Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Mart 1932 – Mart 1933 tarihleri arasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Charles H. Sherrill, Mustafa Kemal’le yaptığı görüşmelerin bazı bölümlerini 1934 yılında yayımlanan A Years Embbassy to Mustafa Kemal adlı kitapta toplamıştı. Sherrill kitabının 199-203 üncü sayfalarında, Mustafa Kemal’in dine bakışını şöyle anlatmıştı:

    [Gazi’nin] “Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamına burada yer vermek tabii ki hiç doğru olmaz. Ancak Onun agnostik ve din karşıtı olduğuna dair söylenen çok fazla saçma hikâyeden dolayı Tanrıya, insanlığın bir Tanrıya ihtiyacı olduğuna, insanlığın Tanrıya yakarma ihtiyacına, O’na seslenmeye hakkı olduğuna inandığını burada söylemem elzem. Ancak bu seslenme belli zamanlarda ibadet etmeye çağıran dualar şeklinde demek değildir…”

    Sherrill’in kitabına almadığı ancak ABD arşivlerinde olan raporundaki bazı hususları ise Rıfat N. Bali sayesinde öğrendik. Raporda Sherrill, Mustafa Kemal’le inanç üzerine yaptığı sohbeti şöyle anlatıyor: “Agnostik olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı kesinlikle reddediyor, ancak dinin sadece Kâinatın Mucidi ve Hakiki tek Tanrıya inanmak olduğunu söylüyor. Ayrıca beşeriyetin böyle bir tanrıya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor.” Sf. 89

    “Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu. Bu duada [Tebbet Suresi] (1) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. ‘Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dinî ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi. Bu fikrini geliştirdikçe, ben de gitgide Kuranın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine vardım.” Sf. 90, 91

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 90, 91) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2014); Tebbet Suresi; “Ebu Leheb’in iki eline yuh oldu, kendine de yuh, Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe yaslanacak. Karısı da odun hamalı olacak! Gerdanında fitillisinden bir ip olduğu halde.

  • Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun ne ile doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926da yazılmış olan, Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan, “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale, dinden boşalan yerin ulusçuluk fikriyle doldurulacağının ilk ipucunu veriyor. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserlerden biri olan Turkey Today’in yazarı Grace Ellison’a göre o yıllarda “ulusçuluk Türkiye’nin yeni dini, Misak-ı Milli Kuran-ı Kerim’i, İsmet İnönü ise Hazreti İsa’sı” olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal’in kendisine “Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum” dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal’in Tanrı olmaya niyeti yoktu!

    Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de CHP’nin ‘Altı Ok’u Anayasa’ya girdi. Anayasa’nın 2. Maddesi’nden “devletin dini İslâm’dır” ibaresi çıkarılarak madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir,” şekline dönüştürüldü. 75. Madde’de yapılan değişiklikle “muaheze edilmeden (kınanmadan) felsefî içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak” anayasal hak olmaktan çıkarıldı. Sf. 88

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 88) kitabından birebir alınmıştır.

  • İlk Türkçe ezan ise 3 Şubat 1932’de Kadir Gecesi’nde Ayasofya Camii’nde okunmuştu. Sf. 74

    Gayrı resmî kaynaklara göre ilk Türkçe ezan, 20 Aralık 1931 tarihinde Babaeski’de okunmuştu. Sf. 74

    1 Şubat 1933’te Bursa Ulu Camii’nin imamı nedense göreve gelmemiş, onun yerine cemaatten Topal Halil ezanı, Tatar İbrahim ise kameti (erkekler tarafından farz namazlarından önce okunan ezana benzer metin) Arapça okumuş, sivil polis Hamdi Efendi de durumu büyüklerine rapor edivermişti. Namazın ardından otuz kişilik bir grup “Ezan her yerde Arapça okunurken neden Bursa’da Türkçe okunuyor” sorusunu sormak için Evkaf Müdürlüğü’ne yönelmişti. Meraklıların da katılımıyla kalabalık giderek büyümüş, müftü bu konuda talimat alındığını, ezanın yalnız Bursa’da değil, her yerde Türkçe okunduğunu, asıl cevabı valinin verebileceğini söyleyince, kalabalık Hükümet Konağı’na yönelmişti. Makamında olmayan valiyi beklerlerken merdivenlere oturmuşlar, sonra da polisin müdahalesiyle, bir olay çıkmaksızın dağılmışlardı. O sırada evinde olan Vali Fatin Bey, durumdan hemen Bursa’daki Tümen Komutanlığı’nı haberdar etmiş, Tümen Komutanı da durumu şifreli telgrafla İzmir’de bulunan Kolordu Komutanı Ali Hikmet (Ayerdem) Paşa’ya bildirmişti. İşte o zaman olan olmuştu, çünkü telgrafı aldığı sırada Paşa’nın yanında Mustafa Kemal de vardı. Mustafa Kemal o gün Buca’ya gitmiş, dönüşte İzmir Milli Kütüphanesi’ni gezmiş, bankaları ve İncir Kooperatifini ziyaret etmişti. Akşam CHF’nin Karşıyaka’da vereceği baloya katılacaktı ki Bursa’daki olayın haberi gelmişti. Yaveri Cevat (Tolgay)’ın anlattığına göre, haberi duyunca çok sinirlenmiş, ilk tepkisi “Derhal Bursa’ya baskın yapacağız!” olmuştu. Sf. 76

    Kısa sürede, olayların öyle büyük boyutta olmadığını anlayan Gazi, aynı gün devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı’na şu açıklamayı yazdırdı: “Bursa’ya geldim. Hadise hakkında alakadarlardan malumat aldım. Hadise haddizatında fazla ehemmiyetli değildir. Herhalde cahil mürteciler, Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi, dini siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin önemi milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” Yani Mustafa Kemal’e göre ortada ‘din meselesi’ yoktu, ‘dil meselesi’ vardı. Sf. 77

    17 Aralık 1932’de Bursa Ulu Camii’nde “Türkçe ezan okumak caiz değil,” şeklindeki hutbesinden dolayı suçlanan Tevfik Hoca, “Cami büyüktü, Arapça daha iyi duyulur diye Arapça okudum,” diye kendini savundu. Sf. 78    

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 76 ile 78 arası) kitabından birebir alınmıştır.

      

  • Mustafa Kemal’in modernleşme projesinde baloların çok önemli bir yeri olacaktı. Batı tarzı kadın erkek ilişkileri, eğlence tarzı, giyim kuşam, adabı muaşeret kuralları ve daha bir dizi yenilik bu balolar aracılığıyla topluma aktarılacaktı.

    Mustafa Kemal’in isteğiyle sadece Müslüman erkek ve kadınların katıldığı ilk balo, 9 Eylül 1925’te İzmir’de düzenlendi. Sf. 66        

    Şevket Süreyya Aydemir’e göre, Ankara’daki ilk balo 29 Ekim 1925 tarihinde Şengül Hamamı’nın yanındaki Türk Ocağı binasında düzenlenmişti. Ocak eski bir Ermeni okuluydu. (Falih Rıfkı’ya göre eski bir Rum okuluydu.)

    Kadın eksiği, Fresko Barı’ndan getirilen kadınlarla tamamlanmak istenince, bu kez de üç hanım salonu terk etmeye kalkacaklardı. Sıra dansa gelince, Gazi önce Falih Rıfkı’nın eşi Şefika Hanım’ı dansa kaldırmıştı. Onu Yakup Kadri ve Saliha Eşref çifti takip etmişlerdi. Ancak yerler öylesine acemice cilalanmış ve sabunlanmıştı ki, Gazi ile Şefika Hanım birden kendilerini yerde bulmuşlardı. Onların üstüne de Yakup Kadri ve Saliha Hanım düşmüştü. İddiaya göre Mustafa Kemal, Yakup Kadri’nin kendisini mahcubiyetten kurtarmak için mahsustan yere yıkıldığını düşünerek memnun olmuştu. Sf. 67

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 66, 67) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ancak şurası gerçek ki, Ankara iki saatlik Menemen Olayı’nı hem Nakşibendi Tarikatı üzerinden dini kesimleri sindirmekte, hem de 1930 yerel seçimlerinde büyük başarılar kazanan (Menemen’de belediyeyi kazanan) Serbest Fırka’ya destek verenlere gözdağı vermekte başarıyla kullandı. Çünkü 8 Mart 1931’de Menemen’de sıkıyönetimin sona ermesine kadar tutuklamalar devam etmiş, 2.200 kişi sorgulanmış, 606 kişi yargılanmıştı. Bu bağlamda İslami irtica ile ilgisinin olması ‘eşyanın tabiatına aykırı olan’ Yahudi Jozef, muhtemelen Serbest Fırka’ya teveccüh gösteren azınlıklara gözdağı için idam edilmişti. Sf. 63

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 63) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bazı çevreler, olayın Nakşibendi Tarikatı’nı sindirmek için bizzat Ankara tarafından örgütlendiğini, Derviş Mehmet’in faaliyetlerinin ağustos ayından beri bilindiği halde engellenmediğini, Menemen’deki askeri yetkililerin olaya kasten müdahale etmediğini, Kubilay’ın adeta kurban edildiğini, bekçileri jandarma ateşinin öldürdüğünü, olaylarla bağlantısı kanıtlanmayan Esad Efendi’nin, Ankara tarafından potasyumlu serum zerk edilerek saf dışı edildiğini iddia ediyor. Ancak bu iddialar da kanıtlanmış değil. Aynı şekilde Mustafa Kemal’in “Menemen’i yakın!” dediği de doğru değil. Buna benzer bir ifadenin, olaya şahit olan subaylardan birine ait olduğu sanılıyor. Sf. 63

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 63) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sonuç olarak; Derviş Mehmet adlı mistik meczubun cerbezesine kapılmış beş cahil ve safdilin, esrarlı sigaraların verdiği cesaretle sahneledikleri mehdilik gösterisi, basiretsiz yöneticiler sayesinde büyümüş, göstericiler, aşırı güvenle bu gözü dönmüş adamların üstüne yürüyen, hatta birine tokat atan Asteğmen Kubilay’ı vahşice öldürmüş, halk da olan biteni adeta bir tiyatro seyreder gibi izlemişti. Bütün bunlar olurken askerler ortada görünmemişti. Sf. 62

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 62) kitabından birebir alınmıştır.

  • 15 Ocak 1931 günü 105 kişinin yargılanmasına başlandı. Muğlalı Mustafa Paşa, 18, 19, 20, 21, 24 ve 25 Ocak oturumlarında bütün sanıkları sıkı sıkı sorguladı. 24 Ocak 1931’de savcı A. Fuat Bey iddianamesini sundu. 25 Ocak’ta karar açıklandı: 37 kişiye idam, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmişti. Evini açmak, silah bulmak, tütün satmak, ip satmak, direk dikmek, el çırpmak bile idamla cezalandırılmıştı. Olayın başında gruptan ayrılıp Manisa’ya dönen Çakıroğlu Ramazan bile idama mahkûm edilmişti. Hayimoğlu Jozef de mehdilik gösterisine alkış tuttuğu gerekçesiyle idama mahkûm edilmişti. İdamlıklardan üçünün yaşı 21’den küçük, üçünün ise 65 yaşından büyük olduğu için, cezaları 15 ve 24 sene hapse çevrildi. Cezası 24 yıl hapse çevrilenlerden 84 yaşındaki Erbilli Şeyh Esat Efendi, üremi rahatsızlığı dolayısıyla yattığı Askeri Hastahane’de öldü. Kendisiyle birlikte hastanede yatan bir başka idam hükümlüsü ölünce ve iki kişinin cezası da TBMM’ce (nedense) 2’şer yıl hapse çevrilince, idam edileceklerin sayısı 28’e düştü. Sf. 62

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 62) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu atmosfer içinde, TBMM’nin 1 Ocak 1931 tarihli oturumunda, Menemen, Manisa ve Balıkesir’de ‘örfi idare’ (sıkıyönetim) ilan edildi. Örfi İdare Amirliği’ne İkinci Ordu Müfettişi Birinci Ferik (Orgeneral) Fahrettin (Altay) Paşa; Divan-ı Harbi Reisliği’ne de Birinci Kolordu Kumandan Vekili Mirliva (Tümgeneral) Mustafa (Muğlalı) Paşa getirildi. Sf. 60

    6 Ocak 1931 günü Muğlalı Mustafa Paşa ve mahkeme üyeleri Menemen’e gelerek mahkemenin yapılacağı (olaydan sonra Kubilay Mektebi adı verilen) Zafer İlkokulu’na yerleştiler. 7 Ocak’tan itibaren Menemen’e giriş çıkış izne bağlandı Gece sokağa çıkma yasağı kondu. Sokağa çıkanlardan dur ihtarına uymayanlar kurşuna dizilecekti. Sünnet, düğün, doğum gibi her türlü tören yasaklandı. Gazeteler, haberleşme, nakliyat ve para değiş tokuşu sansüre tabi kılındı.

    Muğlalı Paşa’ya göre olay, Cumhuriyet devrimlerini içine sindiremeyen Nakşibendi Tarikatı’nın tertibiydi.

    Bu bir süredir Ankara’daki bazı devlet büyüklerinin Nakşibendi Tarikatı’na yönelik düşünceleriyle uyumlu bir iddiaydı. Bu amaçla derhal gözaltı ve tutuklamalara başlandı. Menemen, Manisa, Balıkesir derken, soruşturma İstanbul, Ankara, Orhangazi, Karaman. Kozan ve hatta Hopa’ya kadar uzandı. Tutuklananların arasında İstanbul’da yaşayan 84 yaşındaki Erbilli Şeyh Esad Efendi ile 64 yaşındaki oğlu Mehmet Ali Efendi de bulunuyordu. Muğlalı Paşa’ya göre. Esat Efendi’nin talimatlarını Giritli Derviş Mehmet’e, halen Beykoz’da oturan ama bir zamanlar Manisa’da 16. Fırka Askeri Hastanesi’nde tabur imamlığı yapmış olan Laz İbrahim Hoca ulaştırıyordu. Nakşibendi destekli irtica kalkışmasıyla suçlananlar arasında, “Vallahi efendim, ben namaz bile kılmıyorum, oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır,” diyen biriyle, Musevi tüccar Hayimoğlu Jozefin (zabıtlarda Yosef) de bulunuyor olması, durumu daha da ilginç hale getiriyordu. Sf. 61

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • Komutan yardımcısı Albay Nihat Bey, kışlada yatmakta olan 24 yaşındaki Yedek Asteğmen Kubilay’ı görevlendirdi bu sefer. 1902’de Girit’ten gelmiş muhacir bir ailenin evladı olan Kubilay’ın asıl adı Mustafa Fehmi idi. O yıllarda çok moda olan Türkçülük akımın etkisiyle, İzmir Erkek Öğretmen Okulu öğrencisi olduğu zamanlardan beri Kubilay’ı kullanıyordu.  Olaylar sırasında Menemen’de öğretmenlik yapan Kemal Üstün’ün anlatımıyla “Aceleci ve biraz alıngandı. Zaman zaman sinirliliğe kayan sert davranışları sezilir, üzüntülü olduğu günler dalgın görünür, az konuşurdu.” Sf. 58 Asteğmen Kubilay, emrindeki 26 acemi askeri meydanın yakınlarında durdurmuş ve süngü taktırmıştı. Ancak ne kendisinde silah vardı, ne de askerlerin tüfeğinde mermi. Buna rağmen kalabalığa doğru yürümüş, sert bir şekilde teslim olmalarını ihtar etmişti. Ardından “Ben size şeriatı göstereceğim!” diye bağırarak Derviş Mehmet’e okkalı bir şamar atmıştı. Bu anda bir silah sesi duyuldu. Asteğmen Kubilay sağ koltuğunun altından vurulmuştu. Bazı tanıklara göre Kubilay önce hükümet konağına girmeye çalışmış ama kapı kapalı olduğu için cami avlusuna doğru seğirtmişti. Patlamayla birlikte, tüfekli ve süngülü askerler olay yerinden kaçmışlardı. Bu sırada Kubilay’ın arkasından bir el daha ateş edildi. Bu mermi Kubilay’a isabet etmedi ama Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet’le birlikte yerde acı içinde kıvranan Kubilay’ın yanına gitti. Şamdan Mehmet torbasından testere ağızlı bağ bıçağını çıkarttı. Başına gelecekleri hisseden asteğmen “Yapmayın, öldürmeyin beni. Ben de Müslümanım!” diye haykırdı. Derviş Mehmet’in cevabı “Dur öyleyse seni ensenden keselim de gözün görmesin!” oldu. Kısa bir mücadeleden sonra (daha sonra İsmet Paşa’nın TBMM’de dediğine bakılırsa 20 dakikada) asteğmenin başını gövdesinden ayırdı. 1 Ocak 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre bu olayı 30 kadar kişi de izliyordu. Sf. 59

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.

  • Daha sonra mahkemede verdikleri ifadeye bakılırsa, Derviş Mehmet ve müritleri Tatlıcı Hüseyin’in evinde düzenledikleri dört günlük zikir seansından sonra, Derviş Mehmet’in mehdiliğini halka ilan etmek üzere Menemen’e gitmeye karar vermişlerdi. Planlarına göre, yolculuk sırasında halkı dine davet edecekler, Menemen’de itibarlı Nakşibendi Şeyhi Saffet Hoca’nın vaazlarını dinledikten sonra, İstanbul Erenköy’de oturan ünlü Nakşibendi Şeyhi Erbilli Esat Hoca ve diğer önemli Nakşi şeyhlerine telgraflar çekecekler, ardından Ankara’yı işgal ederek, 1925’te kapatılan tekkelerin yeniden açılmasını sağlayacaklardı. Yedi kişilik ‘Şeriat Ordusu’nun hedefi büyüktü: Ankara’yı hallettikten ve Çin’e kadar her yeri Müslüman yaptıktan sonra, Avrupa devletlerini dine davet edecekler, Derviş Mehmet’i de halife ilan edeceklerdi!

    Yine kendi ifadelerine göre, 6 Aralık 1930 günü Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Emrullahoğlu Mehmet, Alioğlu Hasan, Nalıncı Hasan ve Çakıroğlu Ramazan adlı yedi kişi (ki son üçü 17-20 yaş arasındaydı), yanlarında köpekleri Kıtmir (adını, inanışa göre Mehdi’nin yardımcısı olacak efsanevi Eshab-ı Kehf in köpeğinden almıştı) ve iki silahla (biri Fransız filintası, diğeri bağ bıçağıydı), Menemen’e doğru yola koyulmuşlardı. Yolculuk sırasında Çakıroğlu Ramazan, durumun ciddiyetini anlayıp gruptan kaçmış ve Manisa’ya dönmüştü. Yolda Bozalan Köyü’nde konaklayan ve esrarlı sigaralar eşliğinde 15 gün inzivaya çekilen altılı, 23 Aralık 1930 günü sabahı Menemen’e girmiş ve doğruca Müftü Camii’nin önüne gitmişti. Sf. 56, 57

    Sabah namazı kılan cemaat camiden çıkarken, Derviş Mehmet mehdiliğini ilan etti. Nalıncı Haşan, caminin mihrabından (bazılarına göre yolda Musabey Köyü’nün camiinden) aldığı yeşil sancakla meydana daldı. ‘Mehdi’ Mehmet, olan biteni şaşkınlıkla izleyen halkı etkilemek için, sınırda Halife Abdülmecid Efendi’nin komutasında 70 bin kişilik ordunun beklediğini, öğleye kadar Sancak-ı Şerif altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini haykırıyordu. Sonunda sancağın altında toplanan 100 kadar kişi, Belediye Meydanı’na seğirtmiş, Sf. 57

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 56, 57) kitabından birebir alınmıştır.

  • Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası (LCİÇF) ise, o sıralarda 35 yaşında olan gözü kara gazeteci Arif Oruç’un girişimiydi. Arif Oruç, Milli Mücadele sırasında Eskişehir’de, ‘Çerkes’ Ethem’in desteğiyle Yeni Dünya adlı ‘komünist’ gazeteyi yayımladığı için mimlenmiş, Haziran 1926’da Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılan suikast girişiminden dolayı yargılanmış ama beraat etmişti. 1930’da Serbest Fırka’ya girip, gazetesi Yarın ile partiye destek verdiğinde, Ali Naci (Karacan) ın gazetesi İnkılap, Arif Oruç’u “Vatan haini” ilan etmişti. Serbest Fırka kapatıldıktan sonra Arif Oruç hapse mahkûm oldu, gazetesi kapatıldı. Hayatını kazanmak için kundura boyası dükkânı açtı. Ama devlet peşini bırakmadı. 1933’te bir gece yarısı evinden apar topar alınarak Bulgaristan’ın Şumnu şehrine postalandı.

    Bulgaristan’da medrese hocalığı yapan ve Yarın’ı yayımlamaya devam eden Arif Oruç 1934’te Türkiye’nin isteği üzerine Bulgaristan tarafından Yugoslavya’ya sürüldü, 1937 yılında Türkiye’ye döndü ve idam talebiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nde beraat etti. Kendisi hakkında bir zamanlar ‘vatan haini’ başlığını atan Ali Naci Karacan, 1950 yılında Milliyet gazetesini çıkardığında, muhtemelen vicdan azabından dolayı, Arif Oruç’u “Ayhan” takma imzasıyla kadrosuna almıştı. Bir gün bu esrarlı ‘Ayhan’ın yazıları çıkmaz oldu. 10 Ekim 1950’de Milliyet’te çıkan, Ali Naci Karacan imzalı yazı fazlasıyla ironikti: “Fikir ve siyasî hayatımızda yeni merhaleler açmış olan kıymetli mütefekkir ve muharrirlerimizden Arif Oruç’u kaybettik…” Sf. 55

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 55) kitabından birebir alınmıştır.

  • 6 Ekim’de başlayan seçimler, İttihatçıların 1912’deki ‘sopalı’ seçimleri andıran bir sertlikte geçti. Sf. 51  

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 51) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1930’da üç küçük parti girişimi daha vardı. Bunlardan Ahali Cumhuriyet Fırkası (ACF), Abdülkadir Kemali (Öğütçü) tarafından eylül ayında kurulmuştu. Abdülkadir Bey, Birinci Mecliste Kastamonu Milletvekiliydi ve bir ara İstiklal Mahkemesi başkanlığı yapmıştı. Daha sonra rejimle ters düşmüş ve Adana da yayımladığı Tok Söz gazetesindeki yazılarından dolayı Takrir-i Sükûn döneminde İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştı. Sf. 54

    Aynı günlerde kuruluş dilekçesini veren Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi (TCAÇP), kurucusu Edirneli Mimar Kâzım Tahsin Bey’in siciline yanlışlıkla düşüldüğü sanılan ‘komünist’ notu yüzünden daha başından engellenmişti. Böylece, parti tüzüğündeki “Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin yol göstericiliğinin benimsendiği” ibaresi güme gitmişti! Sf. 54

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 54) kitabından birebir alınmıştır.

  • En büyük seçim bölgesi olan İstanbul’da CHF’nin 36 bin, Serbest Fırka’nın 13 bin oy alması bir yana, 250 bini aşkın seçmenin (toplam seçmenlerin yüzde 83’ü) oy kullanmaması ise halkın rejimi bir anlamda protesto ettiğini düşündürüyordu. Sf. 52

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 52) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fırkanın kaderini belirleyen ikinci konu, o yıla rastlayan belediye seçimleri oldu. SCF’nin İstanbul’daki adaylarının toplam sayısı 117 olup, bu adaylar arasında azınlıklardan aday gösterilenlerin sayısı 13 idi. Bunların altısı Rum, dördü Ermeni, üçü Yahudi idi. Buna karşılık CHF listelerinde azınlık temsilcisi aday yoktu. Sf. 50

    Azınlık düşmanı yazılar artınca Fethi Bey eylül ayında konuyla ilgili bir açıklama yaptı: “Rumları, Ermenileri listemize koymamız Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda onlara tanınan hakka riayetimizdendir.”

    Anadolu gazetesi Fethi Bey’in bu sözlerine şöyle karşılık verdi: “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ekalliyetlere hak veriyor, bunu biz de biliyoruz. Fakat o Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda ‘Rumların, Ermenilerin dâhil olmadığı intihaplar (seçimler) yolsuzdur, kanunsuzdur!’ diye bir kayıt var mıdır? Sf. 51

     Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 51) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bütün engellemelere rağmen 7 Eylül günü Fethi Bey 50 bin kişiye yaklaşan bir topluluğa seslenmeyi başardı. Benzer bir coşku Aydın, Manisa, Akhisar ve Balıkesir’de de olunca, başta tarafsızlık sözü veren Mustafa Kemal, 10 Eylül’de Anadolu gazetesine; “Ben Halk Fırkası ile beraberim ve o fırkanın başıyım!” şeklinde bir beyanat verdi. Cumhurbaşkanı adeta, Serbest Fırka’ya destek verenlere aslında kime muhalefet ettiklerini hatırlatıyordu. Sf. 50

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 50) kitabından birebir alınmıştır.

  • 12 Ağustos 1930 günü – Mustafa Kemal’in önerdiği resmi adıyla ‘Serbest Layık, Cumhuriyet Fırkası’ (kısaca SCF veya “Serbest Fırka”  denecekti) Sf. 48                 

    Ağustos sonlarına doğru, partiye 13 bine yakın üye kaydı yapılmıştı. İlgi arttıkça Fethi Bey işi daha çok ciddiye almaya başlamıştı. Sf. 49                        

    CHF Genel Sekreteri Hilmi Uran, ileriki yıllarda Serbest Fırka üyelerini şöyle tarif edecekti: “Ağrı’nın hesabını soracağız diyen Kürtler, milliyetleri kabaran Araplar, belediyeden ceza gören esnaf, polis tazyikinden kurtulmak isteyen irili ufaklı her çeşit serseri, kumarbaz, esrarkeş ve kaçakçı, hatta komünizm fikrini benimseyenler, inkılaplara son verileceğini zanneden mutaassıp tabaka.. “ Sf. 49

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 48, 49) kitabından birebir alınmıştır.

  • ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan Joseph C. Grew, dikkatimizi başka bir konuya çeker:

    “Gazi yavaş yavaş şu görüşe varmıştır ki, tek parti sistemi Avrupa ve Batı ile karşılaştırılınca Türkiye için bir aşağılık işaretidir. Amerikalı ve Avrupalı yazarlar son günlerde çoğunlukla şekil bakımından Batılı, fakat gerçekte Doğulu olarak tasvir ettikleri Türk diktatörlüğünden çok söz etmişlerdir. Türkiye’nin bu şekilde gösterilmesi Gazi’nin gözüne çarpmış ve hiç hoşuna gitmemiştir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Türk liderleri öteki ülkelerde yapılan şeylere çocukça bir saygı duymakta, kendilerinin Avrupalı olmadıkları hakkındaki her sözü büyük bir hassasiyetle karşılamakta ve dış şekilleri taklit hususunda hayret verici bir kudret göstermektedirler…” Sf. 47

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 47) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fethi Bey bu görüşmeyi şöyle özetlemişti: “Gazi ile görüştük. Bana ille ikinci bir fırka kurup başına geçeceksin, dedi. Kabul ettim. Anlaşmamıza göre, kuracağım fırkanın CHF’den esaslı bir farkı olmayacak. Zaten iki fırkanın da yüksek idareleri ellerinde olacaktır. Gazi benim fırkamın da taraflısıdır. Seçimlerde her iki fırkanın namzetlerini (adaylarını)o tayin edecektir. Anlaşılıyor ki, tek fırkanın doğurduğu murakabesizlikten (denetimsizlikten), idaresizlikten bıkmıştır.” Sf. 46, 47

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 46, 47) kitabından birebir alınmıştır.