Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Tarih bütün toplumların bir tür içten patlamalı motor olduğunu anlatıyor. Osmanlı mede­ni yasası olan Mecelle ise “sıkışırsa genişler” kuralını getiriyor. Türkiye’ye, “beş Humeyni şiddetinde”, ancak tamı tamına anti-humeynist yönde bir patlama geliyor. Mezarlıkların boşaltılması gerekiyor, almayacağa benziyor; İstanbul Boğazı’nın üstü yine cesetlerle örtülü görünüyor. Tarih söylüyor ve ben tarih düşüyo­rum. Sf. 62

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 62) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bütün dinler, insandan Tanrı’yı çıkardılar. Bizim işimiz, Tanrı’yı insanlaştırmak’tır.

    Bütün dinler Tanrı’yı gök’e çıkarmak için insanı tükettiler. Bizim işimiz, Tanrı soyutlamasını, insanı çoğaltarak tüketmek’tir. Sf. 52

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 52) kitabından birebir alınmıştır.

  • Saptamalarım önemli mi? Sonuçları, çok önemli ve çok kanlıdır. Bir: Yobazlar, bunu biliyorlar ve Kürt sorununu kesinlikle çözmezler. Bu toplumda, sosyalist mücadele ve Kürt Yükselişi olduğu sürece yobazlara yer açılıyor ve bunu biliyorlar. İki: Şimdi sosyalist kanadımız zayıftır ve Kürt Mücadelesi bittiği anda, yobazların tasfiye edileceği kesindir. Çok kanlı bir biçimde, İkinci Mahmut’un yeniçeri güruhunu tasfiye ettiği türden ve büyük ölçüde ellerine geçirdikleri polis güruhu ile birlikte tasfiye edilecekleri kesin görünüyor. Üç: Necmi Hoca ve diğer yobaz güruhunun bunu görmesi mümkün olmuyor, çünkü bunun için bir başka akıl gerekiyor. Bung, Aristotales-karşıtı mantıkta, “zıtların birliği” diyoruz; zıtlardan biri bitince zıttı da ortadan kaldırılıyor. Tüketim olmazsa üretim olmuyor; üretim yoksa tüketim yapılamıyor. Zıtlar, zıtlarıyla birlikte var. Yobazlık, başkalarının değil, Türkiye toplumunda sadece bizim zıttımız’dır. Sf. 41

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 41) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yasalarımızı unutmamak durumundayız: yobazlık, ülkemizde devletin ve generallerin politikasıdır. Kemalizm’in bir ideoloji olarak bitmişliği en çok generallerin gizli tarihinde yazılıdır. Bu yüzden sosyalizmi ve Kürt mücadelesini durdurmak için, yobazlığa muhtaçtır. Şimdi generallerin sorunu, yobazlığın, kendinden bağımsız ve kendi adına “iş” yapmaya kalkmasıdır. Sf. 40

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 40) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir: Herkes İngilizce öğrenirken, Eşref Paşa, 1960 yılların­da, Goethe Enstitüsü’ne Almanca öğrenmeye gönderiliyor. İki: Eşref Bitlis, Türk Kurmay Akademisi’nden sonra Alman Akade­misi’ni de bitiriyor. Üç: Normali iki yıldır, dört yıl Komando Tu­gay Komutanlığı’nı yapıyor. Dört: İmset’in, istihbarat kaynak­ları da kullanılarak yazılan, “The PKK” kitabının 201. sayfasında, “Bitlis, a succassful commande in the Turkish armedforces, was also an expert on special warfare” ifadesi yer alıyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinde başarılı bir kumandan olan Bitlis’in bir özel savaş uzmanı olduğu belirtiliyor. Sf. 30

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 30) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ayrıntıları Avrupa’da “Dirilişin Öyküsü” ve ülkede “Kürt Bahçesi’nde Sözleşi” adıyla yayınlanan kitapta yer alan, Turgut Özal-Eşref Bitlis formülü var. Bu formüle göre, Türkiye’nin güney sınırı karakollarla donatılacak, ayrıca Barzani peşmergeleri dolar üzerinden maaşa bağlanacak, mücadele güney sınırının güneyine kaydırılacak; buna karşılık, güney sınırının kuzeyindeki Kürtlere mümkün olduğu kadar insanca davranılacak; bu formül gerçekleşmiyor ve Eşref Paşa, açık bir suikastla ve Özal, kuşku duyuran bir ortamda, temizleniyor. Kürt köylerini yaktılar, Leyla, Hatip, İsmail Hocamız başta, pek çok sevdiğimizi zindanlara attılar. Turgut Özal-Eşref Paşa, formü­lünün temelinde, Güney Kürdistan’ı, bir “üst-türk himayesi” al­tına alma düşüncesi bulunuyordu; ancak şu anda bu formül, bir daha uygulanamaz biçimde, toprak altındadır. 

    Şimdi Washington’a en yapılabilir gelen senaryo Güney Kürdistan’ı Irak’tan koparmak ve muhtemelen ve bir biçimde, kuzey ile bir­leştirerek, Ankara’nın üst egemenliğine vermektir.  Sf. 20, 21

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 20, 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • İkinci paranteze geliyorum, a. Sözünü ettiğim bu son iç savaş döneminin başı, Süleyman Demirel’in de, yönetiminin başlarına işaret ediyor, b. Demirel, hep bir iç savaş yöneticisidir, c. Yakın zaman dönemlerimizin bütün büyük katliamlarında Demirel var. Bir Mayıs Katliamı, Demirel’indir. Sivas Katliamı Demirel’indir. Bütün akan kanlarda Demirel’in kanlı eli ve parmakları var. Sf. 10

    Alıntı; Tarihçe – Yalçın Küçük, (Akış Yayıncılık, Ocak 1997 – Sf. 10) kitabından birebir alınmıştır.

  • Benim kaynaklarım çok üzgündüler, laisizmi büyük tehlike altında görüyorlardı ve Amir Maimon, Biz “Emir Meymun” çağırabiliriz, iyi kalpli birisi, üzülmelerine dayanamıyor, Türk başbakanı A. Gül’ün İbrani olduğunu ileri sürüyor, inandırıcı olabilmek için, “dedesi Yahudi mezarlığında yatan bir insandan nasıl korkarsınız” yollu üstelemekten de geri kalmıyor. Tam o sırada, akepe hükümet olunca, İsrael Dışişleri Bakanlığında bir değerlendirme toplantısı yapılmış, Türkiye uzmanı Amir Maimon’u da çağırmışlar “aynen öyle” söylemiş ve sözüne güven olursa, İsrael dışişleri kayıtlarında var. Sf. 495

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 495) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çok güzel, şimdi dünyaya bir “Ayşenaz” gelmiş, çok önemli ve birinci sayfa haberidir. Çok hoş, yalnız, bizim isim konstrüksiyonumuzda, böyle, “Hayrinisa” veya “Ayşenaz” türünden yapıştırmalar yoktur, isim mi kalmadı, neden “Aydın” koymuyorlar, yavaş yavaş adlarımız da “biseksüel” oluyorlar, kızlarda “Aydın” biliyoruz.  Peki, Naza neden Ayşe’yi yapıştırmışlar, Sabetay Sevi’nin eşinin, Müslüman olduğunda ilk aldığı ad Ayşe idi, bir assosiasyon diyebilir miyiz ve herhalde teveccüh gösteriyorlar. Sf. 491

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 491) kitabından birebir alınmıştır.

  • Burada çok önemli bir nokta var, bilim kurallılıktır ve bilim yoluna girenler, hem önceden kural olduğunu kabul ederler ve hem de hep kural peşinde koşarlar. Bilim yolunda olanlar, birbirine hep düşman Fransız ve İngilizler’in bayraklarının aynı renklerden oluşmasını tesadüfe bağlamıyorlar; Hint-Avrupa’da, kaç bin yıl önce, üç düzen olduğunu biliyoruz, egemenlerin düzeni, dinseldirler ve büyücüdürler, kral ve ruhban sınıfı buradadır. İkinci düzen, asillerdir ve hep savaş yaparlar, muharip sınıftırlar. Üçüncü ve en alt düzen ise, ırgattırlar, hep çalışırlar ve toprağı işliyorlar. Hepsinin de belki dört bin ve beş bin yıl öncesinden beri bir rengi vardı; krallar ve ruhban, en yukarda, beyazdır ve asiller ve savaşçılar, bir altta, kırmızıdırlar ve reaya ya da ırgat ya da amele, en altta, mavi renge kalmışlar. Bu bir kuraldır ve bu nedenle, Fransız, İngiliz, Amerikan, pek yeni devlet Avustralya’nın bayrakları bu üç renkten olmaktadır.  Kurallılık var ve eğer regülariteye güvenmiyorsak, tariflere ihtiyaç duymuyoruz. Sf. 490, 491

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 490, 491) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Mehmet Ali” entitesinin, Araplar’da ve Müslümanlarda olmadığını tespit edebiliyoruz. İkincisi, jüdezmo’nun İspanyol esaslı, İbrani ve Türki eklemeli, bir dil olduğunu da buluyoruz. O halde “ali” yazıp “eli” okursak, İbrani, “benim Allah’ım” anlamına ulaşıyoruz. “Mehmet Eli” ise, “Mehmet Benim Allah’ım” demek oluyor ve Sabetay Sevinin, Türkiye’deki Sabetayistler arasındaki adının ise “Mehmet” olduğunu bilmek zorundayız. İlk adıdır. Çözersek, “Sabetay Benim Allah’ımdır” sonuncunu buluyoruz, önemli bir sonuçtur. Sf. 490

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 490) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hapishane başka bir dünyadır ve Kürt İdris, yakışıklı ve güzel bir insandı, ne yazık, beni “papazı” saydı, her sıkıntısını bana söylüyor ve moral ihtiyacını benden tedarik ediyordu. Bir akşam çok üzüntülü ve sıkıntılıydı, iki eşi vardı, o gün eşlerinden birisi heyecanlanmış ve Sultanahmet kapısında ölmüştü ve İdris çok sıkıntılıydı. Her iki eşi de Ermeni imiş, bu, İdris’ten söz almış,* “İdris Efendi” demiş, ölümünde, Ermeni kilisesinde ayin istemiş, İdris söz vermiş, ama şimdi içerde, ya duyulursa, Koca Mafya Reisi, çok korkuyordu, önümde ellerini ovuyordu, hep öyle yapar, saygılıdır, en sonunda, Papazına, bana, açıkladı. Çok kızdım, adeta azarladım, “İdris Bey, sana yakışır mı” dedim, “Hanımefendinin istediğini yapacaksın” ve kanuni hakkıdır, “ben şimdi İdareye dilekçe yazacağım”, kanun gereğidir, izin verirler ve verdiler, Kürt İdris, elleri kelepçeli, Ermeni ayinine katıldı ve döndü. Bizim içimizde Ermeni genleri var ve neden kötü olsun, buradayız. Sf. 487

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 478) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu fiil, “seçim”, eğer “seçkin” olanı çıkarmıyorsa, “seçim” yoktur. Sf. 469

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 469) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şunu düşünebiliriz, o tarihte, Türkiye İşçi Partisini, Doktor Kıvılcımlının acıtıcı klişesi ile “aba”, Aybar-Boran-Aren üçlüsü yönetiyordu. Artık üçünü de İbrani asıllı kabul etmemiz mümkündür. O halde, Çetin Altan’ı seçmek zorundadırlar. Sf. 460

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 460) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kürtler’de, Abdullah’a, bazan “Avdullah” da dendiğini biliyoruz, “Avraham” ve “Abraham” misalini hatırlatıyor, “b” ve “v” birbirinin yerine kullanılıyor; çocuklarım “Avdullah” olarak çağıran Kürt anneler’i, bu kuşak artık kalmadı, şart olmamakla birlikte, Kürt Yahudi’si düşünebiliriz. Bu ayrı, yalnız, bu adı “Abdullah”, Yahudiler de taşıyorlar.

    Yahudiler, “Abdullah” adını, “Abdalla” söylüyorlar, son “h”, son sesliyi söyletmek için, “u” ile “a” değişimine de rastlıyoruz, “Burak”, çok zaman ve daha büyük doğrulukla, “Barak” yazılıyor ve İbrani’de, bu ad, “Abdu”, Abdul ya da “Abut”  olarak da biliniyor. Sonlarına “h” koymakta hiçbir sakınca yoktur ve “Abduh” yazabiliyoruz.

    Guggenheimer & Guggenheimer, Abdullah’ın aslının İbrani olduğunu ileri sürüyor, Tevrat’ta “Abda” var, uzun şekli, “Ovadyahu” olmakla birlikte, “Obadiah” olarak da yazılıyor; her zaman “Ovadia” halini görüyoruz, İbrani aslının tam anlamı “Allah’ın Kulu” olup yabancı gelmemektedir.” Böylece, Abdullah’ın ve çeşitli şekilleriyle İbraniler tarafından taşındığını görmüş ve göstermiş oluyoruz. Sf. 452

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 452) kitabından birebir alınmıştır.

  • Akepe bu kurala çok bağlıdır. “Babacan” adının veya soyadının İran’da Kripto Yahudiler tarafından kullanıldığını, önceki kitaplarımda göstermiştim. Bülbül Deresinde “babacan” mezartaşı bulabiliyoruz. Çöküş’te, Ahmet Davutoğlu’nun “Karay” olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu da yazmış bulunuyorum. Herhangi bir itiraz ile karşılaşmıyoruz.

    Fatin Rüştü, kızı Sevin üniversitede sınıf arkadaşım oldu, çok severdim, Fatin Bey, Sevin’î, Üniversite’den çabuk aldı, şimdi yaşamıyorlar ve İsrael kayıtlarına göre, Zorlu’nun İsrail’e çok uzak ve ülkesine çok bağlı olduğunu çıkarabiliyoruz. Fatin Rüştü Zorlu, sadakati ülkesine olan bir Sabetayist idi, yakın zamanda kaybettiğimiz, başarısız 9 Mart 1971 müdahalesinin önde gelen komutanlarından Vedii Bilget de öyledir; her zaman not ettiğim üzere, Sabetayistler arasında ülke sevgisi çok yüksek olanlar yüksek orandadır. Bu açıklamayı her fırsatta yapmak istiyorum, çünkü aksi çok yanlıştır. Sf. 450

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 450) kitabından birebir alınmıştır.

  • Selanikli bir aileden geliyor, adının aslının “tziller” yazıldığını tahmin edebiliyoruz, biz “Çiller” söylüyoruz, 1994 yılında İsrael’e giden ilk başbakan oldu, orada tevratik “vaad edilmiş toprak” açıklamasını yaptıysa da sonradan ürkmüş göründü ve geri aldığını biliyoruz.

    Dört, Brit’in gizlice imzalandığı 1996 yılının başında Demirel’in İsrael’e uçtuğunu not edebiliyoruz, İsrael’i ziyaret eden ilk cumhurbaşkanı derecesi, Süleyman Demirel’indir. Ancak, bu, Demirel’in, Erez İsrael’e, ilk değil ikinci uçuşu idi, ilki, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü zamanında ve 1959 yılındadır. Bu ziyarette, Demirel’in, İsrael’de çok heyecanlandığını anlıyoruz, dönüşte verdiği halka açık bir konferansta, İsrael halkını “her açıdan mükemmel bir halk” ilan ederek, İsrael halkının ve başarılarının Türkler için bir “model” olmasını istemişti. Yüksek komutanlar misli Demirel’in de bir İsrael-muhibbi (İsrail sevgilisi) olduğu müsecceldir (tescillidir, onaylanmıştır).

    İlk önemli antlaşmayı, 1996 yılı başında, Tel-Aviv’de, Çevik Bir ile İsrael Savunma Bakan Yardımcısı imzaladılar. Çevik Paşa, Brit’in Türkiye tarafındaki patronu olarak görünmekten çekinmiyordu. Sf. 441

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 441) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1993 yılında, Demirel’i cumhurbaşkanı ve Çilleri başbakan yapanın Erdal İnönü olduğudur, o zamanlar Chp yasaklı idi ve yerine başında İnönü’nün olduğu Shp vardı, koalisyon ortağıdır.” Bu imkânla Erdal İnönü, “Sosyal Demokrat” milletvekili oylarını, Demirel ve Çiller için kullandı; İsrael’e ilk uçan Hikmet Çetin, işte bu vesile ile Çiller Hükümetinde dışişleri bakanı koltuğundaydı. Öyleyse, İsrael açılımının temelinde Erdal İnönü var.” Siyonizm yanlısı bir üniversite profesörü ve politikacı olarak biliyorum. Sf. 433

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 433) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir, İsrael-Barzani ilişkisini, Türkiye’de ilk kez duyuran ve o sırada Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir tür nazariye hocası sayılan Uğur Mumcu katlediliyor. İki, Musul’a, Türkiye sınırları ötesinden bir duvar çekmek isteyen Jandarma Umum Komutanı Eşref Paşa yok ediliyor. Üç, Musul’u almayı bir saplantı haline getiren, zamanın Cumhurbaşkanı Özal, ansızın ölüyor. Sanki Kennedy cinayeti ve izleyen ölümler zincirini yaşıyorduk.

    İşte tam bu yılda, Özal’ın ölümünden hemen sonra, Başbakan Demirel, Cumhurbaşkanı oldular ve yerine, “hiç beklenmedik” ölümler misli, Tansu Çiller yerleştirildi. Hiç tereddüt etmedim ve “Darbe” tarif ettim ve bir süre sonra, çerçeveyi çözünce, “İsrael Darbesi” ile değiştirdim. Değişikliği çok önemli telakki etmiyorum, çünkü başlarken de, 12 Mart ve 12 Eylül Darbelerini sayıp, “üçüncü” demeyi ihmal etmemiştim, bir dizide yerini almaktadır. Sf. 421

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 421) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bizans’ta kadınlar kapalı yaşarlardı, ama fahişelik en büyük sektördür. Sirk, yaşamın vazgeçilmez parçasıdır ve bugünün Türkiye’sinde magazin sektörünü hatırlatmaktadır. Sirk, şehvet ticareti ve kan dökümü demektir; öldürmek, ekmek kadar gereklidir. Diehl, İstanbullunun zaman zaman ölüleri bıçakladıklarını da haber veriyor, yaşam, pek çok değersizleşmiştir ve o kadar öyle ki, en değersizler en yüksek noktalara çıkabilmektedir. Sf. 409

    Alıntı; Gizli Tarih (Fitne) – Yalçın Küçük, (Mızrak Yayınları, 2. Baskı Ekim 2010 – Sf. 409) kitabından birebir alınmıştır.