Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır; sonradan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de Ermeni meselesinin temelli çözümü açısından bu yöntem en kesin ve en uygun bir yöntemdi. Sf. 35

    Alıntı; Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok – Ovanes Kaçaznuni (Ermenistan’ın İlk Başbakanı), Ç; Arif Acaroğlu, (Kaynak Yayınları  2. Baskı, Eylül 2014 – Sf. 35) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyun da dâhil olmak üzere, Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi.

    Biz kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık.

    Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistan’ı ile Türkiye’nin Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik. Sf. 34

    Alıntı; Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok – Ovanes Kaçaznuni (Ermenistan’ın İlk Başbakanı), Ç; Arif Acaroğlu, (Kaynak Yayınları  2. Baskı, Eylül 2014 – Sf. 34) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ovanes Kaçaznuni (İgithanyan) (Hovannes Katchaznouni), 1918 yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan devletinin ilk başbakanıdır. Taşnak hükümetini, 1919 Ağustos ayına kadar 13 ay yönetmiştir. Taşnaksutyun Partisi’nin kurucularındandır ve önemli lideridir. Ermenistan’ın ve Taşnak Partisi’nin en yetkilisidir. Sf. 6

    Alıntı; Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok – Ovanes Kaçaznuni (Ermenistan’ın İlk Başbakanı), Ç; Arif Acaroğlu, (Kaynak Yayınları  2. Baskı, Eylül 2014 – Sf. 6) kitabından birebir alınmıştır.

  • Savaşta karşımızda yer alan taraf Türklerdi elbette. Başka düşmanlar da vardı, ama bunlar Türkler kadar etkin değildi; yine de gözleri üzerimizdeydi. Ve bir gün geldi, bunlardan biri Türklerin yüzyıllar boyunca yapamadığını bir anda gerçekleştiriverdi. Sorarsanız, bu nefretle körüklenen değil, sevgiyle kotarılan bir hamleydi. (Türkler hiç olmazsa nefretlerini saklamayacak kadar dürüsttüler.) Ruslardan bahsediyorum tabii. Yeni Ruslardı bunlar. Aslına bakarsanız eskiler urba değiştirip yeni oluvermişti; ellerinde yeni bir kuram vardı, dünyayı kardeşlik yönetecekti. Ermenistan’ı silah zoruyla kardeş yaptılar. Amaçları gerçekten kardeşlikse, hadi buna da peki. Ermeni askerlerin arasında ne kadar lider varsa idam ettiler, ama bunu da kimsenin Rusların yüzüne vurmasını bekleyemeyiz. Bu yeni Ruslarla kardeş olmak isteyen çok az sayıda Ermeni vardı, ama aç ve bitkin haldeydiler, bu nedenle ufukta beliren taze düşmana karşı başlayan isyanın sonu hayli hızlı ve trajik oldu. Hatta alevlenmesiyle sönüşü bir oldu denebilir. Görülen oydu ki dünya Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeye sahip olmasına izin vermeyecekti, her ne kadar bunu binlerce yıldır beklemiş, Anadolu’da yarı yarıya kırılmış olsalar da istemiyordu işte dünya. Ermeni askerlerin liderlerinin adi suçlular olduğuna karar verildi ve kurşuna dizildiler. O kadar. Rus kardeşler, vuruverdiler hepsini. Sonra da Ermenilere korkmayın dediler, Türkler artık sizi rahatsız edemez. Kardeş Rus askerleri Ermenistan’ın kentlerini bir bir gezdiler, uygun adım ve halka korkacak bir şey olmadığını söylediler. Hepsinin omzunda tüfek. Kardeşlik duygularıyla doldu taştı Ermenistan sizin anlayacağınız. Sf. 78, 79

    Alıntı; Yetmiş Bin Süryani – William Saroyan, Çevirenler; Ohannes Kılıçdağı, Aziz Gökdemir, (Aras Yayıncılık  2. Baskı, 2010 – Sf. 78, 79) kitabından birebir alınmıştır.

  • Taşnaklar: (Erm.) Taşnak Partisi (tam adı Hay Heğapokhagan Taşnaktsutyun / Devrimci Ermeni Federasyonu) yandaşı kimse. Parti, 1890’da Tiflis’te kuruldu ve sosyalist ilkeleri şiar edindi. Ermenileri içinde bulundukları zor şartlardan kurtarmak için Avrupa, Kafkasya ve Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösterdi. II. Abdülhamit rejimini yıkmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle ittifak yaptı. 1918’de kurulan bağımsız Ermenistan Cumhuriyetinde iktidara geldi. 1920’de Ermenistan SSCB’si kurulunca iktidardan uzaklaştırıldı, üç yıl sonra da yasaklandı. Zamanla milliyetçi bir çizgiye kaydı. Halen Ermenistan’da ve Lübnan, Suriye, ABD, Fransa gibi Ermeni nüfusunun yoğun olduğu ülkelerde faaliyetlerini sürdürmektedir. Sf. 77

    Alıntı; Yetmiş Bin Süryani – William Saroyan, Çevirenler; Ohannes Kılıçdağı, Aziz Gökdemir, (Aras Yayıncılık  2. Baskı, 2010 – Sf. 77) kitabından birebir alınmıştır.

  • Evet, insan Ermeni olunca böyledir bu ve bunda hatalıyız. Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni’den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder? Ben ne dersem diyeyim dünyayı geri zekâlılar sarmış durumda. Geri zekâlılık deyince bunu her şeyi berbat eden cehâlet ve daha da kötüsü, kasti körlük anlamında kullanıyorum. Bugün dünyada milliyet denen şeyin hükmünün kalmadığını herkes görüyor, ama bir bakın hallerine. Bakın Almanya’ya, İtalya’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye. Rusya’ya bakın hatta. Polonya’ya bakın. Bakın şu kafayı üşütmüş delilere. Gözlerini açıp salaklıklarını kavramalarına engel olan şey nedir, bilmiyorum. Bilmiyorum nedendir güçlerini hayatın değil ölümün emrine vermeleri. Görülen o ki tuttukları rota değişmeyecek. Hadi benim ninem yaşlı, artık değişemez, ama otuzun altında onca insana ne demeli. Onlara da çok genç mi diyeceğiz. Yoksa ölüm için çalışmak kabul edilebilir tek yol mu artık.) Sf. 70

    Lawrence’ın Arabistan’da görevi neydiyse General Antranik’in Ermenistan ve Türkiye’de görevi oydu: Türk ordusunun başına tebelleş olup, İtalyan, Fransız ve İngiliz orduları için tehdit oluşturmasını önlemek. General Antranik basit bir Ermeni köylüsü olduğundan İngiliz, Fransız, İtalyan hükümetlerinin sözüne inanmıştı, hizmetleri karşılığında halkı özgürlüğünü elde edecekti. Sf. 70

    Alıntı; Yetmiş Bin Süryani – William Saroyan, Çevirenler; Ohannes Kılıçdağı, Aziz Gökdemir, (Aras Yayıncılık  2. Baskı, 2010 – Sf. 70) kitabından birebir alınmıştır.

  • William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya eyaletinin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Sf. 7

    Alıntı; Yetmiş Bin Süryani – William Saroyan, Çevirenler; Ohannes Kılıçdağı, Aziz Gökdemir, (Aras Yayıncılık  2. Baskı, 2010 – Sf. 7) kitabından birebir alınmıştır.

  • Baran: (Ermenice baran, ip) Dizi, sıra, sıra halindeki asmalar (yere çekilen bir ip hiza alınarak dikim yapıldığı için bu adla anılır) Sf. 291

    Baclimac: (Yazarın anlatımına göre, hamur, yağ ve yumurtayla yapılan bir yiyecek) Şekerli ekmek. Hamur açılıp yağda kızartılır, üzerine şeker ekilip veya bala bandırılıp yenir, [bazlımaç: Mısır, arpa, darı ve buğday unlarından yapılan mayalı, mayasız, yağlı, yağsız, şekerli, şekersiz, ince ve kaim pişirilen sac ekmeği)

    Bılig: (Ermenice ağızlarda bilig, bebe(k), kaz yavrusu, tavuk, hindi) Yazarın anlatımına göre, “bebe(k), yavru, sevimli, tatlı” anlamında, “baliğ”in şekil değiştirmiş hali (baliğ: Türkçe “bala” + Ermenice “ig” küçültme eki) Sf. 292

    Çortan: (Ermenice çor, kurut + tan, ayran) Kışın suda karıştırıp erite erite pişirmek üzere, topaklar halinde kurutulmuş ayran, kurut. Sf. 294

    Der: (Ermenice, “efendi, sahip”) Genellikle papaz adından önce kullanılan hitap. Sf.294

    Dil saklamak: Gelinlik tutmak da denir. Köy yerinde yeni gelinler, kocaları dışında aile büyükleriyle, bir saygı ifadesi olarak konuşmaz, çok gerektiğinde aracı kullanır veya elle, başla işaret ederek cevap verir, bazen pek hafiften tek kelime söylerdi. Bu suskunluk uzun yıllar sürebilir, büyükler bir hediye ile gelinin konuşmasına izin verirlerdi. Sf. 294

    Eğiş: (Ermenice agiş) Düz olanı tekneden hamur kazımaya, ateşi karıştırıp çekmeye, çengel gibi olanı tandırdan ekmek çıkarmaya, çömlek indirip çıkarmaya yarayan demir alet; kimi zaman iki ucu bu işleri görecek şekilde yapılmış tek bir alettir. [Tandırlarda veya ocaklarda kullanılan, bir ucu çengel şeklinde sivri, diğer ucu yassı, demirden araç. -DS] Sf. 295

    Goğig: Ermenice kaynaklardan saptanamadı. Ses benzerliği taşıyan gollig (kısa boylu, şişman) sözcüğüyle anlamdaş olabilir. (Ayrıca, Ermenice kitapta, “z” yerine, çok benzer bir harf olan “ğ” dizilmiş olabilir. Bu durumda sözcük “zozig” olur ki, Mıntzuri, “Zozig Ohan” öyküsünde Aşharova, Alamonig (Yağlıçayır) yöresi Ermenilerine zozig dendiğini anlatır. Sf. 296, 297

    Hekürge: (heküke) (Ermenicede ve orijinal metinde, ahuka) Toprak veya kilden yapılmış suyolu; bahçe duvarlarındaki ark suyunun geçmesini sağlayan göz, akuka, hakuka. [Taştan yapılmış üstü kapalı suyolu. -DS] Sf. 298

    Jur: Bir tür sos. Sarımsak, dövülmüş ceviz, bulgur ve kırmızıbiber ile hazırlanıp, kaygana, doğranmış ekmek veya kavrulmuş sebzenin üstüne gezdirilir.

    Kalacoş: (Kellecoş) (Yazarın anlatımına göre, eritilen çortana -kurut- yağ, ceviz, sarmısak, biber ve kavurma ilave edilerek pişirilen bir yemek) Kellecoş. Genellikle doğranmış yufka üzerine kavurma, ezilmiş kurut veya çökelek dökülüp, hafif ateşte ısıttıktan sonra üzerine kavrulmuş soğan dökülerek hazırlanan bir yemek. Sf. 301

    Maşıra: (Mişare) (Ermenice maşara) Bahçelerde sebze türlerine göre ayrılmış, çevresi hafif toprak tümsekli ekim yeri, ocak, [maşala: Bağ, bahçe ve bostanlarda ekilmek için ayrılmış küçük toprak parçası, evlek, karık. -DS] Sf. 305

    Poşa: Çingenelerin bir kolu; Kuzey Anadolu’da Çingenelere verilen ad; özelde Kuzey Anadolu’da göçebe yaşayan, Ermenice konuşan topluluk. [Kalbur, elek yapan ve satan; Çingene (kadını); kalbur, elek vb. ni satan Çingene kadın. -DS]

    Sohras: (soğaraç) (Ermenice sokhrats) Genellikle nane, kırmızıbiber de katılarak sos olarak kullanılmak üzere, yağda kavrulan ince doğranmış soğan, [soğraç/sohanç/suhanç: İnce doğranmış soğanı yağda kavurarak yapılan yemek; sohanç: Yemeğe konulan, doğranarak yağda kavrulmuş soğan, nane, biber vb. karışımı. -DS]

    Tump: (Ermenice) Topraktan alçak set, yığın; tarlaları birbirinden ayıran toprak set; suya yön vermek veya engel olmak amaçlı toprak set. [Erm. Toprak parçası, toprak seti, yığını. -Güncel Türkçe özlük] [Toprak yığını, tümsek; iki tarlayı ya da evlekleri birbirinden ayırmaya yarayan toprak set; tarla kıyılarında ekilmeyerek bırakılan dar yer. -DS]

    Usgura (tas): Su, ayran içmekte kullanılan, on beş santim kadar yükseklikte toprak veya bakır tas. [Topraktan yapılmış, çorba tası, çukur çanak. -DS; üsküre: Topraktan veya madenden yapılmış çorba tası, çukur çanak. -Güncel Türkçe Sözlük] Sf. 313

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 291, 313) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gangar da deyip son vereyim. Bizim “gangar” dediğimiz, enginar değildi. Dağlarda yetişirdi. İlkbaharda çıkardı. Tatlı, sütlü ve lezizdi. Yağla yumurtayla pişirirdik. Kurutur, kışın da yağla yumurtayla pişirirdik. Sf. 206

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 206) kitabından birebir alınmıştır.

  • Duttan pekmez hazırlardık. Dut bizim ikinci ana ürünümüzdü. Bağlarımızın dut ağaçları eylülü yarıladıktan sonra bile ürün verirdi, başka yerlerdeki gibi sadece haziran, temmuzda değil, iri ve çekirdeksizdi, şiresinden parmakların birbirine yapışırdı. Her evin pekmezi olurdu. Önce siyahken gitgide sararır, katılaşır, taş gibi sertleşirdi. Bıçakla keserdik. Öyle de tatlanmış olurdu ki, içimiz yanardı. Duttan rakı, sirke, pestil ve kuru dut da hazırlar, küplere koyardık.

    Üçüncü büyük ürünümüz üzümdü. Bağlarımızın hemen hemen hepsi asmalıktı. Üzümden tarhana, pestil, plit, cevizli sucuk ve küplerle şarap yapardık. Çok şarap içerdik, özellikle de “isim günleri”nde. İş yoktu, işe gitmek yoktu kış boyu.

    Keşkek ve kalacoş (Harput’ta kellecoş dediğimiz bir yemek) bizim en ağır yemeklerimizdendi. Keşkeği horozla, tavukla pişirirdik. Kalacoşu ise çortandan (çökelek kurusu olan kurut da denilen şey) yapardık. Çortan sopasıyla sert çortanları eritir, yağ, ceviz, sarımsak, biber ve kavurmayla pişirirdik. Pağarçı yağ ve yumurtayla yapar, tandırda pişirirdik. Bişi ince hamur yapraklarıydı, yağda kızartırdık. Sf. 205

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 205) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2022); Çortan; Yoğurttan yayıkla tereyağı alınan uygulamada, yoğurt yağ ve ayrana dönüşüyor. Biraz tereyağı ama bol miktarda ayran elde ediliyor. O zamanın şartlarında ayranın ticari bir değeri yoktu, bol bol içiyorlardı ve ayranlı çorbasını yapıp yiyorlardı. Ayrıca ayranı kaynatarak kesilmesin sağlıyorlardı ve buna çökelek diyoruz. Çökeleği topak haline getirip sıkarak suyunu çıkartıyorlardı ve o topakları güneşte kurutuyorlardı, bu kurumuş çökelek taş gibi sert oluyordu ve kışın ayran yapmak için kullanılıyordu. Kışın süt veren hayvanlar yavrulama dönemine girince sütleri kesildiği için ayran olarak bu çökelek kurularını altı diğirli bir lengerde yani leğene benzer bir kapta ılık suda eritiyorlar ayran yapıyorlardı. Bu çökelek kurularına Ermeniler ve Kürtler Çortan biz Türkler de kurut diyorduk. Kuruttan elde edilen ayran normal ayran tadında olmuyordu neticede çökelek tadı vardı. yemeklerde, özellikle kellecoşta çok yakışan bir lezzetti.

  • Neden gelin alırdık ki? Sadece oğlumuz için almazdık. Gelin evde çalıştırmak içindi de. Sf. 203

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 203) kitabından birebir alınmıştır.

  • Peki, biz ne yerdik?

    Hemen her gün çorba içerdik. Yazın içtiğimiz soğuk çorbaydı. Yarmayı, yani kırık buğdayı pişirir, ayrana karıştırır, ayran çorbası yapardık. Kışın sıcak çorbalardı, tarhana çorbaları. İki çeşit tarhanamız vardı. Ayran tarhanası ve üzüm tarhanası, ilki ayran, un ve yarmaylaydı, pişirir, güneşte kuruturduk. İkincisi ise, üzüm şırası, un ve yarmayla yapılırdı, aynı şekilde pişirip, kuruturduk. Üzüm tarhanası tatlıydı, perhizlerde yerdik. Ayran tarhanası ekşi olurdu, perhiz tutmadığımız zamanlar yerdik. Ayran çorbasına sohras (soğaraç) yapardık yağla, nane, soğan ve acı kırmızıbiberle. Bizim memleketin soğuğuna iyi gelirdi, ısıtırdı içimizi. Bulgur da pişirirdik, zınig çorbası derdik ona. Çortandan ve yaz meyvelerinden de çorbalar pişirirdik. Sf. 202, 203

    Haftanın birkaç günü de pilav yerdik. Bulguru pişirirdik, soğanı yağda kızartır, bulgurun üstüne döker, toplanır yerdik. Eğer o gün varsa, beraberinde ayran da kaşıklardık. Gelin hem bizle yiyecek, hem de bittikçe kalkacak, doldurup getirecekti. Sf. 203

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 201 ile 203 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sütü, yoğurdu, tereyağını tüketmesek de, ayranı içerdik. İçine ekmek doğrar, etrafına oturur yerdik. Biterse, tekrar doldurur, tekrar kaşıklardık doyana kadar. Ayrandan çorba pişirirdik, çortan ve tarhana yapardık. Sf. 201

    Çayımız yoktu, kimse çay içmezdi, bilmezdi bile yiyecek şekeri de, İstanbul’dan memlekete dönenler okkalık, iki üç okkalık yuvarlak tahta kutularda, ağızda hemen eriyen cinsten, Türkçe “peynir şekeri” denenden, hediye niyetine getirirlerdi.

    Et yoktu. Etimiz olmazdı. Hayvan kesilmezdi. Sf. 202

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 201, 201) kitabından birebir alınmıştır.

  • Süt bir besin değildi, hammaddeydi bizim için. Kaynattıktan hemen sonra aşağı alır, mayalar, yoğurt yapardık. Ama yoğurdu da yemek için hazırlamazdık. Evde yiyecek bir şey olmasa bile, bir tabak yoğurt doldurup yemek gelmezdi aklımıza veya kırk yılda bir olurdu, onu da hep beraber değil, bizden biri yerdi. Hastaya, çocuğa da vermezdik. Yoğurt verilir miydi onlara? Tereyağını almak ve ayran yapmak için yayardık. (1) Bizim yayıklarımız büyük tulumlardı, teke derisinden. Yoğurdu tuluma doldurur, tulumu tavanın direğinden asar, yayardık. Evimizin genci, benle karımdı, evin gelini. Karşılıklı durur, ağırlaşan yayığı var gücümüzle yayardık. Ta ki yayığın sesi değişip, yağ ayrandan ayrılana kadar. Anam tulumun ağzını açar, kontrol ederdi, aşağı indirip, yatırırdık. Anam avucuyla sıkıp yağları birleştirirdi, yayığı kaldırır, kazana boşaltırdık. Koca tereyağı kütlesi düşer, ayranın yüzünde yüzerdi. Tereyağını çıkarır, iki üç kez suyla yıkardık, ayran gidene kadar. Ama yemezdik, parmağımızın ucuyla dahi alıp da ağzımıza götürmezdik. “Miden bulanır, kusarsın.” diye uyarırlardı bizi büyüklerimiz. Onlar da yemezdi. O kadar ikna olurduk ki söylediklerine, tereyağına iğrenerek, yenilmeyecek bir şeymiş gibi bakardık. Çoban Kürtler de yemezdi. Onlar tuzlayıp şehirlere satmaya (2) götürürlerdi. Biz de tuzlar, yemeklerimize kullanmak için yağ küplerine doldururduk. Fakat küplerle yağımız var diye yağlı yemekler, çorbalar, pilavlar pişirdiğimizi sanmayın. Tam tersine, şehirliler bizden kat kat fazla yağ yerdi. Sf. 200

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 200) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2015); Sütün kaymağından tereyağı çıkarmak son 30-40 yılın usulüdür. Yukarıda anlatıldığı gibi önce sütü yoğurt yaparlardı, yayıkta yayarak yağ zerrelerinin ayrandan ayrılmasını sağlar onu tereyağı olarak üretirlerdi. Süt kremasından elde edilen bol glutenli tereyağından daha sağlıklı bir yağ elde edilmiş olurdu. Şimdilerde bu şekilde üretilmiş tereyağını bulmak imkansız hâle geldi.

    BAKKAL’IN NOTU (2) (2022); Hayvancılıkla uğraşan Kürtler de Ermeniler de bu önemli gelir kaynaklarını kendilerinden bile esirgemişler, aşırı tutumluluklarından dolayı olmalı. Ayrıca Roma İmparatorluğu’nun epilepsi hastalığına sebep olduğu düşüncesi ile keçi sütünün tüketilmesini yasakladığı biliniyor.

  • Biz süt de içmezdik. Sabah akşam inekleri, koyunları sağardık kap kap. Küleklerle sütümüz olurdu; ocakta kaynatır, aşağı alırdık. Bir bardak doldurup da içmezdik. Ben yirmi sekiz yaşıma kadar memleketteydim ve hiç süt içmedim. Zaten kahvaltı nedir bilmezdik ki sofraya süt getirelim. Biz sabah, öğle, akşam, her öğün yemek yerdik. Sadece biz değil, Surp Kevork’taki, Karabudak Çayı’nın ağzındaki, Fırat’ın kenarındaki mağaralarda yaşayan çoban Kürtler de, sürülerinde beş altı yüzden fazla keçi olmasına rağmen, süt içmezlerdi. Biri hastalandığında, aylarca yattığında süt verilmezdi. Ben bir aydan fazla sıtmadan yatmıştım, ne benim ne evdekilerin aklından geçmedi süt. Sf. 198

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 198) kitabından birebir alınmıştır.

  • Biz sadece ayda bir kere taze, sıcak ekmek yerdik, tandırı yakıp ekmek pişirdiğimiz gün. Bizler bir aylık ekmek pişirir, yirmi dokuz gün kuru ekmek (1) yerdik. Ama bizim ekmeğimiz yuvarlak somun ekmeğine veya francalaya benzemezdi. Onların içi hamur, üzeri kabuk olur, çabucak küflenir. Ramazan pidesine de benzemezdi. O da kaim olur, içiyse hamur. Bizim ekmeklerimiz ince yapraklardı, içi de olmazdı. Hamur topaklarını açar, yayardık rahatın üstüne, tandırın duvarlarına yapıştırır pişirirdik, kızarırlardı. Eğişle çekip çıkarırdık. Sf. 197

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 197) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2015); Tandır ekmeği; 1 veya 1,5 mm kalınlığında, kuru ve çıtır çıtır olurdu, kuruduktan sonra bisküvi gibi çıtır da yenilirdi ama yemekten birkaç dakika önce yenilecek kadar tandır ekmeğinin üstüne biraz su çilenirdi ve üstüne temiz bir bez kapatılıp beklenirdi, veya tandır ekmeği nemli bir sofra bezine sarılarak beklenirdi. birkaç dakika sonra taze ekmek gibi yumuşamış olarak ta yenilirdi çünkü içi hamur olmazdı. Tandır ekmeği mayalı ve çok sert hamurdan yapılır, tandırda iyice pişirilirdi.

  • Kadınlarımızın da giysileri aynı kaldı. En ufak bir değişiklik bile olmadı. Biz erkekler de istemedik. Gözlerimiz kadınlarımızın kıyafetlerine aşinaydı, ortaçağa, yüzyıllar öncesine uzanıyordu. Uzun gömlekler, renkli manusadan uzun şalvarlar giyinirlerdi. Üstüne de, Suriye işi uzun boy entarisi. Önü açıktı bu entarilerin, eteklerini üst üste getirip bizimkilerden iki kat veya daha geniş kuşaklarla bağlarlardı. Mendillerini de kuşağa koyarlardı. Entarileri yandan yırtmaçlıydı. Bazı köylerde, Kürt, özellikle Kızılbaş kadınların yırtmaçları bellerindeki kuşaklara kadar uzardı, her adım attıklarında yırtmaçlar açılıp kapanır, rengârenk şalvarları gözükürdü. Entarinin üstüne salta gelir, kuşağa kadar inerdi, onun da üzerine yine önü açık, düğmesiz ve dizlere kadar gelen cübbe giyerlerdi. Çuhadan, iki parmak genişliğinde köstek denilen bir bağları olurdu, arkadan, kalçalarının üzerinden cübbeyi sıkardı. Başlarına zamklarla kalıplanmış siyah ve yüksek keçe koyar, üstüne de laçag atarlardı. Laçagları genişçeydi, sırtlarının yarısını kaplardı. Eskiler, yaşlı kadınlar çok titizlenir, üç dört laçag birden bağlarlardı ve ortaya acayip başlar çıkardı. Daha sonraları, genç kadınlar bir laçagla yetinirdi. Bunun sıkı veya gevşek bağlanmasından, bekâr mı, nişanlı mı, evli mi, kaynana mı, kaynana kaynanası mı olduğu anlaşılırdı. Köyün içinde çedik* giyerlerdi; boyu hemen hemen biz erkeklerin ayağındaki yemeniler kadar olurdu, bizimkiler gibi düz ve topuksuz. Bir de, biz erkeklerinki gibi, çılçıl ve çarıkları vardı, köyün dışına çalışmaya gittiklerinde giyerlerdi. Sf. 193

    Her kadının ikinci bir giysisi, bayramlığı, gizlenceliği olurdu. Bu gizlencelikler de yine bizim renklerimizden olurdu, daha çok da kırmızı. Zaten kırmızı veya mavi giyen kadın gördüğünüzde sormaya gerek yoktu, Ermeni kadınıydı. Bu giysiler civardaki Arapkir, Gürün manusasından değildi. Halep’in, Şam’ın en iyi kumaşlarındandı, yanar-söner sefayi, germevut dediklerinden. Entariler bundan dikilirdi. Entarinin altından keten gömlek giyilirdi. Saltalar, cübbeler, en seçkin çuhadan yapılırdı. Hepsinin, entarilerin, cübbelerin, saltaların kenarları, cepleri altın rengi veya gümüş rengi kaytanlarla işlenirdi. Köstekler yeşil, kır- mızı, altın rengi pullarla, boncuklar ve tatiglerle ışıldardı. Bacakları saran şalvarlar, renkli has kumaştandı. Alınlarına, yanaklarına düşen laçagların kenarları da altın yaldızlı ve simli sırmalarla işlenmişti. Ziynet altınlarına “ruhiye” denirdi. Şakaklık ve alınlıktı bunlar. Şakaklık iki tane olur, yanakları çevrelerdi. O da keçe başlığa dikili olan alınlık ise şakaktan şakağa uzar ve laçaglardan sarkan saçaldarla birlikte suratı altın bir çerçeve içine alırdı. Tıpkı kilisedeki azize resimleri gibi. Ayakkabıları Halep işi mes ve çedik ti, ince deriden, kırmızı veya sarı, topuksuz. Sf. 194

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 193, 194) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ama Tehcir’in arifesindeki yıllarda, biz erkeklerin yöresel kıyafetleri neredeyse görünmez oldu. Salta, şalvar, entari giyen kalmadı. Sadece orada burada köyden hiç dışarı çıkmayanlarda görünür oldu. Herkes İstanbul’dan, yurtdışından getirilmiş pantolonları, ceketleri giyinirdi. Türkler ve Kürtlerse yöresel kıyafetlerini giymeyi sürdürdüler. Sf. 192

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.

  • Eğinliler, Divriğililer, Arapkirliler, daha güneyde Gabanmadenliler (Kebanlılar), Darendeliler gibi, biz Armıdanlılar da entari giyerdik, ayaklarımıza kadar inen Suriye işi entari. Önü açıktı, tek bir düğmeyle iliklerdik boynumuzu. Bizimki, yani erkeklerin entarisi kadınlarınkinden farklıydı. Eteklerini üst üste getirir, belden bir kuşakla bağlardık. Bizimkiler, kadınlarınki gibi yandan yırtmaçlı değildi. Yenlerimiz de farklıydı; kadınlarınki muska biçiminde üçgenimsi ve uzundu, bilezikleriyle birlikte, bileklerinden asılı dururdu. Günlüğe giyilen, manusadan olanlar dışında, ipekli entariler de vardı, zenginler giyerdi. Benim de entarim vardı, çocukluğumda da, büyüyüp evlendiğimde de. Benimki ipekten değildi, vişne rengi germevuttu. Belimdeki kuşakla bağlar, mavi çuhadan saltamla beraber giyerdim. Severdim, o kadar hafif, rahattı ki, bir şey giymemiş gibi hissederdim, hele yazın sıcağında, bacaklarım öyle özgür, öyle serin olurdu ki. Sf. 192

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkler, Kürtler giysilerini evlerinde, kendi boyadıkları yünlerden hazırlarlardı. Köyde değil de, dağlarda, çay kenarlarındaki mağaralarda yaşayan çoban Kürtler şalvar, salta da giymezlerdi. Şehirlere yolculuk ettiklerinde veya peynirlerini, yağlarını satmaya katırlarıyla köye indiklerinde, üstlerinde sadece uzun gömlek ve uzun don olurdu. Karşımızdaki, Şavak, Avaz dağlarının Kürtleri böyleydi, karşı geçedeki Dersim Kürtleri de. Satacak bir şeyleri olmazdı. Eşkıyalığa çıkar, vadilerde kümeler halinde, birden silahlarıyla belirirlerdi. Kadınlara asla dokunmaz, erkekleri soyarlardı. Dize kadar inen kısa entari giyenleri de vardı. Hemen yanı başımızdaki Surp Kevork, Karasırtı Gorça, Keşiş Düzü Kürtleri böyleydi. Sf. 191

    Alıntı; Turna Nereden Gelirsin? – Hagop Mıntzuri, (Aras Yayınları 2. Baskı, 2012 – Sf. 191) kitabından birebir alınmıştır.