Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Bayezid Partisi, orduya tümüyle egemen görünüyor. Fatih zehirlenir zehirlenmez, ordu, İstanbul’a hâkim oluyor. Yağma da var.

    Ordu, Fatih’ten nefret etmektedir.

    Fethettiği kentte, Fatih’in cesedini kokuttular.

    Baltacı Kasım, Fatih’in kokan cesedinin iç organlarını temizleyerek kokuyu önlemeye çalışmıştı. Dokuz gün Fatih’in cesedine yaklaşmadılar.

    Fethettiği kentte, Fatih’in ölüsüne, mum yakmayı unuttular.

    Fatih’i karanlığa bıraktılar. Sf. 230

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 230) kitabından birebir alınmıştır.

  • Her prens, tahta geçemezse, öldürüleceğini önceden biliyordu. Bu nedenle her Osmanoğlu prens için tahta çıkmak, bir ölüm-kalım sorunu durumundadır; mutlaka düzen içindeki çeşitli partilerle bağ kurmak zorundadır. Varsa bir partiye intisap edecek ve yoksa kuracaktır; asıl “kanun” buradadır.

    Devam ederken, Will Durant’ın hanedanlarda prensler için geliştirdiği bir nitelemeyi ödünç almak gereğini duyuyorum; Durant,“abnormally natural death”, beklenmedik doğal ölüm nitelemesi yapıyor. Sf. 158

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 158) kitabından birebir alınmıştır.

  • Güzel ve devam edebiliriz; her tarih yazımı, Osmanlı Devleti’nin küçük bir soyguncu şebekesi olduğu hükmünü ret ile başlamalıdır. Başkaları bir yana, İstanbul’un fethi sırasında, yüksek yöneticilerin, defacto bir araya gelerek durumu müzakere ettiklerini biliyoruz; bu ciddi ve modern bir yoldur. Ayrıca, hemen yukarıda, Uzun Hasan’a karşı sefer tertip edilirken, çok açık görevlendirmeler yapıldığına ve görev verilenlerin bir kısmının verilen görevi kabul etmediklerini işaret etmiş bulunuyorum. Bu da üst bir yönetim usulüne şahitlik ediyor. Öyleyse, böyle bir devlette, bir orduyu, hedefi tarif etmeden harekete geçirebilmeyi düşünemeyiz. Sf. 227

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 227) kitabından birebir alınmıştır.

  • Geçerken bir tezi yazıyorum: Osmanoğlu sülalesinde her bireyin kendisinden başka kimseye bağlılığı veya sevgisi yoktur. Kendine bağlılığı tahtına bağlılığıdır; kendisini cisimleşmiş taht ve tahtını cisimleşmiş kendisi olarak düşünüyor. İçlerinde tahta kıskançlıkla bağlı olmayanı yoktur ve bu da hayatta kalmak anlamındadır.

    Bu tezin bir uzantısı var: Osmanoğlu için tahttan başka bir bağlılık olmadığından, evlat sevgisi veya baba sevgisi teşhis edemiyoruz. Gerekli gördüğünde, oğlunu olduğu kadar babasını da acımasızca zehirleyebildiklerini hep not ediyorum. Eğer Osmanoğlu sülalesinin tarihinde baba zehirlemeleri, oğul katilinden daha az ise, bu, babaların yaşlanarak ölmeleri nedeniyle zehirlenme şanslarını azaltmalarından ileri gelmektedir. Ancak baba katili yine de çoktur, çıkarıyoruz. Sf. 186

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 186) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gecekondu ile “assimilatio” kavram olarak birbirine çok yakın olmalıdırlar; yakınlıklarını kurabildiğimiz zaman, Osmanoğlu Devleti’ne, artık “Atamanoğlu” diyebiliriz, kuruluş çizgisini daha iyi görebiliyoruz. Atamanlıların kuruluş döneminde sınırları yoktu, “harita dayanmıyordu”, demek istiyorum ve devamlı yeni topraklara konuyorlardı; “asimilasyon” yaşama ilkeleri olmuştur. Benzediler ve benzettiler, hep yeni “akrabalar” buluyorlardı ve hep “yeni” akrabaları ile evlendiler ve hep benzeşiyorlardı, gecekondudur. Sf. 143

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 143) kitabından birebir alınmıştır.

  • Devam ederken iki hatırlatma isabetli ve verimli olabilir; başkenti “Sarkel” olan Rusçası, “Belaya Veja” ki, “Beyaz Kale” anlamındadır, Hazar Yahudi Devletinin Türk olduğu kabul edilmektedir. Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki coğrafyada, kuzeye ve batıya doğru uzanan bu Türk devletinin, İran’a yerleşmiş İslam ile İstanbul’daki Hıristiyan İmparatorluklarının baskılarına dayanabilmek için Yahudi olduğu iddiasını biliyoruz. Sf. 109

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • Profesör Kaldy-Nagy’nin incelemesinin asıl konusu, Atamanlı kuruluşunun bir “Cihad” olarak yazılmasıdır; buna net bir şekilde itiraz ediyor, isim-bilim verimlerine başvurması bu nedenle olmaktadır. İlaveten Kaldy-Nagy, Atamanlıların İslam’ı kabul ettiklerine inanıldığı zamanlarda pek uygulamadıklarını ve Hıristiyanlardan çok “Müslüman” beyliklerle savaştıklarını göstermeye çalışıyor. Deliller sunuyor, pek az medrese inşa etmiş oldukları da bunlar arasındadır. Sf. 101

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 101) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bazin şu özeti veriyor, Bizans kayıt ve tarihlerinde, Pachymere ve Nicephoras Gregoras, diğerlerinde, kroniklerde, on üçüncü yüzyılın sonundan on beşinci yüzyılın ortasına kadar, ısrarla ve tutarlı olarak, “Osman” adı “Atman veya “Ataman” olarak geçiyor ve zaman zaman da Helenize edildiğinde, “Atumanos” ya da “Atumanes” olmaktadır.  “Osman” formülasyonu ilk kez Dukas’ta çıkıyor ve yalnızca on altıncı yüzyılda yerleşiyor. Bu ifadeyi tersinden yazacak olursak, bu devletin kuruluşunu ilk önce kaydeden Bizans, Türkçe “Atman” veya Ataman” ve Helence “Atumanos” veya “Atumanes” isimlerini bilmekte ve kaydetmektedir. Sf. 99

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 99) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ben bir kenara, Osmanlı Tarihçisi Lindner de, şefin seçimle gelmesi, iç Asya ve Türkik göçmenler tarihinde standart bir haldir, demektedir. Bunu son derece normal karşılamak durumundayız, hep hareket ve hep savaş durumundaki topluluklarda şefi seçmek hem son derece mantıklı ve hem de zorunludur. Olmazsa, federasyonu tutmak ve ileriye götürmek imkânsızdır, bu noktadayız. Sf. 90

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 90) kitabından birebir alınmıştır.

  • Moğollar yıkıyorlar, öldürüyorlar ve öldürecek insan bulamadıkları zaman ölüleri öldürüyorlar.  Gittikleri yerlere ölüm ve yıkım götürdüler. Daha ilerisine korku gönderdiler. Allahları yoktu, Allahsız’dılar. Dinselleri sevmezdiler, dinsizleştirdiler. Sf. 88

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 88) kitabından birebir alınmıştır.

  • İbn el-Esirden aktaracağım son hikâye şudur, birisi anlatıyor, on yedi kişi bir yoldalar ve karşılarına atı üzerinde bir Moğol çıkıyor, “durun” diyor, duruyorlar ve “birbirinize bağlanın” emrini veriyor ve bağlanıyorlar. Ama bir kişi, “O sadece bir kişi ve peki, neden öldürmüyor ve kaçmıyoruz” diyerek, isyan çağrısı yapıyor. Aldığı cevap, “we are afraid,” korkuyorlar; amma nasılsa bu tek kişi isyan ediyor ve Moğol’u öldürüyor. Kurtuluyorlar.

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 88) kitabından birebir alınmıştır.

  • İsa’dan sonra insanlık iki büyük veba felaketi yaşadı, birisi 542-710 ve İkincisi 1348-1580 yılları arasında oldu. Birinde İslam ve Araplar yayıldılar, Bizans topraklarına yerleştiler ve İkincisinde, Türkler, Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırıp Avrupa’ya çıktılar. Öyle oldu ve bu nedenle, tarihin büyük mantığına dayanarak, vebanın, Atamanlı’ların müttefiki sayılması gerektiğini söyleyebiliyoruz. Sf. 61

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • Peki, bu kadar mı, veba, “Büyük Salgın”, Yüzyıl Savaşlarından on bir yıl sonra, 1348 yılında başladı ve aralıklarla en az yüz elli yıl sürdü; nüfusun çeşitli hesaplara göre, üçte biri ile yarısı kırıldı, aynı nüfus düzeyine ancak yüz elli yıl sonra ulaşıldığını biliyoruz. Bu dönemde Katolik Kilisesi, Papalık da diyebiliriz, o kadar öyle ki, 1378 ile 1415 arasında, Nicopoli Savaşı bu zamandadır, Avignon ve Roma olmak üzere iki Papa çıktı, birbirini tanımadılar. Bu kadar değil, Hıristiyanlar içinde sapkınlık, büyücülük, peygamberlik, mesyanizmin umur-ı adiyeden oldu. Kilise, sapkınlıklarla uğraşmak için Engizisyon Mahkemesini kurdu. Herkes her gün yeni peygamber bekliyordu, Sf. 61

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • Büyük toprak sahipleri, vebanın bir daha gelmeyeceğini düşündükleri zamanlarda, kaybettikleri feodal haklarını geri alabilmek için baskıya ve zor kullanmaya başladılar. Bu ise, çok büyük düzensizliklere ve köylü isyanlarına yol açtı. On dördüncü yüzyılın sonuna doğru Osmanlı kuvvetleri Balkanlar’a yerleşirken, Avrupa köylü ayaklanmaları ile yanıyordu. Sf. 49

    Burada durmuyor, ölülerle cinsel ilişkiye girdiler ve bu ilişkilerde sınıf farkı aramadılar; çok güzel, ölülerde sınıf farkı yoktur. Bu nedenle olabilir, vebanın hem ölümün zaferini sağladığını, hem de ölümü demokratize ettiğini söyleyebiliyoruz. Nerede “halklaşma” varsa, demokratizasyon var demektir ve sınıf farkları kalkıyorsa, demokrasiye giriyoruz, anlamındadır. Sf. 49

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 49) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu sonuncu kategorinin bir kısmı korunuyordu, yalnız yıllardır kendilerini, Tanrının seçkin hizmetkârları olarak tanıtmışlardı ve salgını, işlenmiş günahlara karşı Tanrının ilahi bir cezası olarak gösterenler çoğunluktaydı; hastaların yardımına koştuklarında Tanrının bunları koruyacağı ve dolayısıyla vebanın bulaşmayacağını göstermeleri gerekiyordu; dine güven böyle sağlanabilirdi, böyle yaptılar ve hepsi öldüler. Ölümde demokratizasyon derken, bunu kast ediyorum.” Diğer kanıtlarına da işaret etmek zorundayım; Atamanlı ilerlerken bütün dinler büyük bir kriz yaşıyordu. Öyle ki, büyük bir yanlışlıkla Şeyh Bedrettin adına yazılan kıyam, üç kitabi dinin büyük buhranı üzerine oturuyordu; buradayız. Sf. 40

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 40) kitabından birebir alınmıştır.

  • Böyle bir uyumu bulmak herhalde zor olmalıdır; 1348 ile 1431 yılları arasında, dokuz önemli veba salgını oldu, kayda geçenler bun­lardır. Bu tarih dönemi, Osmanlı’nın en hızlı fetih dönemine denk ge­liyordu; bunun anlamı, şehirler fethedilmeden önce veba tarafından kırılmış oluyordu. Bir mukavemet olmaması normaldir. Sf. 37

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 37) kitabından birebir alınmıştır.

  • Herbert Adams Gibbons, İstanbul’a bir görevle geldiğinde, herhalde böyle bir çalışma yapacağını hiç düşünmemişti. 1916 yılında, Oxford Üniversitesinden “The Foundation of the Ottoman Empaire” teziyle doktorasını aldı. Sf. 32

    Gibbons’un, çalışmasının ilk bölümünün başlığı, “Osman: A New Race Appears in History” olup, Ragıp Hulusi, bunu “birinci mebhas” ve “Osman: Tarihte Yeni Bir Irk Zuhur Ediyor” olarak çevirmişti. Demek ki Doktor Gibbons, “Osmanlı” milletinin Türk olmadığı ve yeni bir ırk olduğunu ileri sürüyordu. Tabii bu yeni milletin oluşumunda Türkler de var, ancak belirleyici olamadıklarını anlıyoruz. Sf. 33

    Doktor Gibbons, Osmanlıyı “Türk” saymanın ve Avrupa topraklarını işgal ettiklerini düşünmenin büyük bir hata olduğunu ileri sürüyor ve bu hataya Osmanlılar da düştüler, yollu ekliyor. Gibbons’a göre Balkanlardaki bütün kavimler, ilaveten Çerkezler, İranîler, Suriyeli ve Araplar, tabii Türkler de, Osmanlı’nın atalarıdırlar. Çok karışıklar ve bileşenlerden hiçbirisi, bu yeni milleti belirlemiyor; o kadar öyle ki, ancak bugünkü Kanada ve Amerikan milletine benzetebiliriz; Atmanlı’nın kanı da çok ve aynı ölçüde zengindi. Şimdi buradayız. Sf. 33

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 32, 33) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fatih, Konstantinapol’ü fethetmemiş olsaydı da yine Fatih’tir.

    Kapısında ölüm beklerken hülya kurabiliyordu.

    Osmanlı düzeninin doruğudur ve belki de Osmanlı bu dorukta bitmiştir. Sf. 18

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 18) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hepsi, sultanları “çok güçlü” çizerler. En güçlüleri dahi, bir anlamda, zavallıdır; Mehmet, sadrazamı Çandarlı Halil’in Bizans’ın casusu olduğunu biliyordu, dokunamamıştır ve kinini içine attığı kesindir. Güçleri anlıktır. Mehmet’i de tahta bir çıkardılar ve bir indirdiler. Çeliğe su verdiler.

    Oğlu Bayezid, babasının katili idi, kendi oğlu Selim’in verdiği zehirle öldü. Bayezid bir zehirleme uzmanı idi, zehirlendi. Devr-i hükümranlığında, sadece yeniçeri ağalarının oyuncağıdır. Ve Atamanlıları, ki çok sert bir cumhuriyettir, acımasız, iki partili bir sistem olarak görüyoruz. Ancak Atamanlılar, hangi anlama geliyorsa kabulümdür ve Avrupai bir devlettir. Buradayız. Sf. 13

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 13) kitabından birebir alınmıştır.

  • Geleneksel olarak “Osmanlı” ki “Osmani” ya da “Osmanist” anlamındadır, halkına “Türk” demek çok yanlıştır ve demediler, evvelinde “Atamanlı” bilindiler ve öncüleri Türk idiler, yepyeni bir kavim. Sf. 11

    Alıntı; Atamanoğlu Fatih – Yalçın Küçük, (Tekin Yayınevi  1. Basım, Ekim 2015 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştır.