Nıvard Petrosi Ablaputyan’ın Tanıklığı (D. 1903, Yedesya [Urfa], Kamurc Köyü)
O zamanlar ben 9 yaşındaydım; ablam Azniv ise on bir. Nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Ben ağlıyordum. Annem, sesimi kesmediğimi görünce, saçımı bağladığım kurdeleyi söktü, boynuma bağladı ve beni boğmaya başladı. Ben orda boğulmuş olarak kaldım. Türk askerleri ağlama sesimi duyarak, gelip avlumuza girdiler. Kilere girdiler; babamı, ağabeyimi ve diğer on erkeği buldular; işkence ederek onları öldürdüler. Ben orada gizlenmiş kaldım. Sonra annem bizi sürgün ettiklerini söyledi. Ağlama, sızlama, feryatlar, gözyaşları… Sanki Tanrı bize darılmıştı. Sürgüne götürüyorlardı. Kar yağıyordu; hava soğuktu; yalınayak ve açtık; üstümüzde elbise yoktu. Elbiselerimizi, altınlarımızı, paralarımızı, her şeyi çalıp götürmüşlerdi. Günlerce yürüdük. Sf. 448
O yoldan Müslüman bir asker geçiyordu; benim yerde bırakıldığımı görüp boynumdaki kurdeleyi sökerek, beni hastaneye götürüp; “Bu benim çocuğum; onu tedavi edin” dedi. Ben iyileştim. O beni sırtına almış, evine götürüyordu. O adam evlenmiş; ama çocuğu olmamış. O yüzden de, göçebe gibi ve yalnız yaşıyordu; beni de yanma alıp at sırtında, evsiz barksız dolaşıyordu. Sf. 449
Annemle birlikte Suruç’a gittik. Tanıdık bir hemşerimizi bularak birkaç gün orda kaldık. Onların iki yetişkin oğlu vardı; onlar benim elimden tutup pazara götürdüler. Orda Türk babama rastladım. Babalığım beni kucakladı; ağlamaya ve beni öpmeye başladı. Ceplerime kuruyemiş doldurmaya başladı. O iki oğlana: “Beni kızımın annesinin yanına götürün; ona söyleyecek bir çift sözüm var” dedi.
Eve geldik. Türk babalığım annemi çağırdı; kapının arkasından annemle Türkçe konuşmaya başladı: “Sen Allah’tan korkmadın mı? Bu kızın boğazını sıkıp terk etmiştin. Onu ben hastaneye götürüp tedavi ettirdim. Her şeyi bir taraf bırakıp ona bakıyordum. Bunu da bana bırak.” dedi.
Annem de ona: “Bütün bunları kim yaptıysa mükâfatını alır. Büyük bir aileden sadece ikimiz kaldık” diye cevap verdi.
Türk babalığım beni yeniden öptü ve ayrıldık. Sf. 450
1921’de şehirdeki durum günden güne kötüleşiyordu. Okullar kapanıyordu. Türk minarelerinden Ermeni Mahallesi bir insanın avucunun içi gibi açık seçik görülebiliyordu. Zavallı Ermeniler eski acılarını unutamadan, yenileri ortaya çıkıyordu. Her aileden bir-iki kişi kalmıştı; hiç olmazsa onları korumak lazımdı.
Babam memur olarak şehrin yöneticisiyle konuşup ona: “Holiganlarınıza engel olunuz. Halk pazara çıkamıyor. Bunun sonu nereye varacak?” demiş.
Şehrin yöneticisi ona: “Dostum iyi söyledin. Sizinle birlikte yaşamamız imkânsız; biz kendi halkımıza engel olamıyoruz. Size bir ay süre: Ermenilerini al ve şehri terk et” diye cevap vermiş. Sf. 451
Alıntı; Ermeni Soykırımı (Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları) – Verjine Svazlian, Ermeniceden Tercüme Edenler; Tigran Ter Voğormiyacıyan ve Petros Çavikyan, (Belge Yayınları, Kasım 2013, Sf. 448 ile 451 arası) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın