Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Abbasi ordusunda köle Türk savaşçılarının sayısı çok artmıştı. Bunlara Arapça “memluk” deniyordu. Arapçada memluk sadece Doğu Afrika kökenli siyahî köleleri ifade etmiyordu. Askerlik hizmeti yapmış olan, ev işlerinde kullanılan uşak, hizmetçi veya Basra’daki şeker plantasyonlarında çalışan beyaz köle köylüleri ifade ediyordu. Halife Mutasım (833 – 842), Türklerden tam bir köle ordusu kurdu. Daha valiyken, tahta geçmeden önce, kendine bağlı Türklerden oluşmuş 4.000 kişilik birliği vardı.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 200) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ermeni devleti, daima, başında bir kral olsun veya olmasın, “naharar“ denen özerk prenslerden kurulu yapısı ile farklı bir siyasi yapıya sahipti. 50 naharar ailesi vardı ve tüm topraklar bunlarındı. Bu Ermeni Prensleri arazilerini ellerinde Batı Avrupa’da olduğu gibi, asker besleme karşılığı olarak tutmazlardı. Zaten askerlik hizmetine yükümlülük olarak değil bir ayrıcalık olarak bakılırdı. Bu Ermeni prensleri (Nahararları) vergi dâhil her türlü yükümlülükten muaftılar. Sahip oldukları eyaletlerde vergiyi onlar toplarlardı, yönetme ve yargılama yetkisi de onlara aitti.

    Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını kaplayan Ermenistan topraklarında, Nahararların arazileri de çok büyüktü. Örneğin, Kamsarakan ailesi, Arpaçay’ın batısında ve Aras nehri kuzeyinde iki büyük eyalete sahipti. Mamikonianların arazileri Muş’tan Erivan yakınlarına kadar uzanıyordu. Bagratoğulları Çoruh vadisinde İspir, Bayburt çevresi, Ergani havzası, Doğu Beyazıt bölgesi, Nahcivan’ın güneydoğusu, büyük Zap vadisinde bölgelere sahiptiler. Ardzruni toprakları Van gölünün batısında Başkale’deydi. Van gölünün güneyi ve batısı Reştuni ailesinindi.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 123) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2022); Doğu Anadolu’da bir çok ilde Mamikân köyü veya mevki ismi var.

  • Gelişen dört hukuk yorumu (mezhep) şunlardır:

    Ebu Hanife (ölümü 767) tarafından kurulan ve Bağdat’ta gelişen Hanefi okulu;

    Medineli kadı Malik bin Enes’in (ölümü 795) uygulamalarından kaynaklanan Maliki okulu;

    Maliki öğrencilerinden eş-Şafii (ölümü 820) tarafından geliştirilen Şafii okulu;

    Ahmet İbn Hanbel’in (ölümü 855) Bağdat’ta kurduğu Hanbeli okulu. …

    Ulemâsının ortak düşüncesini kabul ederler. Malik’e göre iman, inanmak, inandığını söylemek ve Allah’ın emirlerini yerine getirmektir: İman artar ama azalmaz. İnsan yaptıklarından sorumludur ama kader de vardır. Bu konuda Mutezile yanılmıştır. Büyük suç işleyenler, tövbe ettikleri ve Allah bağışladığı takdirde, suçları kadar azap göreceklerdir. Affedilmeyeceği kesin olan Allah’a şirk koşmaktır. Maliki’ye göre haram olan kötü bir şeye sebep olan şey de haramdı.

    Hanefiler kişisel mahkemelere diğer hukuk okullarından daha çok yer verirler. Uzlaşma gerektiğinde, Medine’deki ulema ile yetinmez, bütün ulemanın ortak düşüncesine bakarlar. Şafiiler, hadisleri Malikilerden daha fazla kullanırlar. Şafiiler, Maliki ve Hanefilerin, karar verirken uyguladıkları özgürlükten kaygılıdırlar, ama bütün buyruklar da metinlerde yoktur. Bu nedenle Şafiiler, kıyas yoluyla düşünmeye daha fazla önem verirler. Ancak bu üç okul da önemli sorunlarda anlaşırlar. Birbirlerini doğru yol olarak kabul ederler.

    Hanbeli Okulu ise, diğer üç okula tepki olarak çıkmıştır. Onları yenilikler çıkarıyor diye suçlayan, gelenekçi bir okuldur. İlk üçü Hanbelileri hak yolu sayarken, Hanbeliler, onlara aynı saygıyı göstermezler.  

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 99, 100) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sekizinci asırda, gelenekçiler arasından Mutezile denen bir gurup çıktı. Mutezile, Vasıl bin Ata tarafından kurulan ve aklı öne çıkaran bir öğretiydi. “Büyük günah işleyen kimse ne kâfirdir, ne de mümindir, iki yer arasında bir yerdedir.” diyen Vasıl bin Ata, hocası Hasen-ül-Basrî’nin (642 – 728) sınıfından ayrıldığı için, bu öğretiye ayrılanlar manasına Mutezile adı verilmiştir. Bu öğretiye Kaderiyye de denir…..

    Mutezile öğretisi, aklın güzel veya çirkin demesini esas alıyordu. Tanrı’nın yarattığı şeylerin güzel veya çirkin olmasının seçimini akla bırakıyordu. Güzel olduğu akıl ile anlaşılanları Allah yaratmağa mecburdur diyordu. Cin ve şeytana inanmıyor, “Cin; zeki, dahi insan demektir. Şeytanlar da kötü kimseler demektir.” diyordu. Mutezile öğretisi, insan dilediği işi kendi yaratır diyerek, kaza ve kaderi ret etmişti.

    Mutezile, kişi inancı ve eylemleri konusunda insanları iyiliğe çağırmalı, iyiliği yaymalı ve kötülüğe karşı insanları uyarmalı ve sakınmalıdır diyordu. Bu görüşten hareketle, Mutezile, sarayın lüksünü şiddetle eleştirmişti. Kurulu düzene karşı da sık sık siyasi hareketlere girişiyordu. Siyasi karşı çıkışlar, teolojik bir tartışmayı da beraberinde getirdi. İnsan işlerini kim yönlendiriyordu. Emevîler ve teolojistleri, kendi yaptıklarının kendilerinin kusurları olmadığını, çünkü öyle olmasını Tanrı’nın istediğini söylüyorlardı. Kuran, Allah’ın her şeye gücünün yettiği ve her yerde hazır ve nazır olduğu konusunu ısrarla belirtmişti. Ancak, Kuran’da aynı ısrar, insanın sorumluluğu konusunda da vardı. Allah, onlar kendilerini değiştirmeden, insanları değiştirmezdi.

    Mutezile, adaletin Tanrının özü olduğunu söylüyordu. Şiiler de böyle derlerdi. Mutezile devam ediyordu, Allah akla aykırı hiçbir şeyden hoşlanmazdı. İnsan kendi kaderinin yazıcı ve yaratıcısıydı. Eğer, her fiilin yaratıcı ve yaptırımcısı Allah olursa, kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden dolayı cezalandırılması adaletsizlik olurdu ki bu mümkün değildi, çünkü Allah adildi. Ama bu, kadir-i mutlak düşüncesi ile çelişiyordu. Burada, Mutezile ve gelenekçiler ayrılıyorlardı. 

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 98, 99) kitabından birebir alınmıştır.

  • Siyasi birliğin ekonomik temeli ticarete, o olmazsa, yağma ve ganimete dayanınca, İpek yoluna hâkim olmak çok büyük bir önem kazanır. Kağanların dolayısı ile birliğin, ticaret yollarının iyi işletilmesinden ekonomik yararı vardır. Bu nedenle, siyasi birlik, ticaret yolunun tüm geçtiği yerlere yani Çin’den, Karadeniz’in kuzeyine kadar tüm bölgeye hâkim olmak ister. Buna karşılık aynı tavır Çin’de de görülür. Türkistan ve Kuzey Afganistan ticaret kentleri, uzaklığı ve yerleşik düzeni nedeniyle Çin hegemonyasına daha sıcak bakarlar. Bu durum, göçebe siyasi birliği ile Çin arasında sürekli savaşlara neden olur.

    Çin İmparatorluğunun zayıf olduğu zamanlarda, Kağanlar ticareti sağlayarak görevlerini yerine getirirler. Çin kuvvetlenince haracı, ticareti durdurur. O zaman, Çin’i ticarete mecbur etmek için, Kağanlar Çin’e yağma akınları düzenlemeye başlarlar. Türklere dört bir yandan altın, gümüş ve ipek kumaşlar akıyordu. Türklerin zenginliği yerleşiklerin gözlerinin kamaştırıyordu. Doğu Romalılar Türklerde gördükleri zenginlikleri anlatıyorlardı: rengârenk ipekli kumaşlar, altından heykeller, vazolar, ibrikler, kavanozlar, altın eşyalar, gümüş sofra takımları, yaldızlı yataklar, yaldızlı sandalyeler. Bu kumaşların renkleri öyle bir ustalıkla yan yana getirilmişti ki insanda inanılmaz hisler uyandırıyordu.

    Bu görüşlere Çinli seyyahlar da katılıyorlardı. Hiuan-tsang “Üzerinde yeşil atlastan bir giysi vardı… Alnına ipekten birkaç kat şerit sarmıştı ve ucu başının arkasından yere sarkıyordu. Çevresinde, nakışlı kumaştan giysileri olan, hepsi örgülü saçlı, yaklaşık 200 görevli vardı…” diyerek gördüğü Türk Kağanına ve şatafata olan hayranlığını ifade ediyordu. Kağanın çadırı altın yaldızlarla bezenmişti. Kağanın muhafızları ipek kumaştan giysiler içindeydiler.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 68) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türk orduları yaz kış dinlemez her mevsimde hareket ederlerdi. Düşman durmadan takip edilir, saldırmak için en uygun an beklenirdi. Saldırılar genellikle gece başlar veya bazen şafak beklenirdi. Türk askerleri bitkin bile olsa, savaşmak için uygun an yakalandığında savaşılırdı. Hızlıydılar, kendilerine güvenliydiler. Komutanları savaş taktiklerinde inanılmaz uzmanlaşmışlardı. Onların hem stratejileri ve hem de iradeleri vardı.

    Gerekmedikçe göğüs göğse mücadeleye girmezlerdi. Birine binip, diğerlerini yanlarında taşıdıkları üç atları ile delici ve öldürücü okları ile bir açılan, bir kapanan, bir kaçan, bir kovalayan, yüz binlerce kişinin büyük bir harmoni ile hareket ettiği orduları ancak sele benzetilebilinir. Her delikten geçer, her setti yıkarlardı. Öyle güçlüydüler ki ateşli silahlar çıkıp, belli bir teknolojiye erişene kadar önlerinde kimse duramadı.

    Düşmanlarının kendilerine katılmasını isterlerdi. Savaşırsın, kazanırsın, kaybeden sana katılmalıdır. Savaş sonunda düşmanlarının kendilerine katılmayacağını anlayınca ibret olsun diye yok etmeye başlarlardı. İşte o zaman tek bir savaşta 300.000 ölü verilirdi.

    Doğu Romalı tarihçi Theophylakos Simokates diyor ki: “Cesetler dört günlük yürüme mesafesine yayılmıştı.”

    Türkler için savaş demek, günün her dakikası ve her yer demekti. Savaşı bırakmaktan, kaçmaktan hiç utanmazlardı. Baktılar ki yenemiyorlar, kaçar düşmanı bozkırın derinliklerine çekerlerdi. Zaten cepheden saldırı pek uyguladıkları bir yöntem değildi.

    Müdafaaya geçtikleri pek nadir görüldü. Ancak mecbur olurlarsa, arabalarını daireler şeklinde dizer, arkalarına geçerek müdafaa yaparlardı. Ata ruhlarının olduğu yerlere kadar kovalanabilinirlerse, kovalamaca orada biterdi. Atalar o kadar önemli idi ki, oraya varan hasmın hiç şansı kalmazdı. Türkler Ata ruhlarını bırakmak yerine orada çarpışa çarpışa ölürlerdi.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 60) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkleri nerede ise bütün düşmanları ve özellikle batılılar çok çirkin bulurlar. Onları canavar gibi, insandan daha çok hayvan gibi düşünürler. Tanımlamalar hep kısa boyları, büyük başları, kısa bacakları ve büyük kol ve elleri vurgulanarak yapılır. Burunları basık, göz çukurları oyuktur. Daha doğrusu öyle tanımlanır. Batılılar Türk ve Moğolları korkunç bulurken, Müslüman Araplar onları çok estetik buluyorlardı. Müslüman ressamların gözünde uzun saç örgülü, badem gözlü, çıkık elmacık kemikli bu insanlar estetik güzelliğin en ileri düzeyindeydiler (İran minyatürleri, Gazne duvar resimleri). Aynı kişiler için, yakın tarihlerde yapılan bu taban tabana zıt tanımlamalar, insanların ne kadar sübjektif ve şartlanmış olduklarını gösteren örneklerdir.

    Türklerin karakterleri hakkında Batı, fiziki görüntülerinde olduğu gibi kötü düşüncelere sahiptir. Kuvvetli olasılık ile korktukça kötülemiş, kötüledikçe korkmuşlardır. Batıya göre Türkler yürekli ve serttirler. Yırtıcı, kıyıcı, pis ve güvenilmezdirler. Kimse Türk’ün suya verdiği değeri anlamaz. Suyu kirletmemek için onda yıkanmayan, giysilerini yıkamayan bu insanları suyun kıtlığının ne demek olduğunu bilmeyen insanlar nasıl anlasınlar ki.

    Türk ölmek için değil, ganimet almak için gidiyordu. Akınlarda telefat vermek hiç işine gelmezdi. Bu nedenle kendi hakkında söylenceler yayıyor, yayılmış söylenceleri besliyordu. Korkunun herkesi felç ettiğini, panik havasının bulaşıcı olduğunu biliyordu. Böylece kendinin insan değil canavar olduğuna dair olan hikâyeleri destekledi. Saldırırken öyle korkunç çığlıklar atıyor, gürültüler çıkarıyordu ki düşmanları daha onları görmeden kaçıyorlardı. Türklerin “Haydi vur” anlamındaki “ur ah“ ları sonra batının kullandığı “Hurra“ sözcüğüne dönüşmüştü. Türkler doğa insanıydılar. ….   

    Yaşamak için öldürmenin şart olduğunu günlük hayatlarında hep görüyorlardı. Ölmemek için öldürmek lazımdı. Zaten dinleri bu dünya ile öteki dünya arasında pek bir ayrım yapmadığından, aslında ölmek veya sağ kalmak pek de umurlarında değildi. Ölüm bir zorunluluktu. Ama ölüme bu kadar kayıtsız bile olsalar, sevdiklerine karşı içlerinde derin bir acı taşırlardı. Ölümü değil ayrı düşmeyi sevmezlerdi. 

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yezit, kaleyi aldıktan sonra Cürcan’a saldırdı. Kent fazla direnemedi. Kente girildikten sonra, eli silah tutanlar kılıçtan geçirildiler. Gençler köle olarak satılmaya yollandılar. Kentin etrafına darağaçları kurularak, pek çok kişi asıldı. Kent yağmalandı.

    Yezit, kent ahalisi içinden 12 bin kişiyi ayırarak, bir nehrin kenarında onları kılıçtan geçirdi. Nehirden su yerine kan akıyordu. Bu nehrin suyu ile dönen değirmende, un öğütülüp, ekmek yapıldı. Yezit bu ekmekten yiyerek yeminini yerine getirmiş oldu.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Harizm’li Türk bilgini Biruni şöyle yazar:

    “Kuteybe, Harizmlilerin yazı dilini bilenlerini, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginlerini yok etti. Böylece her şey karanlığa gömüldü. İslam, Harizm’e girerken, geçmişi öğrenme olanağını bırakmamıştı.”

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şehrin dışında 700 büyük köşk vardı. Buhara’dan sürülen meşhur Zerdüşt zenginleri burada oturuyorlardı. Gerçekte bunlar İslamiyet’e karşı inatçı kimseler oldukları gibi, Cuma namazlarını kılmamakta en çok direnenler de bunlardı. Hâlbuki fakirler Cuma namazı kılanlara vaat edilen 2 dirhem nakdî mükâfatı almak için camiye koşuyorlardı... 

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • MS 710 Sonunda, Kuteybe, arabulucular yollayarak, Neyzek Tarhan’ı, canın bağışlanacak diyerek, tutsak olmaya ikna etti. Ama Araplar verilen sözü tutmadılar. Haccac “kâfire verilen söz İslam’ı bağlamaz” diyerek, Tarhan’ı öldürttü. Tarhan, yaptığı direnmenin sonucunu işkence çekerek ödemişti. Önce Tarhan’ın oğullarının başı kesildi. Sonra, Tarhan’ın 700 askeri bir bir öldürülerek, derileri yüzüldü. Bunların hepsi, Tarhan’ın gözü önünde oluyordu. En son Tarhan’ın başı vuruldu. Kesilen başlar, toplanarak, Haccac’a yollandı.

    Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 20) kitabından birebir alınmıştır.

  • Arap ordusu, Arap olmayan toprakları ele geçirdikten sonra, geniş köylü kitlesinin Müslüman olması işlerine gelmiyordu. Böyle bir Müslümanlaşma, dihkanların da işine gelmezdi. Haraç vergisi bir köye kesilirdi. Bir köyün bir kısmı Müslüman, bir kısmı başka bir dinden ise, köyden alınan verginin tüm yükü Müslüman olmayanlara binerdi. Bu nedenle, Müslüman olsa bile köyde kalanlar, haraç vergisine iştirak etmek zorunda kalıyorlardı. Vergiden kurtulmak için Müslüman olmak yetmiyor, köyü bırakarak kente taşınmak da gerekiyordu. Böylece Müslümanlaşma, bir taraftan köylerin boşalarak, üretimim ve vergi gelirlerinin düşmesine sebep oluyor, diğer yandan şehirler kalabalıklaştığı için sosyal problemler artıyordu. Bu nedenle Haccac, kentlerde yakalattığı tüm köylüleri zorla geri yollattı ve Müslüman olmayı yasakladı.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 230) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORMU (2016); Arap devleti bir sömürge imparatorluğu, Osmanlı Devletinde isteyen herkes İslamiyet’e geçebiliyordu.

  • Birinin, hizmet ve himayesine girildiğinde, oluşan ilişki türüne Arapça da “Vâlâ“ denirdi. “Vala“ kurumu, Türk ve Moğollarda ki unagan-bogol kurumuna benzer bir kurumdu. İslamlık öncesi Arap kabileler arası ilişkilere dayanıyordu, kabileler veya bireyler arasında olabilirdi. Bir kabile üyesi bir kişiyi kendi ailesine alınca, o kişi kabile üyesi kabul edilirdi. Aileye alınan kişi köle veya esir ise, aileye alan kişinin “Mevlâ”sı olurdu. Mevlâ, Mavalinin tekil halidir. Yani mavali de azatlı köle anlamına benzer bir anlam vardır.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 226) kitabından birebir alınmıştır.

  • Haccac Mekke’yi kuşattı ve mancınık ile dövmeye başladı. Haç zamanıydı ve Emevîlerin eylemi Haç farzının yerine getirilmesini engelliyordu. Halife Ömer’in oğlu Abdullah araya girerek, Haç süresince Emevîlerin Mekke’yi bombardıman etmelerini önledi.

    Haç süresi bitince, Haccac’ın mancınıkları tekrar işlemeye başladılar. Mancınık ile atılan taşların bazıları Kâbe’yi isabet ederek, Müslümanların kutsal mabedinin yıkılıp, hasara uğratmasına sebep oluyordu. Yağmurlu ve fırtınalı bir günde, mancınık taşları Kâbe’ye düşerken, bir yıldırım, taşları atan büyük mancınığın üzerine düşerek, oradaki 12 askeri öldürdü. Emevî askerleri, yıldırımı Allah’ın yolladığını düşünerek büyük bir korkuya kapıldılar ve savaşı bıraktılar. Bunun üzerine Haccac mancınığın başına bizzat geçerek bombardımana devam etti. Haccac, bir taraftan mancınığı kullanıyor, bir taraftan da askerlerinin maneviyatını kuvvetlendirmeye çalışıyordu: “Korkmayın, Hicaz ülkesinin âdeti böyledir. Her vakit yıldırım düşer. Bugün sizi yakan yıldırım, yarın onları yakar.”

    Hakikaten de her yere yıldırım düşüyordu. Mekke’ye de yıldırımların düştüğünü gören Emevî askerleri yavaş yavaş korkularından sıyrılmaya başlamışlardı.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 217) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yezit ’den sonra Muaviye II ve Mervan I kısa süre halife oldular. Mervan I İbn Hakem, 684 ve 685 yıllarında halifelik yaptı. Halife Ömer’in kızı ve Peygamberin eşlerinden Hafsa ölene kadar birinci Kuran’ı sandığında saklamıştı. Hafsa ölünce, Mervan İbn Hakem, bu ilk Kuran’ı alarak yaktırdı. Bu yaktırma işini neden yaptığını, Mervan şöyle açıklamıştır. “Bunu yaptım çünkü Onda yazılı olanlar, resmi Kuran’a yazılıp, geçirilmiş ve korunmuştur. Korktum ki aradan uzun zaman geçtiğinde kuşkucu kimseler bu (resmi) Kuran hakkında şüpheye düşerler.” Günümüze kadar ilk Müslümanlardan pek çok eşya gelmiş olmasına rağmen (Peygamberin sakalı, elbisesi vs.), vahiylerin ilk yazıldığı derilerin, taşların, kemiklerin, tahtaların ve ilk derlenen Kuran’ın (Zeyd’in derlemesi), diğer Kuran derlemelerinin (Übeyy İbn Ka’b’ın derlemesi, Abdullah İbn Abbas’ın derlemesi, Muhammed’in eşlerinden biri olan Ayşe’nin derlemesi, Ali’nin derlemesi) günümüze kadar ulaşamamış olması garipsenecek bir durumdur.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 215) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hüseyin ailesi ile birlikte Kûfe’ye giderken, Fırat nehri yakınlarında Kerbelâ’da Yezid’in yolladığı Hurr bin Yezit komutasındaki 2.000 kişilik ordu tarafından yolu kesilip, kuşatıldı. Kûfe’ye gitmeye çalışan muhacirler çocuk, kadın, toplam 155 kişiydiler. Bunların içinde savaşabilecek olanlar 32 süvari ve 40 yaya olmak üzere sadece 72 kişiydi. Emevîlerin, muhacirlerin yolunu kesen 2.000 kişilik ordusuna, Sad bin Ebi Vakkas’ın oğlu Amr komutasında 4.000 kişilik bir kuvvet daha katıldı. Böylece Emevî kuvvetleri 6.000 savaşçıya ulaştı.

    6.000 kişilik ordu 155 kişiyi sarmış, yerinden kıpırdatmıyor, yakınlarındaki sudan bile almasına müsaade etmiyordu. Hüseyin ve kafilesi susuz kalıp, sonunda Yezid’e biat etmek zorunda kalacaktı. Hüseyin boyun eğmedi ve sonunda susuz öleceğine savaşarak ölmeyi yeğledi. Sabah güneş doğunca başlayan bu eşitsiz savaş, gün batımına kadar sürdü. Emevî ordusu isteksiz savaşıyordu. Aslında Peygamberin torununa kılıç çeken herkes korkuyordu. Bir İlahi müdahale bekleniyordu ama olmadı.

    Akşama doğru Hüseyin’in ölümü üzerine savaş sona erdi. Emevî komutanı, Hüseyin’in ölüp ölmediğinden emin olmak istiyordu. Bunun için Peygamberin torununun başını elindeki sopa ile görmek için çevirince, kalabalıktan bir ses yükseldi “Yavaş ol, Allah’ın habercisinin dudaklarını o yüzde gördüm ben.” Amr, ölülerin başlarını keserek Kûfe valisi Abdullah bin Ziyad’a yollama emri almıştı. Bu emri yerine getirdi.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 211) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yezit halife olunca, M.S. 680 yılında, Ali’nin küçük oğlu Hüseyin, hakkının elinden alındığı ve verilen sözün tutulmadığı gerekçesi ile Yezid’e başkaldırdı. Hilafetin vesayet yoluyla geçmesinden herkes rahatsızdı. Kûfeliler, Hüseyin’e mektup yazarak, Kûfe’ye gelirse ona biat edeceklerini bildirdiler.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 210) kitabından birebir alınmıştır.

  • Abd Allah b. Saba, “Galiye“ veya “Sebeiye“ kolunu kurmuştur. Bu yola bağlı olanlara göre, “Ali Tanrı’dır” ve bulutların üzerinde oturmaktadır. Bir gün yeryüzüne inerek, dünyayı düzeltecektir. Gök gürlemesi Ali’nin sesi, yıldırım Ali’nin kamçısıdır. Haram denilen her şey, gizli anlamına bakıldığında helaldir.

    Ancak, Şia’nın en güçlü kolu “İmamiye“ veya “Rafızilik“ denen koldur. Rafızilik, genel olarak bütün Şiileri de adlandırır. Ebu Bekir ve Ömer’in dışında tüm Halifeleri (İmamları) reddedenler (terk edenler) demektir. İmamiye koluna Caferilik te denir. Şiiliğin üçüncü büyük kolu da, Ali’nin torunu ve İmam olan Zeynelabidin’in oğlu Zeyd’in kurduğu “Zeydiye“ koludur. Bu anlayışa göre, ancak Fatma’dan gelenler İmam olabilirler..

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu sırada Halife Ali’nin büyük oğlu Hasan, Muaviye ile anlaşarak, Halifelik iddiasından vaz geçmişti, ama bu Muaviye’ye yetmiyordu. Hasan’ın karısı Cude bin Eşas ile Peygamberin torununun öldürülmesi konusunda anlaştı. Hasan’ın karısı, altın ve Muaviye’nin oğlu Yezit ile evlenme karşılığında Hasan’ı zehirleyerek öldürdü (MS. 670). Muaviye vaat ettiği altını verdi ama “peygamberin torununu öldüren, benim oğlumu da öldürür“ diyerek, evlilik vaadine uymadı. Hasan, Şii’ler tarafından ikinci İmam kabul edilir.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 205) kitabından birebir alınmıştır.

  • Harici üç kafadar İbni Mülcem, Berke ve Temim’den Amr, halkı kurtarmak için Ali, Muaviye ve Amr bin As’ı aynı anda öldürmeyi kararlaştırdılar. Karar 19 Ramazan’da sabah namazında uygulandı. Ali, sabah namazını kılarken öldürüldü, Muaviye kaba etinden yaralandı, Amr ise hastalanıp namaza gidemediğinden, onun yerine namaz kıldıran öldürüldü. M.S. 661 yılında, Ali bir harici olan Abdurrahman İbni Mülcem tarafından, Kûfe mescidinde öldürülünce, Muaviye iktidarda tek başına kalmış oldu. Ali’yi öldüren, kılıcını indirirken “Ya Ali, hüküm ancak Allah’ındır.” diye bağırmıştı.

    Alıntı; Bizimkiler VI (Müslümanlık) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 190) kitabından birebir alınmıştır.