M.Ö. 500 ile 428 yılları arası, Empedokles’le aynı yıllarda yaşayan, Anaksagoras ise diyordu ki: Doğa, gözle görülemeyecek kadar küçük maddelerden oluşur. Her şey daha küçük, daha küçük parçacıklara bölünebilinir. Ancak en küçük parçada bile her şeyden bir şey vardı. Bunu bu günkü dünyamızda yorumlarsak: bir hücre çekirdeğindeki bilginin tüm organlara ait bilgiyi barındırmasını örnekleyebiliriz. Bu her şeyden bir şey barındıran bu en küçük parçalara, Anaksagoras tohum veya öz diyordu. Bu öğelerden ne bir şey yok olabilir, ne de bu öğelere bir şey katılabilinirdi. Onlar için ne doğum ve ne de bozulma vardı. Doğuş ve ölüş düşünceleri yanlıştı. Hiçbir şey yoktan gelmez, hiçbir şey yok olmazdı. Yer değiştirmeden veya birleşmeden veya dış görünüşün değişmesinden başka bir değişme yoktu.
Anaksagoras, eşyaları şekillendiren ve insan, hayvan ve bitkileri yaratan bir güce inanıyor ve buna ruh veya akıl (nous) diyordu. Madde cansızdı, kendi başına hareket edemezdi. Maddeyi hareket ettiren bir öğeler öğesi vardır ki bu ruhtu. Ruh, madde değildi. Ruh daima maddeden ayrı bir şey olarak kalacaktı. Başlangıçta, madde karmakarışık bir şekilde bulunuyordu. Nous (ruh) ona şekil verdi, düzenledi. …Anaksagoras, bir süre Atina’da da bulundu. Ancak Atina’da güneşin ateşten bir küre olduğunu iddia ettiği için kovuldu. Güneşin tanrısallığı bitiyor muydu?
Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın