Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Komite ayrıca Cumhuriyet’in simgesi olacak bir marş hazırlanmasına karar vermişti. İddialara göre bu marş, söylenmesi pek zor olan ve milli temalardan çok dinî temalara yaslanan İstiklal Marşı’nın yerine ısmarlanmıştı. Sonunda güftesini Behçet Kemal (Çağlar) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel)’in, bestesini Cemal Reşit (Rey)’in yaptığı 10. Yıl Marşı seçildi. Sf. 148

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 148) kitabından birebir alınmıştır.

  • CHF’de kendine, kırmızı zemin üzerine ve her biri ayrı uzunlukta olan beyaz renkli mızraklarla süslü bir bayrak hazırlattı. Mızraklarda her biri “Cumhuriyet’in bir ilkesini” (yani CHF’nin altı okunu) temsil ediyordu. Halk arasında CHF bayrağının ilerde milli bayrakla yer değiştireceği dedikoduları yapılıyordu. Sf. 148

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 148) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kutlamalar için o günler için çok büyük miktar olan 230 bin liralık bir bütçe ayrılmış, 10. Yıl Dönümü Kutlama Komitesi’nin başına CHF Genel Sekreteri Recep (Peker) getirilmişti. Sf. 147

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 147) kitabından birebir alınmıştır.

  • ABD ile ilişkiler o kadar iyiydi ki, 1933’te, Türkiye’de faaliyet gösteren Gerry Tobacco Şirketi’nin 1922 İzmir Yangınında uğradığı 1 milyon 300 bin dolarlık zararın, yıllık 100 bin dolar taksitle 13 senede tazmin edilmesini Türkiye kabul etmişti. Böylece Türkiye zımnen yangındaki sorumluluğunu kabul ediyordu. ABD ise bunun karşılığında, yıllardır sürüncemede bıraktığı Suçluların İadesi Antlaşması’nı onayladı. Bu antlaşma uyarınca banka hortumculuğu yüzünden aranan ve İstanbul’a sığınmış olan Samuel Insul adlı bir Amerikan vatandaşı ABD’ye iade edildi. Sf. 135

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 135) kitabından birebir alınmıştır.

  • 25 Eylül 1932’de, ABD Genelkurmay Başkanı General Douglas Mac Arthur, Köstence’den Daçya vapuruyla İstanbul’a geldi ve büyük kabul gördü. Mustafa Kemal’in 27 Eylül’de Mac Arthur’la bir görüşme yaptığı biliniyor. Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı esere bakılırsa, tutanağı olmayan bu görüşmede Gazi, Almanların yakında bir savaş çıkaracağını ve savaşın galibinin Sovyetler Birliği olacağını öngörmüştü. Mustafa Kemal’in “ne kadar uzak görüşlü olduğu” na dair bir kanıt olarak sunulan bu iddianın, bir ‘Soğuk Savaş’ uydurması olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Tarihçi Cemil Koçak’ın o sırada Cumhurbaşkanlığı Sekreteri olan Yusuf H. Bayur’un raporundan aktardığına göre, Mustafa Kemal Mac Arthur’a, resmi efsanenin tam tersine, “önümüzdeki on yıl içinde bir dünya savaşının hemen hemen imkânsız olduğunu” söylemişti. Sf. 134,135

    Bu yalanın kaynağı Almanya’da yayımlanan Der Kaukasus (Kafkasya) adlı ne idüğü belirsiz bir dergiydi. 8 Kasım 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesi derginin Ağustos 1951 tarihli ilk sayısındaki “Atatürk ve Mac Arthur” adlı yazıyı alıntılayarak bu uydurma haberi Türkiye’ye taşımış, TTK da araştırmadan, yazıyı Atatürk ’ün Söylev ve Demeçlerine aktarmıştı. Sf. 135

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 134, 135) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1931 yılında Dışişleri Bakanı Şükrü (Saraçoğlu) başkanlığındaki bir heyet, Amerikan sermaye piyasasında temaslarda bulunmak için ABD’ye gitti. Heyetin 50-100 milyon dolarlık kredi talebi ABD Maliye Bakanlığı tarafından uygun görülmedi. Aynı şekilde, Amerikan şirketleri ve sermaye grupları da Türkiye’de yatırım yapmaya hevesli değillerdi. Bu doğaldı, çünkü ABD, 1929 Büyük Buhranı’nın korkunç etkileriyle boğuşuyordu. Bu tavrın tek istisnası, Henry Ford’un Türkiye’nin daveti üzerine Galata’da bir otomobil montaj fabrikası kurma girişimiydi. Ancak girişim gümrük mevzuatına takılınca, Ford yatırımını İskenderiye’ye kaydırdı. Sf. 132

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 132) kitabından birebir alınmıştır.

  • Olaydan sonra, aynen 1928’de olduğu gibi, ateşli bir “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatıldı. Bursa, Diyarbakır, Adana, Ankara, Edirne ve Kırklareli Yahudileri Türkçeyi ‘öz dil’ ilan ettiler, cemaatin mekânlarına “Türkçe konuş!” levhaları astılar. İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerden bir grup, Beyoğlu Halkevi’nde bir araya gelip, Türk Dilini Yayma Birliği adı bir cemiyet kuracaklarını açıklamak zorunda kaldı. Sf. 126

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 126) kitabından birebir alınmıştır.

  •  Türkiye’de yataklı vagonları Osmanlı döneminden beri, La Compagnie des Wagons-Lits (kısaca Vagon-Li denirdi) adlı bir Belçika şirketi işletirdi. 1926’da Mustafa Kemal’in isteğiyle şirkete, yeni kurulan TCDD’nin yataklı ve yemekli vagonlarını da kırk yıl boyunca işletme ayrıcalığı tanındı. İşte devlet katında böylesine itibarlı bir şirket olan Vagon-Li’nin Beyoğlu Acentesinde, 22 Şubat 1933 günü, tarihe ‘Vagon-Li Olayı’ olarak geçen ilginç bir olay yaşandı. (1)

    “Benim Türkleri sevmediğimi söylüyorlar. Tamamen asılsızdır. Nitekim şimdi Türkçe öğreniyorum.”

    Ancak Müdür Bay Jannoni’ye Türkçeyi öğrenmek nasip olmadı. Şirketin Paris’teki merkezinden gelen müfettişler, yaptıkları soruşturma sonucu davranışlarını hatalı buldukları Müdür Jannoni’ye işten el çektirdiler, yerine bir Türk müdür atadılar. Şirket Naci Bey’i de tekrar işe başlattı. Ayrıca, Vagon-Li kadrosunun tamamen değiştirilmesi ve Türk memurların sayısının arttırılması gündeme geldi. Sf. 122, 123

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 122, 123) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1)(2014); O gün, Tokatlıyan Hanı’nın alt katındaki acenteye gelen bir müşterinin yer talebini Naci Bey isminde Türk memur Belçikalı amirine Türkçe olarak iletmiş, Belçikalının Fransızca konuşmasını istemesi üzerine olaylar çıkmış. Milli Türk Talebe Birliği gençleri şirketi basmışlar.  

  • 10 Mart 1934’te, Bebek, Set Sokaktaki evinde koluna boryum klorid enjekte ederek hayatına son veren Kimyager Dr. Cevat Mazhar’ın ölümü doğrudan 1933 Üniversite Reformu ile ilintiliydi. Bu ülkenin endüstriyel kimya alanında yetiştirdiği ilk uzman olan Cevat Mazhar Bey, yıllarca hocalık yaptığı Darülfünun ani bir kararla İstanbul Üniversitesine çevrilirken, kadrodan çıkarılanlar arasındaydı. Hükümet, çoğu arkadaşına lise öğretmenliği, okutmanlık gibi işler ya da dolgun maaşlı emeklilik verdiği halde kendisine bunlar yapılmadığı için onuru kırılan Cevat Mazhar Bey, yedi ay süren acılı bir inziva döneminden sonra durumu düzeltmesi için reformun mimarı Dr. Reşit (Galip)’le görüşmeye bel bağlamıştı ancak, Reşit Bey’in 5 Mart 1934 günü veremden ölmesi üzerine tüm ümidini yitirecekti.  Sf. 119

    Üstelik ölüm nedenini de saklamışlar, “asabi bir buhran sonucu feci çırpıntılar içinde vefat ettiğini” yazmışlardı. Cevat Mazhar Bey’in gerçek ölüm nedeni ancak 1982’de, yani olaylardan yaklaşık elli yıl sonra kamuya açıklanacaktı. Sf. 119, 120

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 119, 120) kitabından birebir alınmıştır.

  • Maarif Vekili Dr. Reşit (Galip), 1 Ağustos 1933’te verdiği demeçte epey ağır konuşmuştu (bugünün Türkçesi ile): “Ülkede siyasi, sosyal büyük devrimler oldu, Darülfünun bunlara karşı tarafsız gözlemci kaldı. Ekonomik alanda önemli hareketler oldu, Darülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu, Darülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf devrimi oldu, öz dil hareketi başladı, Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih anlayışı, millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünunda buna bir ilgi uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı..Sf. 118, 119                                     

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 118, 119) kitabından birebir alınmıştır.

  • Maarif Vekili Reşit Galip 12 Eylül 1933 tarihli Milliyet gazetesine verdiği demeçte “ilimden ziyade idealistliğin ön planda tutulduğunu” söylüyordu. Nitekim tasfiye edilenler arasında Avrupa’da eğitim görmüş, uluslararası kuruluşlara üye olmuş, ödül almış, eserleri basılmış, modern araştırma kurumları kurmuş olanlar vardı; hatta birkaç kişi, çok önceleri rahmetli olmuştu. Sf. 118

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 118) kitabından birebir alınmıştır.

  • 31 Temmuz 1933 günü ‘İstanbul Darülfünunu’ tabelası indirilerek yerine ‘İstanbul Üniversitesi’ tabelası çakıldı. 1 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesi harekâtın bilançosunu veriyordu:

    Mülga (kaldırılmış) Darülfünunun 151 hocasından müderris, muallim ve müderris muavinlerinden yalnız 59’u üniversiteye alınmış, mütebaki 92’si kadro haricinde kalmışlardır. Çıkarılanların 30’u Tıp Fakültesi, 17’si Fen Fakültesi, 5’i İlahiyat Fakültesi, 15’i Hukuk, 13’ü Edebiyat Fakülteleri, 7’si Eczacı, 5’i Dişçi Mektepleri müderris, muallim ve müderris muavinleridir. En çok değişiklik Tıp, Fen ve Hukuk Fakültelerinde olmuştur. Darülfünun kadrosunda mevcut ecnebi profesörler, mukavelelerinin hitamına kadar kaydıyla üniversitelerde, kendi saha ve ihtisasları dâhilinde tavzif edilmişlerdir (görevlendirilmişlerdir).” Sf. 117

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 117) kitabından birebir alınmıştır.

  • Darülfünunun reisi, görevini ‘Darülfünun Emiri’ aracılığıyla yerine getiren Maarif Vekili idi. ‘Emir’, okulun tüm müderrislerinin katıldığı seçimde en çok oy alan iki kişiden birinin Maarif Vekili tarafından atanmasıyla göreve geliyordu. Sf. 115

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 115) kitabından birebir alınmıştır.

  • Falih Rıfkı Çankaya’da bunca çabadan sonra varılan sonucu şöyle anlatıyordu: “Bir akşam Atatürk sofra bittikten sonra benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti. ‘Dili bir çıkmaza saplamışızdır,’ dedi. Sonra, ‘Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır, ama ben de işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız,’ dedi.” Nihayet Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün “İki şeyde inkılâp olmaz: Dilde ve musikide!” dediğini kaydetti. Ama bu iki zatın “Ha şunu hileydiniz Paşam!” deyip demediğini henüz bilmiyoruz… Sf. 112

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 112) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aslında Güneş Dil Teorisi’nin temelleri 1932’de kabul edilen Türk Tarih Tezi ile atılmıştı. Bilindiği gibi bu teze göre tüm medeniyetlerin yaratıldığı yer Orta Asya’ydı ve Türkler bu bağlamda dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin kurucusuydular. Sf. 110

    Öte yandan fizyolojik araştırmaların da gösterdiği gibi insanın doğal olarak çıkarabileceği ilk ses ‘a’ sesi olmalıydı. Bu ‘a’ sesinin sürekli tekrarlanması, sonunda yarım ünsüz ‘ğ’ ile birleşip (a, aa, aaa, ağ…’) şeklini almış olmalıydı. Böylece ilk insanın telaffuz ettiği anlamlı ilk sözcük güneşin somut varlığını ifade için kullandığı ‘ağ’ kelimesi olmalıydı. İşte bu noktada ‘ağ’ sözcüğünün eski Türk lehçelerinde ‘yaratmak’, ‘renk değiştirmek’, ‘ışık’, ‘gök’, ‘zekâ’, ‘ateş’ anlamlarıyla kullanılması ilk ilkel dilin Türkler tarafından yaratıldığının kanıtı sayıldı. Teorinin Güneş Dil Teorisi adını alması bu yüzdendi! Sf. 111

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 110, 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu bağlamda Mustafa Kemal, soyadı olarak ‘Atatürk’ü aldı. Kemal adını, “aslında Türkçede büyük kale anlamına gelen” Kamâl ile değiştirdi ve ölünceye kadar nüfus cüzdanında bu adı taşıdı. Sf. 109

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • 18 Ağustos 1934’te toplanan II. Türk Dil Kurultayı’nda, TDTC adı Türk Dili Araştırma Kurumu (TDAK) olarak değiştirildi.

    3 Ekim 1934’te İsveç Veliahdı Güstav Adolf onuruna verilen yemekte yaptığı şu konuşma, tamamıyla Türkçe köklerden yeni bir dil yaratılabileceğini kanıtlama çabası gibiydi:

    “Bu gece yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duyduğum tükel özgü bir kavançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır Ancak daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu…” Sf. 108, 109

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 108, 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • 4 Eylül 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC) başkanlığı tarafından gazete ve radyolarda yayınlanan bir beyannameyle, Eylül ayının son günlerinde bir dil kurultayı toplanacağı kamuoyuna duyuruldu.

    Sofya’da yaşayan Agop Martaryan özel olarak davet edilmişti. Sf. 105

    1934’te Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘Dilaçar’ soyadı verilen Martaryan, Türk Dil Kurumu’nda (TDK) 1936-1978 arasında görev yaptı. Sf. 105

    Her yıl 26 Eylül’de ‘Dil Bayramı’ kutlanmasını kararlaştıran kurultayda alman bir diğer karar, Türk lehçelerinden kelimeler derlenmesi idi. Bu konu Bakanlar Kurulu kararıyla bir ‘devlet vazifesi’ kabul edildi, illerde valilerin, ilçelerde kaymakamların başkanlığı altında, Söz Derleme Heyetleri kuruldu. Belediye başkanları, askeri birliklerin komutanları, eğitim ve sağlık personeli ve bütün okulların müdür ve öğretmenleri bu heyetlerin doğal üyesi sayıldı. Ayrıca CHF’nin taşra birimleri ve Halkevleri de, çalışmalara aktif olarak katılacaktı.

    Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan TDTC’nin olağanüstü toplantısında alınan karar gereğince, Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinden derlenen 1.382 Arapça-Farsça-sözcük, gazeteler ve radyo aracılığıyla halka duyuruldu ve bunlara Türkçe karşılıklar bulunması istendi. Sf.107

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 105 ile 107 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1925 veya 1926’da İpek Film Şirketi tarafından düzenlenmişti. Melek Sineması’nda yapılan yarışmayı, sinemanın yer gösterici kızlarından Ermeni asıllı Matmazel Araksi Çetinyan kazanmıştı. Ama basın, organizasyon bozukluklarını bahane ederek, yarışmayı geçersiz saymıştı. Sf. 92

    Ancak, halk havaya sokulmuştu bile. 25 Şubat 1929’da yapılan duyuruda katılma şartları şöyle sıralanmıştı:

    “1) Müsabakaya 16 ila 25 yaş arasındaki her namuslu Türk kızı iştirak edebilir. Irk, din ve mezhep farkı aranmaz.

    2) Bar kadınları müsabakaya katılamaz.” Sf. 94

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 92 ile 94 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Vali, Belediye Başkanı, Mustafa Kemal ve Kılıç Ali, Saffet (Arıkan), Nuri (Conker), Salih (Bozok) gibi seçkinlerin arasına girmeyi nasıl olduysa başaran Rıza Ruşen, iddiasına göre yemekte yapılan konuşmaların notunu tutmuş, bu notları yıllarca saklamış ve 1947 yılında yayımladığı “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabında yer vermişti. İddiaya göre, masadakilerden biri “Bursa Gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü…” diye söze başlayınca olanlar olmuştu. Atatürk elinden çatalı bıçağı bırakmış, gözlerini gence dikmiş ve adeta gürleyerek, sonradan ‘Atatürk’ün Bursa Nutku olarak bilinecek olan sözleri bir çırpıda söyleyivermişti. İçkili bir akşam yemeğinde yapılan ateşli bir konuşmaya nutuk’ adı takmanın garabeti bir yana, bu önemli “nutuk” tan olayın diğer tanıklarının o yıllarda hiç söz etmemesi çok ilginçti. Sf. 79, 80

    Bugün bazı internet sitelerinde dolaşan metin şöyle:

    “Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.

    Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetinin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’ diyecek.

    Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa’ya, Meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki: ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebepleri ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir.’ İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!” Sf. 80

    Ancak, ömrü boyunca Atatürk’ün yanında olan Falih Rıfkı Atay, aynı konuyla ilgili olarak 10 Nisan 1967 tarihinde Savcılığa verdiği ifadede şöyle diyecekti: “Bursa Nutku diye Atatürk’ün söylediği bir nutuk yoktur (…) Bursa gazetecisinin yazdıkları kulak rivayetleridir. Atatürk son derece nizamcı ve devlet otoritecisi idi (…) [Bugün] Memlekette anarşi havası yaratmak kastı vardır. Atatürk bu kasta alet edilmek istenmiştir.” Sf. 82     

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 79 ile 82 arası) kitabından birebir alınmıştır.