Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

Kategori: Kültür

  • (Moltke’nin Mektubundan; 26 Haziran1837, Büyükdere, İstanbul) Tütün mükemmeldir ve özellikle Suriye’nin Lâdik tütünü makbuldür. Pek ince kıyılır, kolay yanar ve yanarken güherçile gibi çıtırdar. Türkler (çubuk içmek) derler, sahiden de tıpkı bir bardak Ren şarabı gibi höpürdetirler onu. Bütün dumanı ciğerlerine çekerler, başlarını geriye atar, gözlerini yumarlar, sonra bu sarhoş edici dumanını ağır ağır ve…

  • (Moltke’nin Mektubundan 13 Haziran 1837, Büyükdere, İstanbul) Bu büyük icattan, yani tütün çubuğunun bulunmasından önce Türkler nasıl yaşarlardı acaba? İnsan bunu bir türlü düşünemiyor. Sahiden Osman, Bayezid ve Mehmet’in arkadaşları ele avuca sığmaz bir milletmiş, at sırtından inmez, diyarlar ve şehirler zapt ederlermiş. Süleyman’ın gününden sonra yine de ara sıra komşularına musallat olmuşlar ama çoğu…

  • (Moltke’nin Mektubundan 31 Mayıs 1837, Kızanlık) Kızanlık Avrupa’nın Keşmir’i, Türkiye’nin Gülistan’ı, güller diyarıdır. Bu çiçek burada, bizim taraflarda olduğu gibi saksılara ve bahçelere değil, tarlalarda, tıpkı patates gibi çizilerek dikilmiş. Böyle bir gül tarlasından daha iç açıcı bir şey tasavvur edilemez. Sf.105 Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi,…

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul) Kavuk şimdiye kadar Müslümanların alâmeti farikasıydı ve paşayı, hekimi, ulemayı, tüccarı hulâsa toplumun her sınıfını ayırt ettirirdi. Yeniçerilerin yok edilişi sırasında sadece dirilerin başlarını kesmekle yetinilmedi, ölülerin kavukları da koparıldı, bugün hâlâ bu kafası koparılmış mezar taşlarından birçoğu görülebilir. Zamanımızda serpuş herkes için aynıdır ve bu mavi püsküllü…

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul) Burada servilikler çok defa geniş alanları kaplar ve Üsküdar mezarlığında çevresi üççeyrek millik bir orman meydana getirir. Türkler Avrupa’nın kendi yurtları olmadığını hissetmişlerdir, kehanetler onlara Roma İmparatorluğunun daima kendilerine ait olmayacağını bildirmiştir kimin gücü yeterse ölüsünü boğazın Asya tarafında, Üsküdar’a taşıtır, ölü Müslümanın yüzü kutsal Mekke şehrine dönüktür,…

  • (Moltke’nin mektubundan 18 Ocak 1837, Büyükdere, İstanbul) Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt camiinin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Evlerde asla köpek bulunmaz, fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi, fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşarlar çünkü köpekler burada temizlik memurlarının görevini hemen hemen…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul) Kibarların evleri böyle olduğu gibi, daha aşağıların ve fakirlerin evleri de böyledir. Memlekette en imtiyazlı sınıf olan Türkler’in evlerinin dış görünüşü reayanınkilerden ayrılır. Müslüman, evini, geniş cephesi Boğaz’a doğru olarak yapar, kırmızı, mavi, ya da sarı renge fakat daha çok kırmızıya boyar; hâlbuki Rumlar ve Ermeniler, evlerinin dar…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul) Yemekte yere küçük, alçak, arkalıksız bir iskemle konur, üzerine büyük, yuvarlak bir tahta tepsi yerleştirilir (zenginlerde daima tertemiz parlatılmış olan bir nevi pirinç kalkan), bunun üstünde bütün yemekler birden bulunur, önce leğen ibrik ve zarif işlemeli peşkirler gezdirildikten sonra herkes eliyle yemeğe girişir; bıçak, çatal ve tabak lüzumsuzdur.…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul) Burada yangın ne kadar korkunç ise, özellikle kışın, o kadar da kolay çıkabilir. Soba ancak birkaç Frenk evinde vardır. Türkler, Ermeniler ve Rumlar mangal kullanırlar ve mangallar yer halısının üstüne, çoğu zaman da üstü yorganla örtülü bir masanın (tandır) altına konur. Bundan, en ufak bir dikkatsizliğin bir yangın…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 28 Aralık 1836, Büyükdere, İstanbul) Öte yandan şurası da inkâr edilemez ki burada ahşap evlerde oturmak, daima rutubetli olan ve hiç bir zaman bunlar kadar güneşli, aydınlık ve ferah olmayan kârgir evlerde oturmaktan çok daha rahattır. Burada güzel bir evin baş şartı dörtte üçünün pencereden ibaret olmasıdır ki bu da ancak ahşap bir…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Ekim 1836, Büyükdere, İstanbul) Bizim taraflardaki şarap eksperleri nasıl tadarak şarabın bağını ve yılını keşfederlerse, bir Türk de bir içim suyu tadınca şu ya da bu, çok beğenilen pınardan geldiğini, Çamlıca’dan mı, Asya tarafındaki Bulgurlu’dan mı, Büyükdere yakınındaki Kestane suyundan mı, yoksa Beykoz’daki Sultan suyundan mı alındığını söyler. Bizim en başta saydığımla…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 4 Ağustos 1836, İzmir) Körfezin sonunda, arkasındaki dağa amfi şeklinde tırmanan İzmir şehri görülüyor. En altta, deniz kenarında, gemilerin arkasında, önce büyük bir kışla, bir top bataryası, çok kubbeli bir kervansaray, birçok camiler ve solda taş binalarıyla Frenk şehri var. İkinci tabakada asıl Türk şehri bulunuyor. Eğer bir avuç dolusu küçücük kırmızı damlı…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 16 Haziran 1836, Bursa) Derli toplu Türklerin en önemli işlerinden biri de (keyif etmek), yani asude ve rahat bir yerde kahve, tütün, içmektir. Böyle bir yeri mola verdiğimiz köyde buldum. Sf. 59 Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 20 Mayıs 1836, Beyoğlu, İstanbul) Genç prenslerin sünneti vesilesiyle şenlik yapılıyordu. Kordiplomatik de davetli İdi. Bu tam bir Türk şenliği olduğu için bize de hakikî bir Türk ziyafeti verildi. Tabiî çatal, bıçak ve şarap yoktu. İlk yemek içi pirinç ve üzümle doldurulmuş bir kuzu kızartması idi. Herkes bir parça koparıyor ve parmaklarıyla pilâva…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 7 Nisan 1836, Beyoğlu) Hiç bir yerde buradakinden fazla süs eşyası merakı yoktur ve zengin ailelerde çocukların bile taşıdıkları mücevherler memleketin fakirliği için parlak bir delildir. Sf. 47 Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Çeviri; Hayrullah Örs (Remzi Kitabevi, 1969 – Sf. 47) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, Arnavutköy İstanbul) Tandır, (1) üzerine kocaman bir yorgan örtülü bir masadır. Yorgan yandan yere sarkar. Masanın altına bir mangal konur, etrafında da alçak bir sedir vardır. Bacaklarını masanın altına sokup yorganı burnuna kadar çektin mi, artık değme keyfine! Bütün aile burada birbirine sokulur; çene çalınır, ekarte, domino veya tavla oynanır;…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Şubat 1836, Arnavutköy, İstanbul) Eğer bir Türk kadını Müslüman bir erkekle ihanette bulunursa kocası onu hakaretle boşar, yok eğer bunu reayadan, yani devletin Hıristiyan uyruklarından biriyle yaparsa bugün de, 1836’da da, hiç acımadan suda boğulur, reaya da asılır. Bu barbarlığa bizzat ben şahit oldum. Sf. 39 Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836, Arnavutköy, İstanbul) Kadınlar gayet sıkı gözaltındadırlar ve kadınlardan başka hiç kimseyle temas edemezler. Bu noktada bütün Müslümanlar aynı fikirdedir ve reform muhakkak ki en son olarak haremlere girebilecektir. Sf. 38 Gezintilerde kadınlar kayığa ya da arabaya daima yalnız kadınlarla birlikte binerler. Koca, karısına sokakta rastlarsa onu selâmlaması, hatta sadece tanıdığını…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836 Arnavutköy, İstanbul) Bana, Doğuda esirlerin kaderinden çok daha acısı, Türklerin zayıf cins üzerindeki maddî hâkimiyetlerinin büyüklüğü yüzünden, kadınların durumu görünüyor. Doğuda evlenme sırf cinsî niteliktedir ve Türkler âşık olmak, kur yapmak, ahu vah etmek, mutluluğun en yüksek derecesine ermek filan gibi dırıltılara kulak asmadan yahut faux frais’ lere (1) uğramadan…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 9 Şubat 1836 Arnavutköy, İstanbul) Başka garip bir farka da burada işaret etmek zorundayım: Amerika’da Hıristiyan çiftlik sahipleri en kesin yasaklar ve en zalimce vasıtalarla Hıristiyanlığın esirler arasına yayılmasını önlemeye çalışırlar, hâlbuki Doğuda satın alınmış hizmetkârın, efendisinin dininde yetiştirilmesi kaidedir. Esir olarak alınan çocuklara hemen bir Türk adı verilir, bu adların çoğu Tevrat’taki…