçelim diyor.

  • (Rauf Orbay Bey Kasım 1921’de BMM’nde yaptığı konuşmada Malta günlerini anlatıyor;)

    “-Bu saldırıya cüret eden düşman, bize ne esir nede mevkuf (tevkif edilmiş, tutuklu) muamelesi yapmaya cesaret edemedi.”

    “Esir bulunduğumuz yirmi ay içinde herhangi birimizin izzeti nefsini rencide edecek her türlü girişimlerden çekindi... İstanbul’da tevkif edildiğimiz gün İngiltere Filosu Kumandanı yayınladığı bir bildiride, o zamana kadar olan ve ileride oluşacak olan vakalara karşı bizleri rehin olarak aldığını ilan etti.”

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar II – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1955 – Sf. 5 ile 19 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Rauf Bey iki gün sonra Nafıa (yararlı işler, bayındırlık) Vekili oldu, 20 gün sonra 8 Ocak 1922’de istifa etti. Ocak 1922’de Meclis’te askeri konuların, ordunun sevk ve idaresinin, Başkumandanın durumunun tartışıldığı günlerdeydi. Refet Bey Bakanlar Kurulu Başkan Vekili olmasına rağmen, eleştirilere çanak tutuyor, hatta o da Başkumandanlığı eleştiriyor. Tabii ki görevden alınıyor istifa ettiriliyor, onunla beraber, Rauf, Kara Vasıf ve gurup idare amiri Hayrettin Beyler de istifa ediyorlar, adeta istifa ettiriliyorlar.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Malta’daki önemli esirlerimizin İngiltere tarafından 1921 Ekim’inde serbest bırakılması ilginç. Esir değişimi olarak söz edilmiş ama pek akla yakın değil. Bekirağa Bölüğü ve Malta sürgünlerinin büyük bir kısmı, Ermeni ve Rum tehcirlerinde görev yapıp da bu nakil olayının katliamlara dönüşmesini sağlayan veya göz yuman, görevini aksatan, sivil ve asker görevliler. Bunların büyük bir kısmı Nemrut Mustafa Divanı’nda yargılanıp haklarında arama emri bulunanlar. Bu çok önemli ve ilginç bir bilgi.

  • “- Bekir Sami Bey, (1) .. bu sözleşmelerin içeriğinin memleketin yararına uygun olduğu inancını belirterek, bunu Meclis’te bile savunmak ve kanıtlayabileceğini iddia ediyordu…. Görüşlerinin Meclis’in onayına mazhar olamayacağından başka, Dışişleri Bakanlığı’ndan düşürüleceği kesindi. Fakat Meclis’i, siyasi sorunların tartışma ve görüşmelerine boğmayı o günlerin koşullarına uygun görmediğimden Bekir Sami Bey’e isabetsizliğini bizzat söyleyerek, Dışişleri Bakanlığından çekilmesini teklif ettim. Beki Sami Bey bu teklifimi kabul edip istifa etti.” 

    (Bekir Sami Bey yine rahat durmuyor, tekrar Avrupa’ya gönderiliyor. 12 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir telgrafında “Millet ve tarih önünde sorumluluktan kurtulamayız.” diyor. Yurda dönüşünde Mustafa Kemal’e bir rapor sunuyor😉

    “-Savaşın devamı, bu memleketi, milletin varlığını tehlikeye koyacak kadar tahrip ve imha edeceği ve bütün katlanılan fedakârlıkların boşuna gitmiş olacağı kanaatindeyim.   İfrat (aşırılık) ve tefritten (ayrılıkçılıktan) sakınarak, bugünkü faydayı, geleceğin gerçek yararlarına feda etmeyerek … geçici olarak fedakârlığı bile kabul etmek sayesinde, dünya tarihinde layemut (ölümsüz) bir ad kazanmak … zatı Fehimeleri için mümkündür.”   Mustafa Kemal Paşa ise; “-Bekir Sami Bey’in ileri sürdüğü bu fikirler ve muhakeme biçimi, bana, artık kendisiyle görüşme ve tartışmayı bile gereksiz ve yararsız telakki ettirmişti.”  Bekir Sami Bey’de, küskün bir vaziyette bir kenara çekilerek, susmuştu.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 93 ile 97 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Bekir Sami Bey; BMM kurulup da Dışişleri Bakanı oluncaya kadar, mücadelenin içinde olmuş bir insan. Barıştan yana olan, savaşın tahribatından kaçınmayı düşünen akıllı bir adam. 2. İnönü Savaşından sonra Mustafa Kemal, Bekir Sami Bey’i bir heyet başında Londra’ya gönderdi. Bekir Sami Bey, Londra, Paris ve Roma’da görüşmeler yaptı, hatta bazı sözleşmeler yaptı. İngiltere ile yaptığı sözleşeme göre karşılıklı esir değişimi var, Fransızlarla yapılan sözleşmede, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas Vilâyetlerinde bazı ekonomik ayrıcalıklar, İtalyanlarla, İzmir ve Trakya’nın bize bırakılmasında, konferans nezdinde terviş etmeleri (yaygınlaştırmaları) bunun karşılığında ise Konya ve Ege’de bazı iktisadi ayrıcalıklar veriyor.  Bu sözleşmeleri Mustafa Kemal’de Hükûmet de kabul etmedi. Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te bu sözleşmeleri savunmak isteyen Dışişleri Bakanı Bekir Sami’yi böyle susturuyor!

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Bekir Sami, Çerkez milliyetçisi, akıllı ve doğru düşünen bir insan

  • BAKKAL’IN NOTU (1995): 1876 yılında açılan Meclisi Mebusan’ın da reisliğini yapmış olan Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey, değerli insan ve büyük demokrat Hüseyin Avni Ulaş Bey ile izinli olarak Erzurum’a gidiyor. Celalettin Arif Bey Erzurum’a varır varmaz, Ağustos 1921’de askeri usulsüzlükler ve yolsuzluklardan dem vuruyor. Erkânıharp Miralay yani Kurmay Albay Kâzım (Dirik) Bey’in hemen Valilik görevinden alınmasını istiyor. Bu sırada Kâzım Karabekir Paşa cephede ve Ermeni savaşı başlıyor. Celalettin Arif Bey, Mustafa Kemal’den kendisini Erzurum ve Şark Vilâyetleri Genel Valisi yapmasını istiyor. Karabekir Paşa, Kâzım’ın aklanması için olsa gerek, önce bu fikri uygun buluyor, ancak daha sonra bundan şüpheleniyor ve Mustafa Kemal’i uyarıyor. Celalettin Arif Bey hem Meclis Başkan Vekili hem de Adalet Bakanı iken hem de kendiliğinden Genel Vali oluyor ayrıca Mustafa Kemal’den Hüseyin Avni’yi de Erzurum valisi yapmasını istiyor. Mustafa Kemal bu teklifi reddediyor, Karabekir Paşa cepheden gelip bu sorunu halledip gidiyor.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 88 ile 92 arası) kitabından birebir alınmıştır.

     

  • (Mustafa Kemal Paşa, Refet Paşa’nın askeri idaresinden memnun değil, çünkü Refet Bey 1921 yılı Nisan ayındaki Yunan saldırısı sırasında İslahanlar mevkiindeki muharebeden başarısız çıkıyor. Mustafa Kemal Paşa, Refet’i kendisi, Fevzi Paşa ve İsmet Bey denetliyorlar. Sonuçta Mustafa Kemal onu Ankara’ya çağırıyor ve görüşüyor:)      

    “Seni Milli Savunma Bakanı yapayım!” diyor. O ise Genelkurmay Başkanlığını istiyor. İsmet’i Batı Cephesine verip beni oraya alın demeye getiriyor. Mustafa Kemal Refet’e “Sen Türk ordusuna Başkumandanlık yapacak adam değilsin!” diyor. Refet küsüp, Kastamonu Ecevit’e gidiyor, sonra geri dönüyor, Milli Savunma Bakanı oluyor.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 80 ile 82 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Mustafa Kemal Paşa bu dargınlığı şöyle anlatıyor; “Gedos (Gediz olmalı) Muharebesinden ve onun can sıkıcı maddi ve manevi sonuçlarından sonra Fuat Paşa’nın cephe üzerindeki kumandanlık etki ve nüfuzu sarsılmış gibi gözüküyordu. (1)

    Kendisini kumandadan çekmeyi zaruri addetmeye başladım. Tam bu sırada Ali Fuat Paşa Ankara’ya gelip görüşmek hususunu 5 Teşrinisani (Ekim) 1920 de telgraf ile bildirdi.  Ali Fuat Paşa’nın aleyhindeki dedikodu ve Kuvveyi Seyyarenin ordu disiplini üzerindeki kötü etkisi … artık Ali Fuat Paşa’nın Garp Cephesine kumanda edemeyeceğine kani olmuştum.” (2)

    Ali Fuat Paşa anlatıyor; 

    “-1920 Kasım ayı başlarında Garp Cephesinde tam bir sükûnet vardı. … Ruslar … Silah, cephane ve para göndermeye başlamışlardı. İtalya’dan da cephane geliyordu. İstanbul’da Hükümet’in değişmesi üzerine, İstanbullu hemşerilerimizden de yardım göreceğimiz tabii idi. .. Fakat yine hükümetten (Ankara hükümeti) yeterli derecede yardım göremiyorduk.

    (Ali Fuat Paşa, Maliye Bakanlığı’nın nakliyeye ait ödenekleri göndermediğini, bu ödenek sorununu bir türlü çözemediğini söylüyor. Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı tezkerenin meali şudur diyor;)  

    “-Memleket savunması ile ilgili ricalarımın bu kere de kabul olunmadığı takdirde, bu çok önemli ve nazik zamanda ve bilinen ağır şartlar altında sorumluluğu üzerime almakta devam edemeyeceğimi ve bu sebeple kumandanlıktan affım ricasında bulunacağımı ekledim. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa’dan cevap aldım. Endişeye düşmenin doğru olmadığını, istenilen paranın derhal gönderileceğini bildiriyordu. Ertesi günü yani 19 Kasım da Mustafa Kemal Paşa’dan gelen başka bir telgrafta Ankara’ya çağrılmıştım. 21 Kasım sabahı Ankara’da mutantan (tantanalı) bir törenle karşılandım. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Bakanların çoğu ve bir hayli de Mebus arkadaşlarım karşılamaya gelmişlerdi. Merasim kıtasını teftiş ettikten sonra Mustafa Kemal Paşa;

    “-Paşam müsaade edersen biraz özel görüşmek istiyorum.” dedi ve beni Ankara’ya getiren vagona girdik. (Karşılayıcılar ve tören kıtası oldukları yerde bekliyorlar.) Paşa birkaç dakika içerisinde kendisine has nezaketi ile hal ve hatırımı sordu. Ve Bekir Sami Bey’in Moskova’da başarılı olamadığını, milli inkılabın en tanınmış kişisi olarak benim gitmemin uygun olacağını söyledi. Eğer ben BMM Reisi ve Hükûmetinde tabii reisi olmasaydım bu görevi memnuniyetle kabul ederdim, rica ederim bakanlar Kurulunun vereceği görevi kabul et! Dedi. Ankara’ya çağrılmadan önce benimle ilgili  Bakanlar tarafından fazla iğzab edilerek istifaya kadar mecbur edilişim, Ankara’ya vardıktan sonra istasyonda yapılan karşılamanın olağanüstülüğü ve garipliği, Moskova Büyükelçiliğine atfedilmek istenen önemin derecesi … Mustafa Kemal Paşa’nın bana memleket dışında bir görev vermek gibi bir arzusu olduğunu anlamıştım.

    Mustafa Kemal Paşa’nın halinden ve etrafındakilerin bakışlarından bana karşı bir gayri tabiilik mevcut olduğunu hissetmemiş değildim. 

    “-Müsterih olunuz (rahat olunuz) Paşa’m! .. Kısa zamanda sizi ikametgâhınızda ziyaret edeceğim.”

    Paşa’nın yüzü mütereddit (tereddüt eden) bir hal almıştı. O günlerde Ankara muhitinde bir güvensizlik ve emniyetsizlik arız olduğunu, kişisel idare zihniyeti ve düşüncesinin hâkim olmaya başladığını işitmiş ve fakat inanmak istememiştim.    

    Bu duruma şüphesiz her çeşitten birçok kimselerin birden bire Ankara’da toplanması sebep olmuştu. Bazı kişilerde uyanan ihtiras elbette yeni idareyi kişisel bir idare zihniyetine çekecekti. Yeni idareden bir şeyler beklemeyenlerin de, bozgunculuk çıkarmaları mümkündü. Mustafa Kemal Paşa’nın da yeni idareyi, Ankara muhitinin o günkü zihniyetiyle yürütmek zorunluluğunda kaldığı anlaşılıyordu.” (3)

    “Meclis çevresi ile temas ettiğim zaman, bilmediğim bazı olayları öğrenmiş oldum. Kasım ayında 5-6 Mebus birleşerek Melis’e bir önerge vermişler, bu soru önergesinde Meclis’in onayı alınmadan niçin Ermenistan hareketine başlandığı ve Moskova’ya bir Büyükelçi tayin olunmasının sebepleri soruluyordu. Soru önergesine Dışişleri Bakanı Vekili Muhtar Bey cevap verirken, isim söylemeksizin bir büyükelçinin Moskova’ya tayin edildiğini bildirmiş.   Bana bilgi verilmeden, daha kasım ayının başında Moskova Büyükelçiliğine tayin edildiğimi fakat tayin keyfiyetinin benden ve Mebuslardan gizlendiğini anladım. … Bu garip gizleme olayının düğümünü ancak iki yıl sonra çözebilmiştim.  1922’de Moskova’dan döndüğüm zaman, Ali Rıza Paşa kabinesinin Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paşa, Ankara Mebusu olarak Mecliste idi. (4)

    Bir gün, Ahmet İzzet Paşa’nın (Osmanlının son dönem sadrazamlarından) yakınlarından Birinci Ferik Halepli Zeki Paşa beni aydınlatmıştı. Israrım üzerine Zeki Paşa da Ahmet İzzet Paşa’nın kendisine söylediklerini aşağıdaki şekilde anlatmıştı; “Sadrazam Tevfik Paşa bana (yani Ahmet İzzet Paşa’ya) Dâhiliye Bakanlığını teklif ettiği zaman; .. kabul ederseniz, bazı şartlar altında Ankara ile temasa girişebilirsiniz. Bunlar arasında Padişahla İngilizlerin Ali Fuat Paşa’nın Garp Cephesi Kumandanlığından alınarak, Ankara’dan daha uzak bir yere gönderilmesini de şart koştuklarını Tevfik Paşa sözlerine ilave etmişti. … İngilizler yeni yeni tavizler vererek, bizimle barış yapmak istiyorlardı.”   

    Ali Fuat Paşa’yı Mustafa Kemal Paşa’dan ayırabilecek olurlarsa, Fevzi Paşa ve İsmet Bey gibi ılımlı kumandanlarla, Mustafa Kemal Paşa’nın fazla mukavemet edemeyeceğini sanıyor ve bu sebeple anlaşmanın daha kolay olacağı fikrini taşıyorlar. Ben de (Ahmet İzzet Paşa) Ali Fuat Paşa’nın iş başından uzaklaştırılmasını Ankara ile İstanbul’un daha kolay anlaşabilmesi bakımından zaruri görmüştüm.” (5)

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 72 ile 78 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Oysa Çerkez Ethem Beyin birlikleri ile Gediz’de büyük bir Yunan saldırısı göğüslenmişti. Ali Fuat’ın görevden alınmasını İngiltere’nin istediğine dair belgeler var.

    BAKKAL’IN NOTU (2) (1995): Ali Fuat Paşa, hatıralarında Ankara’ya gelişinin bir ay sonra olduğunu 21 Kasım olduğunu söylüyor. Demek ki, Gazi, çocukluk ve okul arkadaşı Fuat Paşa’yı, Ethem’i tepelemek için oradan çekmiş.

    BAKKAL’IN NOTU (3) (1995): Bu arada Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Refet ve Rauf Beyler ile birlikte Ali Fuat Cebesoy bir araya geliyorlar ve Ali Fuat Paşa bu görevi kabul ettiğini söylüyor.  Aslında Kemal Paşa,  Ali Fuat Paşa için bu planı çok önceden yapmış. 

    BAKKAL’IN YORUMU (4) (1995): Ali Fuat Paşa, Cemal Paşa ile konuşuyor ve ona Ekim 19192da kendisinin neden Garp Cephesi Kumandanlığına görevlendirilmediğini soruyor, Cemal Paşa’nın anlattıkları çok ilginç; “Vahdettin, Ali Rıza Paşa’ya Sadareti verirken, Anadolu ile anlaşmasını ve bu anlaşmanın  da… Ali Fuat Paşa’nın tekrar kumanda başına getirilmemesini, Mustafa Kemal Paşa’dan daima ayrı tutulmasını, hem kendisinin (Vahdettin’in) hem de İngilizlerin istediğini, Ali Rıza Paşa Padişah buyruğu olarak bana bildirdi.” diyor. Cemal Paşa İngiliz Kumandanlığının bu talebi , bizzat kendisine de sık sık tekrarladığını söylüyor. Ve o olayda Cemal Paşa, Ali Fuat’ın Salihli’ye giderek İzmir cephesi kumandanlığını üzerine almasına engel olmak için ona, “Ankara’daki Kumandanlık makamına dönünüz” emrini veriyor. 

    BAKKAL’IN YORUMU (5) (1995): Kemal Paşa: Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa ile birlikte Bilecik’te Mustafa Kemal ile görüşmeye gelmeden önce, Ali Fuat Paşa’nın uzaklaştırılmasını ön şart olarak öne sürdüm diyor. Çerkez Ethem Bey’in Hatıralarında ise bu İngiliz talebini Ali Fuat Paşa’ya söyledim diyor. Asıl sebep, büyük bir güç olarak parlayan ve komünist bir askeri teşkilatlanması olan Çerkez Ethem’in ortadan kaldırılması için, onunla birlikte kumandanlık yapan Ali Fuat Paşa’yı Ethem’den ayırmaktır. Bu konuda da İngilizler işleri kolaylaştırıyorlar. Ethem Bey’i ortadan kaldırdıklarında Yunan birlikleri ile İsmet Paşa’nın birlikleri arasında, yani iki ateş arasında bırakıyorlar. Bunu Ali Fuat Paşa’ya yaptıramazlardı.

  • Nurettin Paşa TBMM’nin açılışından iki ay sonra Ankara’ya gelmiş, bir görev almadan önce, Mustafa Kemal Paşa’nın esas amaç ve düşünceleri hakkında bilgi edinmek istemişti.  Nurettin Paşa o günün şartlarında İngiltere gibi bir devletle başa çıkılamayacağını ileri sürüyor. Mustafa Kemal ile hayli münakaşaları oluyor, sonuçta uzlaşıyor.  Nurettin Paşa’nın Konya Valisi ve Konya ve Konya Havalisi Kumandanı sıfatıyla tayini uygun görülüyor. Bu tayin işlemleri yapılırken, Nurettin Paşa bu görevi kabul etmek için; “Önemli sorunlarda karar verilirken hükümetin, kendisinin düşünce ve onayını da alması ..” gibi şartlar ileri sürmesi üzerine bu tayinden vazgeçildi. Bunun üzerine Nurettin Paşa da Mustafa Kemal’e şu mektubu yazdı;

    “-Efendim Hazretleri! Tayin edilmiş olduğum Kumandanlık ve Vilâyetten, sureti infisalimi (ayrılma şeklimi) ve azil keyfiyetinin (görevden alma niteliğinin) tebliğ (bildirim) tarzını hakaret telakki ettim (anladım). Bir devlet ileri geleni tarafından bildirilen vatani bir fikir ve görüşün tartışılmasına değil hatta istimaına (dinlenilmesine) bile rağbet ve tenezzül edilmemesini (alçalmamasını) ve ilgili BMM’nin ve Bakanlar Kurulu’nun oylarını almaya kadar bile intizar (bekleme) ve tahammül edilmeyerek veyahut belki de buna gerek görülmeyerek, iki veya üç kişi gibi sınırlı sayıda üyenin fikir ve arzularıyla bu yolda işlemler yapılmasında beis (sakınca) görülmemesini ve binaenalazalik (bunun üzerine, bundan dolayı) memleketin, eğer yanılmıyorsam bu zihniyetle sevk ve idaresini millet ve vatan için tehlikeyi mucip (tehlike icap ettirici) görmekte bulunduğumun arzına müsaadelerinizi rica ederim.  Memleketim olan Bursa’da ikâmet etmek üzere ilk tren ile Ankara’dan ayrılacağımı … arz eylerim.”  

    (Mustafa Kemal Paşa cevabi yazısında, görev resmen size verilmemişti, ne tayininiz ne de infisaliniz vaki değildir (ayrılmanız söz konusu değildir, diyor:)   

    Bir süre sonra tekrar göreve davet ediliyor. Nurettin Paşa, Büyük Taarruza 1. Ordu Kumandanı olarak katılmıştır.  .. Ancak, zaferden sonra da yine bazı anlaşmazlıklar yüzünden görevinden çekilen Nurettin Paşa, bunu takiben muhalif bir durum alıyor. 1923 seçimlerinde bağımsız olarak adaylığını koymuş, fakat bir takım nedenlerle kazanamayarak inzivaya çekilmiş (köşesine çekilmiş) ve sonuna kadar da dargın kalmıştır.

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 60 ile 63 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • BAKKAL’IN NOTU (1995); Kitaptan yorum katmadan çıkarttığım özet; 25 Kânunusani 1919 yer Sivas, Fevzi Paşa Kâzım Karabekir Paşa’ya; “-Mustafa Kemal ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’lar muhteris (hırslı) ve menfaat düşkünüdürler. Şunu iyi bil ki Mustafa Kemal eğer reis olursa ilk işi seni imha olacaktır. İsmet Bey’de bu görüştedir. Muhalefet etme, Mustafa Kemal’i derdest İstanbul’a götüreyim.” diyor. Kâzım Paşa ise Fevzi Paşa’yı Anadolu’ya geçmeye ikna etmek için çalışıyor. Kâzım Karabekir’in İstiklâl Harbimiz adlı eserinden; 26 Kasım 1919’da Sivas’ta Fevzi Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı tutmaklığımın (desteklememin), ileride kötü nam (ün) alacağını anlattı. Söylediği iki şey şudur: 1- Tek dayanağı sen olan Mustafa Kemal Paşa, muhteris (hırslı) ve menfaat düşkünüdür. Amacı, hükûmet şeklini değiştirmek, diktatör olmaktır. Ahlakça herkesçe kötü tanınan bu zatın, milletin başına belalar getireceğini seni seven bütün arkadaşlarımız ve ben yakından biliyoruz. Ali Fuat Paşa’da muhterisin biridir. En çok güvendiğin İsmet (İnönü) de aynı fikirdedir ve benim gibi o da seni ikaz etmek fikrindedir. .. Mustafa Kemal Paşa hepinizi atlatır, sürükler, bir şeyden haberiniz olmaz. O, milli kararı, sizin meşru emelinizi değil, kişisel hırsını düşünür.”

    Alıntı: Siyasi Dargınlıklar I – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Serisi 1995 – Sf. 8, 9) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sakarya Savaşından sonra, İsmet ve Ali İhsan Paşa arasında geçimsizlikler baş gösteriyor.  Ali İhsan Paşa, Malta’dan kaçarak 5 Teşrinievvel 1921 günü Ankara’ya geliyor. Garp Cephesinde 1. Ordu Kumandanlığına tayin oluyor. Paşa, İsmet’ten iki sınıf eski, İsmet Paşa, .. Ali İhsan Paşa’yı verdiği emirlere itaat etmediğinden ve astları, üstlerine karşı tahrik ettiğinden İstiklâl Mahkemesine vererek.. cezalandırılmasını istedi.    … Başkumandan, Ali İhsan Paşa’yı kumandadan çekerek yerine Nurettin Paşa’yı tayin etmiş. Mahkeme cepheye giderek yerinde inceleme yapıyor. Yaptığımız tahkikat (araştırma), itiraf etmeliyim ki Ali İhsan Paşa’nın lehine çıkıyordu. 

    (İsmet Paşa, mahkeme heyetine Ali İhsan Sabis Paşa hakkında kalın bir dosya sunuyor:)

    “-Didine didine mükemmel bir ordu yaptık. Neden sonra davaya katılmış olan Paşa Hazretlerine, buyurunuz başına geçiniz dedik. Teslim ettik. Şimdi o bizi yere vurmak istiyor. Buna izin veremeyiz. …. vermemelisiniz!”  

    Verdiği dosyayı, baştan aşağı, kılı kırk yararak tetkik ettik. … itham sebebi olacak hiçbir noktaya rastlanmadı. Dosyanın iadesine karar verdik.

    Bilahare (daha sonra) Ali İhsan Paşa’nın, Bornova’da Galip Paşa Divanı Harbine verildiğini ve tekaüde (emekliye) sevk edildiğini işittik.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 110) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): İsmet Paşa da davaya çok sonra, biraz da mecburiyetten katılmıştı. Çünkü o sıralar Meclis’teki muhalif gurup Ali İhsan Paşa’yı destekliyor ve şiddetle sahip çıkıyordu.

    BAKKAL’IN NOTU (2014): Ali İhsan Paşa’nın hatıralarının notları da var, III. cildi hariç.

  • (Miralay Kasap Osman, milli mücadelenin Kuvayı Milliyecilerinden, sert, haşin, muhalif bir adam. Suçu da sağda solda devlet büyükleri hakkında konuşmak. 1921’de düzenli ordu dönemine geçildiğinde kızağa alınınca canı sıkılıyor ve konuşmaya başlıyor:)

    Kendisi benim ve İhsan Bey’in kişisel arkadaşımız olduğu için, Ankara’ya her gelişinde bizi ziyaret eder;

    “-İnkılap bitmedi daha yapacağımız çok şeyler var!” diye dertlerini ve düşüncelerini söylerdi. Bir gün dayanamadım:

    “-Yahu Osman Bey hangi inkılap bitmedi ve bitmek için ne yapmalı?”  dediğim zaman;

    “-Bitmedi; çünkü daha sen de sağsın ben de! Henüz birbirimiz asmaya sıra gelmedi!” demesi bizi hayrete düşürmüştü.   .. Yaptığı hizmetlerden sonra bir kenara atılmış olmasından dolayı üzüntü ve şikâyetlerini gizlemiyordu.    Her yerde ağzına geleni söyler. Etrafında bir takım ayak takımlarını toplayıp gizli bir güç yapmaya çalışırken, diğer taraftan da kahvelerde, çarşıda pazarda önüne gelen asker arkadaşlarıyla olumsuz görüşmeler, bir takım kötü teşvikler yaptığı duyuluyordu. Aklınca Hükûmet aleyhine bir harekete geçmek istediği anlaşılıyordu. 

    Mahkemeye getirildiği zaman bana; “-Kılıç Ali beni ne yapacaksınız?” dediği zaman, hiç te istemeyerek; “-İnkılap kanunlarını uygulamak zamanı geldi. Bunu istemiyor muydun?”  diye verdiğim cevaptan ne kadar müteessir olmuştum (etkilenmiştim).

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 102 ile 105 arası) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Nihayet adamı yakalayıp, eski arkadaşlarının yönetimindeki İstiklâl Mahkemesine çıkartıyorlar. İki suçtan yargılanıyor, birisi Hükûmeti değiştirmek diğeri ise cinayet. Mahkeme, hükûmeti değiştirme suçunun, teşebbüs safhasında (aşamasında) kaldığına karar veriyor, cinayet suçundan asıyor. Cinayet dosyası ise; Yemende asker iken evlendiği ve İstanbul’a getirdiği karısına 30 liralık nafakayı vermemek için emrindeki çetelerden birisine emir vererek karısını öldürtmüş olduğuna dair bir konuydu.

  • Ali Şükrü Bey, aydın, vatansever bir kişi olmasına rağmen ruhen olumsuz (menfi) yaradılışlı, dini bir taassup sahibi idi. Gazinin işretini (içkili toplantılarını) dedikodu konusu yapanlardan birisi de o idi. Osman Ağa (Laz Topal Osman) Ankara’ya ilk geldiği zaman Ali Şükrü Bey şiddetle onun aleyhinde olmuş, fakat Sakarya savaşından sonra araları çok iyi olmuştu.  (Kılıç Ali adını açıklamadan, Ağa’nın adamlarından birisi bana olayı şu şekilde anlattı diyor:). Ali Şükrü Bey bir gün sokakta, Ağa’nın adamı olan Mustafa Kaptan’a rastlıyor. Onu Tan Gazetesinin matbaasına götürüyor. Orada Mustafa Kemal’in içki meclislerinden ve despotluğundan şikâyet ediyor. Padişahı atıp yerine geçeceğinden bahsederek bunlara engel olmak için Mustafa Kemal’i yok etmek gerektiğini söylemiş. Mustafa Kaptan’da bunu Osman Ağa’ya söylemiş ve Ali Şükrü Bey’i tepelemeye karar vermiş. Mustafa Kaptan’ın mahkemede anlattığına göre, son günlerde yağlı-ballı olan bu iki adamın arasında eskiden beri husumette varmış.   Ağa, Mustafa Kaptan’a “Sana söylediği şeyi görüşmek için Ali Şükrü Bey’i bana gönder” diyor. Hasta yatağında iken Ali Şükrü Bey düşüncelerini anlatmış, tam bitirecek iken iki kişi onu boğmuşlar.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 91 ile 100 arası) kitabından birebir alınmıştı.

  • (Sakarya meydan muharebesinden sonra, Yunan Ordusu, Eskişehir – Afyon hattına çekilmiş:) 

    Ordumuz, bir yıla yakın bir zaman saldırı için hazırlık devri geçirmişti. İşte bu sırada ikinci gurup arasında bir dedikodu başlamıştı.   

    “-Bu memleketin mevcut ordudan daha güçlüsünü çıkartmaya artık kudreti yoktur. Bu mevcut kuvvetle de Mustafa Kemal, düşmanı atamayacaktır. Millet bu orduyu bu yükü daha ne kadar taşıyacaktır. …”    Diyen bazı mebuslar vardı. Maalesef Ali Şükrü Bey gibi vatansever bilinen bir zat da bu kötü zihniyetin mürevviçleri (propagandacısı) arasında idi. Hatta bu düşünceyi savunma amacıyla Ali Şükrü Bey’in bir gün Meclis kürsüsünden, İngiliz İmparatorluğu’nun şevket ve kudretinin büyüklüğünden ve donanmasının büyüklüğünden bahsederek ve bazı İngiliz dergilerinin yazdıklarını okuyarak Meclis’in maneviyatına kötü etkiler yaptığını gören İhsan Bey’in (Yolsuzluktan hüküm giyecek olan, Topçu İhsan)

     “-Gözün kör olaydı da onları okumaz olaydın.” demesi işi, o zaman dövüşmeye kadar götürmüştü.

    (O günün akşamı Gazi, Kılıç Ali’nin Keçiören’deki evine gidiyor. O akşam sofrada hep bu olay konuşuluyor. Herkes İhsan Bey’i haklı buluyor. Gazi de;)  

    Hatta çok müteessir olarak (etkilenmiş olarak, üzülmüş olarak); “-Arkadaşlar! Böyle açıklamada bulunan adamlar, cidden dövülmeye layık adamlardır!” diye üzüntülerini dile getirmişti ve bu konu üzerinde uzun uzadıya durmuşlardı.   

    (Kılıç Ali, muhalifler, bunun bir direktif olduğu noktasında dedikodu etmeye başlamıştı:)

      Bu dedikodu Adliye cihazı (adalet sistemi) üzerinde bile etki yapmış olmalı ki tahkikatı Gazi’ye kadar götürmüşlerdi. Hatta sorgu savcısı Ankaralı İbrahim Bey ile Ankara Polis Müdürü Çerkez Neşet Bey köşke giderek bu konuda Gazi’nin de ifadelerini almışlardı. ….. Sofrada bulunanların hiçbirini ne ifadesinde ne de şahitliklerinde gerek görmemişlerdi.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 95, 96) kitabından birebir alınmıştı.

  • Şükrü Bey’in kaybolduğu akşam, Osman Ağa’nın (Laz Topal Osman Ağa’nın)  evinden acı acı bir takım sesler duyulduğu, hatta evin üst katında oturan kiracıların korkarak evden komşuya kaçtıkları ….   Sabahın erken saatlerinde Osman Ağa’nın kapısına eşya nakli bahanesiyle bir arabanın getirilmiş olduğunu tespit ediyordu. Yarım saat süren çatışma sonucunda Osman Ağa yaralı elde edilmiş ve yirmi dakika sonra da nakledilirken .. sedye içinde ölmüştür.    Giresun Müfrezesinden 12 ölü, askerlerden ise bir ölü iki yaralı. (1)

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 92, 93) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1)(1995): Yani Osman Ağa’nın Lazlardan oluşmuş ve Mustafa Kemal’in korumalığını yapan birlik.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Osman Ağa’nın cesedi (!), Van Mebusu Haydar Bey’in teklifi üzerine Meclis’in önünde asılıyor.

  • Duruşma salonunda Heyetin tam arkasında yeşil üzerine siyah harflerle; “1 Numaralı İstiklâl Mahkemesi heyeti, mücadelesinde Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmaz.”  yazısı vardı. 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 81) kitabından birebir alınmıştı.

  • (Mustafa Sağir Hintli Müslümanların temsilcisi, Hintli Hilafet Derneği üyelerinden. İnebolu’dan Anadolu’ya çıkıyor, Kılıç Ali’ye göre kısmi karşılamalar ve ağırlamalar var. Adam, nutuk ata ata Kastamonu’ya kadar geliyor. Kastamonu’daki karşılamayı beğenmeyerek şikâyet edince, Ankara Hükûmeti de telgrafla Kastamonu Valisine fırça atıyor:)  

    Mustafa Sağir üzerinde oluşan bu kötü etkiyi düzeltmek amacıyla olacak ki Ankara’ya yaklaştığı zaman Gazi Paşa beni bizzat karşılamaya göndermişti…. Karşılaştığım zaman arabasında Kemalettin Sami Paşa ile birlikte bulunuyordu. Gazi’nin selam ve sevgilerini söyledim ve onun namına “Hoş geldiniz!” dedim. Gazi ile görüşmesi yarım saat sürdü. Mustafa Sağir çıktıktan sonra Gazi’nin yanına girmiştim; “-Dikkatli olmalı! Mükemmel bir casustur!” demişlerdi.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 80 ve 86 arası) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Kılıç Ali Mustafa Sağir’in 1,5 milyon altın ile geldiğini söylüyor

  • (Sakarya harbi sırasında, 1 Nolu Ankara İstiklâl Mahkemesinde işbaşındalar. Mahkeme salonuna giderken, cepheye sevk edilen bir birliğe rastlıyorlar, perişan bir kıyafet, dermansız bir vaziyet, askerlerin hali içler acısı. Aynı günün akşamı, mahkemeden çıkmış ve aynı yoldan evlerine giderlerken başka bir manzara ile karşılaşıyorlar, Kılıç Ali ve Topçu İhsan galeyana geliyorlar:)   

    Fırka Kumandanlarından Miralay Hulusi Bey’in evinin önünde, üstü başı muntazam, sıhhati yerinde, dinç bir asker, balta ile odun kırıyor. Belli ki bu asker emir eriydi. Böyle sıhhati, kuvveti yerinde bir nefer gerilerde alı konuluyor, hasta, perişan kimsesiz olanlar cepheye sevk olunuyordu. Bu nasıl olurdu? Tekrar mahkemeye dönmüştük. Durumu yeni baştan mütalaa (okuduk) ve münakaşa ettik (tartıştık). Merkez Kumandanı Miralay Şevki Bey’e Fırka Kumandanı Hulusi Bey’in tevkifi ile mahkememize sevkine dair bir tezkere yazdık ve derhal gönderdik. Hulusi Bey’in bu hareketi mahkememizi ilgilendiren suçlardan birisi idi.  Mahkemede Hulusi Bey’in gelmesini bekliyorduk. Şevki Bey telefonla Hulusi Bey’in tevkifine, Milli savunma Bakanı Müsteşarı Kâzım Bey tarafından mümanaat edildiği (iyilikle karşı çıkıldığını) bildirildi. Bunun üzerine, Merkez Kumandanına derhal Kâzım Bey’in de mahkeme kararına muhalefetten dolayı, muhakeme edilmesi için hemen tevkifi ile mahkemeye sevki emrini verdik.   Kâzım Bey’in bu hareketi de İstiklâl Mahkemesi Kanunu’na göre suçtu.   …. bu emir ve karar herhangi bir yerde, her hangi bir kimse tarafından mümanaata uğrarsa, meseleyi BMM’ye arz ederek, gerekirse istifa edecektik. Az sonra İhsan ile beni Mustafa Kemal Paşa istasyondaki ikametgâhına çağırdı. Paşa karar ve hareketimizi, yetkimizi aşan bir taşkınlık addetmiş, çok hiddetli idi. 

    “Fırka Kumandanını, onu takiben de Müsteşar Kâzım Bey’i hodbehot (kendi kendinize) tevkif ve muhakeme altına almak yetkisini nereden aldınız?” 

    (Cevap veriyorlar, orduyu takviye etmeye çalışıyoruz, yetkimizi İstiklâl Mahkemesi Kanunundan alıyoruz diyorlar. Bunun üzerine Paşa, İstiklâl Mahkemesi Kanunu’nu getirtiyor. Mustafa Kemal Paşa asabi vaziyetini değiştirdi diyor. Ve;)  

      “-Ben şikâyet ettiğiniz bu durumun önleneceğini vaat ediyorum. Bu tezkerenizi geri alarak bu seferlik bu kararınızda ısrar etmemeniz mümkün müdür?”  dedi. İhsan Bey’le düşündük,. Paşa bu son düşünce ve kararımızdan memnun olmuştu. İhsan ile bana imzalı ve yazılı birer fotoğraflarını vererek memnuniyetlerini bu şekilde açık ettiler.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 77 ile 79 arası) kitabından birebir alınmıştı.

  • Bir gün İsmet Paşa ile Recep Peker, Mustafa Kemal’e Menteşe Mebusu Halil Bey’den acı acı şikayet ediyordu…. Recep Peker; “-Hükûmetin getirdiği bir iş, Meclisten çıkacak herhangi bir siyasi mesele yoktur ki Halil Bey’den zorluk görmesin! İşleri daima tavik (ertelemeye) çalışıyor!”  dedi ve İsmet Paşa da; “-Bize Meclis’te ot yolduruyor!” diye Recep Bey’i doğrulamıştı. Atatürk; “Davalarınızı, yapacağınız işleri, Meclis’te savunamayacak durumda mısınız ki Halil Bey’in itirazlarından bana şikâyet ediyorsunuz? Böyle zihniyeti bırakın efendim! .. Hepiniz elinize bir dosya alır, cebinize birkaç mektup koyarak bana gelir, her şeyi güllük gülistanlık gösterirsiniz! Meclis’te böyle doğruyu söyleyen ve yolsuzlukları dile getiren birkaç arkadaş ta olmasa, ben, söylediklerinizin gerçek olduğunu nasıl anlayayım?” 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 97, 98) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Kılıç Ali, bu olayı Mustafa Kemal’in muhalefete ne kadar önem verdiğini göstermek için anlattığını söylüyor. İlginç!

  • … ne Gazi’den, ne de hükümetten, hiçbir yerden ne emir ne de ilham almadık. İzmir Suikastına ait hadiselerin tahlilinde de, suikastları hazırlayanları tahrik eden haleti ruhiyeleri (ruh halleri) ve memleketin o günkü genel şartlarını göz önüne almak gerekir.

    (Terakkiperver Cumhuriyetçi Parti, Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının kurduğu parti:)    

    Bir parti programının içinde yazılı “Dini inançlara saygılıdır” cümlesinin yıllar sonra somut olarak çok büyük bir anlam ifade etmesi muhtemeldir. Fakat bu parti programının bir inkılap hareketinin ertesi günü bu madde ile ortaya atıldığı düşünülür ve programcıların etkisi altında şeyh ve derviş kıyafetlerinde bir takım rehberleri önlerine katan bir kalabalığın isyan ederek Diyarbakır’ı işgal ve Elaziz’e doğru at koşturdukları göz önüne getirilirse ve bu olay bu suretle o maddenin sonucu olarak birbirine bağlanırsa o günün durumu hakkında daha gerçek bir hüküm ve mülahazaya varmak kabil olabilir.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 75, 76) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Kılıç Ali; Şeyh Sait isyanının İstiklâl Mahkemesi’nde görev yapmış ama isyanın önce Elazığ’da başladığı sonra da Diyarbakır’a gittiğini unutmuş her halde.