Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • İran’dan gelen Persler, Anadolu’da, kendi ana topraklarına en fazla benzeyen yer olarak Kapadokya’yı görmüşlerdir. Ve buraya yerleşmişlerdir. Bu nedenle, Kapadokya bölgesi, Zerdüşt dininden ve ateş kültünden en fazla etkilenen bölgedir.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 110) kitabından birebir alınmıştır.

  • Güneş tanrısı olan Mitra (Mithra), bir ışık ve hak tanrısıdır. O, her şeyi aydınlık içinde gördüğünden, daha hakkaniyetle yargılayabilir. Mithra’yı Zerdüşt öncesi dinde de görmüştük. Sonra, Zerdüşt dininde Mithra’dan söz edilmez olmuştu. Şimdi bahsettiğimiz, Mithra dini, bir din olabileceği gibi, Zerdüşt dininin gizli bir tarikatı da olabilir. Bu dinde, tanrı Mithra’nın yanına bir şaman alışkanlığı konmuştur. Mithra ve ona eşlik eden boğa.

    Öykü şöyledir. Mithra bir boğayı ram etmiş (kendisine bağlamış) ve sonra da kurban etmiştir. Tüm canlılar, işte bu boğanın kanından olmuşlardır. Yaratıcı Mithra da, yüce tanrı ile insanlar arasında bir aracı, ruhların kurtarıcısı olarak kalmıştır. Mithra bir gün dayanılmaz bir ateş kılığına bürünüp, dünyadan karanlığı silecek, ölüleri diriltip, insanlığı kurtaracaktır. Böylece Mithra dini, evrensel kurtuluşu vadeden bir din olmuştur.

    Mithra kültünde kadının yeri yoktur. Bu din sadece erkeklerin dini seremonilere katılabildiği bir dindir. Mistik bir dindir. Dine özel törenlerle girilir. Takdis törenleri gibi özel dini ayinleri de vardı. Vaftiz etmek; balla arındırmak; okunmuş ekmek, su ve şarap ile kurban eti yemek, özel dini ayinlerin belli başlılarıdır. Ergin yaşa gelmiş Mithra müminleri birbirini kardeş diye çağırıyordu. Yöneticiye baba, dinin başında bulunan kişiye de babaların babası denirdi.

    M.S. 100 yılında, Mithra dinini kabul eden Romalı askerler sayesinde, Mithra dini tüm Roma imparatorluğuna yayıldı. İmparator Commodus (Komodüs) de Mithra dinine girdi. Mithra dini uzun süre, Hıristiyanlıkla çekişti. Uzun süre hangi dinin halkın çoğunluğunca kabul göreceği belli olmadı. Hıristiyan kilisesi, Mithra dini ile enerjik bir şekilde mücadele etti ve onu yendi. M.S. 400 yılına geldiğimizde, dinler arası savaşı Hıristiyanlık kazanmıştı.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 110) kitabından birebir alınmıştır.

  • Törenleri yapan Zerdüşt rahipleri Medler’den oluşurdu. Bu nedenle Mecusî dendiği de olmuştur. ..Zerdüşt dinin diğer dinler üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Budizm’i etkilemiştir. Yahudi dininin içine Tanrı ve şeytan ikilemini sokmuş, meleklere inanmayı ve ölülerin ölmezliğini getirmiştir. Ayrıca ahlaki açıdan da diğer dinlere çok şey katmıştır. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • Zerdüşt’ün peygamber olarak gelişi, Angra Mainyu’ya öldürücü bir darbe oldu. Zerdüşt’ün gelişinden önceki 3.000 yıl boyunca, her 1.000 yılda bir, Zerdüşt’ün tohumuyla döllenen bir bakireden, bir kurtarıcı doğdu. Üçüncü 1.000 yılda ise son kurtarıcı Zerdüşt geldi. Onun gelişiyle, ölüler dirildi, bir gök taşı dağlardaki madenleri eritti. Eriyen madenler, müminler için ılık bir süt, dinsizler için azap oldu. Kötü birkaç insanla, iblisler yok oldular. Zerdüşt kötülüklerden temizlenmiş dünyada bir ayin düzenledi ve dünya ebedi mutluluğa erişti.

    …Bir diğer görev de yalandan nefret etmektir. Burada, iftira, dedikodu da yasaklanmaktadır. Gizli hırsızlık, borç almak, yine bu manada mahkûm edilmektedir. Borç mahkûm edilmiştir, Çünkü borç alan kişi, borcunu ödememek için yalana başvurabilir. Herkes verdiği sözü tutmalıdır. Hatta hainler bile sözlerini tutmak zorundadırlar. İyilik etmek, yardım etmek tabii ki istenen bir durumdur. Ama adalet ve doğruluk olmadan hiçbir şey olmaz. Bir Zerdüşt için, şeytanın mezhebine girmiş olanlara merhamet gösterilmesi yasaklanmıştır. Kötülüğe merhamet etmek, bir zaaftır. Zaafa da, bu dinde yer yoktur.

    Çalışmak da bir ödevdir. Çalışmak demek, dünyamızı bereketli ve mutlu bir yer haline getirmektir ki bu da Angra Mainyu ile savaşmak demektir. Zerdüşt dini bir ekonomik ve sosyal reform yapmıştır. Hayvanlar bilgiye dayanan bir usul ile yetiştirilmelidir. Otlaklara özenle bakılmalıdır. Düzgün bir konutta, huzur ve sükûnetle oturulmalıdır. Öküze daha iyi muamele etmek ve kanlı kurbanları ortadan kaldırmak gerekir. Gerçek mümin, gayretli köylü, işini bilen hayvan yetiştiricisi, doğru ve adil ev sahibi ve köy ağasıdır.  ..

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • Pers İmparatorluğu’nun egemenliği altındaki her topluluk ve kişi kendi dinini seçmekte ve uygulamakta serbestti. Gösterilen bu hoşgörüye rağmen, Perslerin kendilerine ait bir dinleri olduğu da bilinmektedir. Perslerin kendi dinlerini I. Dara’dan (Darius) itibaren biliyoruz. Persler, dini açıdan, Zaraduştra ya da Zerdüşt adını taşıyan bir düşünürün etkisinde kalmıştır. Bu dine Zerdüşt dini diyoruz. Zerdüşt dinine Mazdeizm de denir… Bu ilk din Zerdüşt dinine bir temel oluşturmuştur. Yüce tanrı Ahura Mazda tarafından bu dinin ayetleri, peygamber Zerdüşt’e vahiy edilmiştir. Zerdüşt de bunları yurttaşlarına vaazlarda bulunarak nakletmiştir. Zerdüşt peygamberin kalabalık olan ailesi de, Tanrı kelamlarının naklinde ve Zerdüşt dininin yayılmasında ona yardım etmişlerdir. Kesin olmamakla beraber, Zerdüşt peygamberin M.Ö. 700 – 800 yıllarında yaşadığı düşünülür.

    Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta yahut Zend Avesta, Tanrı Ahura Mazda (Hürmüz) tarafından indirilen vahiyleri ihtiva eden bir kutsal kitaptır. Zend yorum, Avesta metin demektir. Kutsal metinler ancak M.S. 200 yıllarında toplanabilmiş ve 100 yıl içinde kitap haline getirilmiştir. Avesta’nın içindeki yazıların bir kısmı ve Gatha denilen beş türkü, çok eski tarihlerde yazılmış kısımlardır. Gatha’nın, bizzat Zerdüşt’ün fikirleri olduğuna inanılır. Zerdüşt’e Yunanlılar Zoroastres, Romalılar Zoroaster derlerdi. Zerdüşt’e, Zarahustra da denilir.

    Zerdüşt peygamber, önceki dini arıtmış ve ayıklamıştır. Zerdüşt dini sayesinde, İran çok tanrıcılığı, tektanrıcılığa doğru yönelmiştir ve dine çok yüksek ahlak kuralları konmuştur.. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 107) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sokrates, Sofistler gibi yaptıklarının karşılığında para almıyordu. Kendisine, “Filozof, bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişi” diyordu.

    Diyordu ki: “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir.”.Sokrates, doğruyu bilen doğru davranır diyordu. Doğru bilgiden doğru eylem gerçekleşir. Doğruyu bilen doğru adamdır. Kötüler, bilgisiz oldukları için kötüdürler, bilseler kötü olmazlardı. Bilgi olmadan, akıl iyiye çalışmaz. Bu nedenle bilgimizi arttırmamız gerekir. Doğru ile yanlışı ayırma yeteneği, Sokrates’e göre, insanın mantığındadır. Hâlbuki Sofistler bunu toplumda arıyorlardı. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 105) kitabından birebir alınmıştır.

  • Socrates (Sokrates) M.Ö.470 ile 399 yılları arasında yaşamıştır. Tek bir kelime yazmamıştır. Zamanının çoğunu, Atina sokaklarında, insanlarla konuşarak geçirmiştir. Kır hayatından hiç hoşlanmaz ve hep insanlarla birlikte olmak isterdi. Çirkindi, ama içinin çok güzel olduğu söylenirdi. Sokrates hakkında bilgimizi, onun talebesi olan Platon’a borçluyuz. ..Sokrates kimseye bir şey öğretmek peşinde değildir. Hatta konuştuğu insanlardan, bir şeyler öğrenmek istediğini, hep söylemiştir. Genellikle, konuşmanın başında soru sorup, bir şey bilmez gibi yapardı. Konuşurken, karşısındaki kişinin kendi düşünsel zayıflıklarını kendi kendine görmesini sağlardı. Sokrates’e düşen şey, insanların içlerindeki doğruyu bulmalarına yardım etmekti. Çünkü ona göre, gerçek kavrayış insanın içinden gelir ve dışarıdan öğretilemezdi. Sokrates insanın içindeki bilgiyi kavraması için hep cahil rolü yaptı. Atina sokaklarında dolaşarak, Atinalıları düşünceye itiyor, onların düşünce biçimlerindeki boşlukları ortaya çıkarıyordu. “Atina uyuşuk bir at. Ben de onu uyandırıp canlandırmaya çalışan bir at sineğiyim.” diyordu. Tarzı, yönetimi elinde bulunduranları rahatsız etti. ..M.Ö. 399 yılında, devletin tanrılarını tanımadığı ve gençlerin düşüncelerini bozduğu için ölüme mahkûm edildi. 500 kişilik jürinin, yarıdan biraz fazlası onu suçlu buldu. Af dilemedi, Atina’dan kaçmadı, yaptığının doğruluğunu sonuna kadar müdafaa etti. Devletin çıkarlarını koruyorum diyordu. Sonra, en yakın arkadaşlarının yanında baldıran zehri içerek hayatına son verdi. Sokrat düşüncelerinden vazgeçmediği için öldürülen, ne ilk ve ne de son kişiydi. Ama tarihte bilinen ve bir sembol olan ilk kişiydi.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 105) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sofist Protagoras (M.Ö. 487–420), “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyordu. Yani iyi, kötü, doğru, yanlış hep insan ihtiyaçlarının sonucu idi. Protagoras, tarihsel süreçte, şüpheyi metod haline getiren ilk düşünürdür. “Her şey, bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse senin için öyledir. Üşüyen için rüzgâr soğuktur, üşümeyen için değildir. Herkesin hemfikir olacağı kesin bir bilgi edinmek olanaksızdır.”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 103) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu arada bazı ilk tarihçiler, tarihin gidişini doğal olaylarla açıklamaya çalışıyorlardı. Bu ilk tarihçiler, Herodot (Herodotos) (M.Ö. 484 – 424) ve Thukydides (M.Ö. 460 – 400) idi. Tarihçiler ortaya çıkarken, hastalık ve sağlığa da doğal yorumlar getiren bir bilim, tıp şekilleniyordu. Kos Adası’nda, M.Ö. 460 yılında yaşayan Hippokrates, Grek tıp biliminin başını çekiyordu. Hippokrates’ci tıp geleneğine göre, hastalıklara karşı koymanın en önemli yolu aşırıya kaçmayan, sağlıklı bir hayat sürmekti. İnsan için doğal olan sağlıklı olmaktı, hastalık dengeler bozulunca ortaya çıkıyordu. Bu günkü dünyamızda, tıp etiği Hippokrates’ten dayanak alır. O, öğrencilerine şu yemini ettirirdi:

    “Yeteneklerim ve değerlendirmelerim doğrultusunda tedavimi hastalara yardım etmek ve onlara asla zarar ve acı vermemek kaygısıyla kullanacağım. Ne isteyene zehirli ilaç vereceğim, ne de kimseyi buna teşvik edeceğim. Ne de bir kadına doğurmasını önlemek için diyafram vereceğim. Hayatımı ve sanatımı temiz ve kutsal tutacağım.

    Bıçak kullanmayacağım, en derin acılar içinde kıvrananlara bile. Ama bu alanda uzman olanlara alan açacağım.

    Hangi ev olursa olsun gittiğim her eve hastalara yardım etmek için gideceğim. Bilerek haksızlık etmeyeceğim ve bilerek zarar vermeyeceğim. Özellikle, köle olsun özgür olsun, ne bir erkek ne bir kadın vücuduna zarar vermeyeceğim. İnsanlarla girdiğim ilişkilerde görüp duyduklarım başkalarına anlatılamayacak bir şeylerse, bunu asla açıklamayacağım. Çünkü bu benim için kutsal bir sırdır.

    Bu yemini tutar ve bozmazsam, insanlar hayatıma ve sanatıma saygı duysunlar. Yok, eğer yemini bozarsam, başıma bunun tam tersi gelsin.”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 102) kitabından birebir alınmıştır.

  • Güney İtalya’da Kroton adlı Yunan kentindeki tıp okulunda Alkmaion adlı bir düşünür, beynin duyuların merkezi olduğunu öne sürüyordu. Bu sırada sinir sistemine ait ilk saptamalarda da bulunuyordu. Duyu organlarından vücuda giren duygusal parçacıklar, salgı kanalları ve damarlar aracılığı ile beyindeki algılayıcılara ulaşıyorlardı. Alkmaion’a göre beden ölüyor, ama ruh yaşamaya devam ediyordu. Sağlık demek, vücutta dengede olması gereken çeşitli zıtlıkların (kuru – nemli, sıcak – soğuk, tatlı – ekşi gibi) denge halinin devamı demekti. Herhangi bir etken veya aksama sonucu bu denge bozulunca, hastalık başlıyordu. Denge, bireyin fiziksel yapısına, beslenmeye, iklime ve dış etkenlere bağlıydı. Alkmaion’a göre uyku, beyindeki kanın damarlara çekilmesi ile oluşuyordu. Damarlara çekilen kan beyne geri dönmezse ölüm gerçekleşmiş olurdu.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 101) kitabından birebir alınmıştır.

  • İlk Grek filozoflarının sonuncusu, o da bir doğa filozofu olan, Demokritos’tur. Demokritos, M.Ö. 460 ve 370 yılları arasında Ege’nin kuzey kıyılarındaki bir kentte, Abdera’da yaşıyordu. Değişmezlik açısından kendinden önceki filozoflarla aynı görüşteydi. Doğadaki her şey gözle görülemez kadar küçük ve mutlak, hiçbir zaman değişmeyen yapı taşlarından oluşuyordu. Demokritos, bu en ufak parçalara atom dedi. Atom parçalanamaz en ufak yapı taşlarıydı. Ve atomlar, hiçbir şey yoktan var edilemeyeceği için mutlaktılar. Ve bu atomlardan değişik canlı ve cansızlar oluştuğundan, atomların hepsi aynı olamazdı. Çok çeşitli atomlar vardı. Ölünce atomlar yeni eşyalar üretmek üzere birbirlerinden ayrılırlardı. Demokritos ruh veya akıl gibi bir takım doğaüstü varlıkların, doğal işleyişe karışmadığını söylüyordu. O var olan tek şey atomlar ve içinde dolaştıkları boşluktur diyordu. Atomların hareketlerinde hiçbir bilinçli amaç yoktu. Doğa tamamen mekanik bir şeydi. Ama bu her şeyin rastlantısal olduğu anlamına gelmezdi, çünkü her şey doğa kanunlarına sıkı sıkı bağlıydı. Olup biten her şeyin nedeni, kendi içinde vardı. Bilinç bile atomlardan oluşuyordu. Kaygan ruh atomları da ruhu meydana getiriyordu. Ölünce bunlar etrafa dağılıyor, sonra başka ruh atomlarına katılıyorlardı.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 101) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 500 ile 428 yılları arası, Empedokles’le aynı yıllarda yaşayan, Anaksagoras ise diyordu ki: Doğa, gözle görülemeyecek kadar küçük maddelerden oluşur. Her şey daha küçük, daha küçük parçacıklara bölünebilinir. Ancak en küçük parçada bile her şeyden bir şey vardı. Bunu bu günkü dünyamızda yorumlarsak: bir hücre çekirdeğindeki bilginin tüm organlara ait bilgiyi barındırmasını örnekleyebiliriz. Bu her şeyden bir şey barındıran bu en küçük parçalara, Anaksagoras tohum veya öz diyordu. Bu öğelerden ne bir şey yok olabilir, ne de bu öğelere bir şey katılabilinirdi. Onlar için ne doğum ve ne de bozulma vardı. Doğuş ve ölüş düşünceleri yanlıştı. Hiçbir şey yoktan gelmez, hiçbir şey yok olmazdı. Yer değiştirmeden veya birleşmeden veya dış görünüşün değişmesinden başka bir değişme yoktu.

      Anaksagoras, eşyaları şekillendiren ve insan, hayvan ve bitkileri yaratan bir güce inanıyor ve buna ruh veya akıl (nous) diyordu. Madde cansızdı, kendi başına hareket edemezdi. Maddeyi hareket ettiren bir öğeler öğesi vardır ki bu ruhtu. Ruh, madde değildi. Ruh daima maddeden ayrı bir şey olarak kalacaktı. Başlangıçta, madde karmakarışık bir şekilde bulunuyordu. Nous (ruh) ona şekil verdi, düzenledi. …Anaksagoras, bir süre Atina’da da bulundu. Ancak Atina’da güneşin ateşten bir küre olduğunu iddia ettiği için kovuldu. Güneşin tanrısallığı bitiyor muydu? 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.

  • Perikles döneminde, demokrasinin temel direği yine orta sınıf olmuştur. Bu dönem, Atina deniz imparatorluğu dönemidir. Perikles, zengin ve soylu bir aileden geliyordu. Bilginler, şairler, armatörler daima ona yakın olmuşlardır. Perikles, sağlam karakterli bir kişiydi. Derin ve uzak görüşlere sahipti. Hiçbir zaman çıkar gözetmezdi. Kültürlü idi ve iyi bir hatipti. Atina’da halk kitleleri, onu çok sevip, sayıyorlardı. O da, kitleleri özgürce yönetiyordu.

    Perikles, Demokrat partinin sol ucunda değil, ortasında yer alıyordu. Toplumun orta katmanlarının çıkarını savunuyordu. Hali vakti yerinde tüccarların, dükkânları olanların, zanaatçıların, orta ölçekli toprak sahiplerinin, sanatçıların menfaatlerini gözetiyordu. Herhangi bir görev veya işe seçilenlerin gündelik ücret alması usulünü Perikles koydu. Böylece, varlığı olmayan kesimin de, seçilebilme olanağını sağladı. Yine, aynı şekilde, askerler, tayfalar, subaylar için ücret kondu. Örnek olarak, bir kürekçi günde 1 drahmi, subaylar 2 veya 3 drahmi alıyorlardı. Yurttaşlara, tiyatroya gidebilmeleri için koltuk ücreti ödeniyordu. Zaman zaman, halka bedava ekmek dağıtılıyordu. Topraksız yurttaşlara, deniz aşırı yerlerden, kolonilerden, geniş topraklar dağıtıldı. Perikles, bayındırlık işlerini de arttırarak, yurttaşlarına iş imkânları sağladı.

    Perikles dönemi, Atina demokrasisinin en etkili olduğu dönemdir. Ancak, bu demokrasinin yükünü kölelerin çektiği unutulmamalıdır. Bu dönemde tüm yetki Halk meclisindedir.

    Atina, şimdi, dünyanın kültür merkezi haline gelmişti. Tüm, diğer kentlerdeki bilginler, şairler, filozoflar, sanatçılar Atina’ya gelerek, ürünlerini orada vermekteydiler.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 92) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kimon’dan sonra, Atina’da iktidara en köktenci demokratlar geldiler. Başlarında Efialtes vardı. Efialtes, varlığını yitirmiş asil bir aileden geliyordu. Atina’ya bağlı ve her konuda çok dürüst bir kişiydi. Yoksulların dostu idi. Ona göre, kentin esas sahipleri, en yoksul kesimlerdi. Yolsuzluk, rüşvet, irtikâp gibi suçlarla sonuna kadar mücadele etti. Ve hatta Areopage üyeleri bile soruşturmalardan kaçamadılar. Areopage’nin elinden, Halk meclisi kararlarını veto etme hakkını, rüşvet suçu işleyenleri yargılama hakkını geri aldı. Areopage’de, sadece adam öldürme ve dinsel suçları yargılama yetkisi kaldı. Bu yeni durumda, tüm devlet görevlileri, doğrudan halkın denetimine giriyordu. Helie’yi, yani mahkemeyi, Anayasayı korumakla görevlendirdi. Bu kanuna “Grafe paranomos” denir.

    Halk meclisine sunulan bir önerinin, kanuna aykırı olduğunu, herkes yemin ederek ileri sürebilirdi. Mahkeme, bu davayı görür ve karara bağlardı. Kararın durumuna bağlı olarak, devlet görevlilerine veya iddiada bulunana, ceza verilirdi. Bu kanunla, anayasa kararlılığı sağlanmış ve anayasa düşmanlarının anayasayı ihlalleri, önlenmiştir.

    M.Ö. 461 yılında, Efialtes, bir gece, faili meçhul kişilerce öldürüldü. Sağ kalıp, devam edebilse idi, pek çok sosyal ve siyasi ilerici kanunları gündeme getireceğinden şüphe yoktu. Atina’nın demokratik kurumları şöyle işliyordu. Halk meclisi on “stratej” seçiyordu. Seçimlerde oy kullanma el kaldırarak yapılırdı. Hoplitlerin komutanı, Atina surlarının savunmasından sorumlu ve yetkili olan kişi, gemi yapım sorumlusu, Pire’nin yöneticisi hep bu tarzda, stratej olarak seçilerek görevlendirilirdi. Halk meclisi, ayrıca, ordu şefleri, askeri eğiticiler, maliye memurları, suyolu müfettişleri gibi özel görevlileri de seçerdi. Halk meclisi, seçtiği görevlileri sürekli takip eder ve denetlerdi. Görevliler genellikle zenginlerin arasından seçilirdi. Bunun temel nedeni, devleti zarara uğratan olursa, bu zararı karşılayabilecek maddi güce sahip olabilmesiydi. Halk meclisi seçme, denetleme ve yargılama görevleri yanında, yasama görevi de yapıyordu. Her üye kanun teklifinde bulunabilirdi. Tüm meclis, bu tasarıların tartışmasına katılırdı. Kabul edilen kanun teklifleri, Beş Yüzler Kuruluna sunulurdu. Halk meclisi, Beş Yüzler Kurulunun düşüncelerini öğrendikten sonra, teklifi bir daha görüşürdü. İkinci görüşmelerden sonra, oylanarak kabul edilen tasarılar kanunlaşırdı. Kanunların yürürlüğe girmesi, Helie’nin özel bir komisyonu olan Nomos’un tasdikine bağlıydı. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 89) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çanakkale boğazında, Abidos (Abydos, Çanakkale) yakınlarında bir köprü yapıldı. Köprünün planlarını İyonya dan Harpalos adlı bir mimar yapmıştı. Herodot bu köprünün kuruluşunu ve toplanan büyük kara ordusunun geçtiği yerleri çok teferruatlı anlatmıştır. Bu anlatımdan, inanılmaz bir mühendislik ve lojistik faaliyeti olduğunu öğreniyoruz.

    Önce iki sıra halat, iki kıyı arasında çekildi. “Üç sıra kürekli gemilerle, elli kürekli gemileri bir araya getirdiler. 360 tanesi Karadeniz yanında, 314 tanesi de öteki yanda köprüye alttan destek oluyordu. Gemiler dik açılı, Çanakkale’nin akıntısı yönünde yerleştirilmişti, böylece kıyıdaki halatlara binen yük çok fazla olmuyordu. Gemileri bir araya getirdikten sonra, olağanüstü çapalarla demirlediler, öyle ki, köprünün Karadeniz’e bakan yanındaki gemiler boğazda esen rüzgâra, daha batıda Ege’ye bakan yandakiler de güney ve güneydoğudan esen rüzgârlara karşı durabileceklerdi. Elli kürekli gemilerin arasında Karadeniz’e gidip, gelen küçük gemilerin geçmesi için en az üç yerde aralık bırakılmıştı. Bütün bunlar yapıldıktan sonra, halatları kıyıdan ağaç bocurgatlarla gerdiler. Bu iş de bitince, her köprüye altı halat verdiler. Halatların ikisi beyaz ketenden, dördü papirüstendi… Karşıdan karşıya boğazda köprü kurma işi tamamlandıktan sonra, kütükler doğranıp kalas yapıldı; bunlar köprünün enine göre biçilmişti. Sonra kalaslar yan yana gergin halatların üzerine dizildi, birbirine bağlandı. Bu da bitince, çalı getirilip kalasların üzerine yerleştirildi, bunun da üzerine toprak dökülüp katılaşıncaya kadar çiğnendi. Son olarak bu döşemenin iki yanına, yük hayvanları ve atlar suyu görüp ürkmesin diye, yüksekçe korkuluklar koydular; … ”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 85) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çin’de tılsım ve muska kullanımı çok yaygındı. Birçok araştırmacı Çin kadar çok muska ve tılsım kullanan bir halk daha bulmak zordur demiştir. Yolculuklarda korunmak için, ruhlar ve hayaletlerden, hayvanlardan, kötü insanlardan, hastalıklardan korunmak için, akla gelebilecek her türlü kötü etkiden kurtulmak için muskalar vardır. Zenginlik ve mutluluk getirmesi için de tılsımlar, muskalar kullanılır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 74) kitabından birebir alınmıştır.

  • Taoizm, Çin’in M.Ö. VIII. ve V. yy arasındaki bitmez tükenmez savaşlar esnasında feodal prenslere bağlanmak yerine sosyal hayattan tamamen çekilerek, düşünceye ve doğayı incelemeye dalan filozoflar arasında gelişmiştir. …. Taocu büyücü-rahiplerin öncelikleri, ilerde Batılı meslektaşlarının yapacaklarının tersine, altının peşinde olmak değildi. Onlar ölümsüzlüğün peşinde idiler. Vücudun kontrol altına alınmasına, bitkisel ve mineral içerikli maddeler kullanarak ölümsüz bedenler yaratmaya çalıştılar. Son zamanlarda bulunan “Taili Hanım” mumyası ve benzerleri, bu konularda ne denli ileri gittiklerini gösterir. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 74) kitabından birebir alınmıştır.

  • Konfüçyüs siyasi karışıklık içindeki bir ülkede düzeni ve adaleti aradı. İnsan hayatının çok ucuz olduğu bir dönemde insana saygıyı öğütledi. Eğitimin yaygınlaştırılmasını istedi. Yönetici ve bürokratik mevkilere soy ağacına bakarak yapılan atamalar yerine, bu mevkilere bilgili ve yetenekli kişilerin sosyal sınıflarına bakılmaksızın atanması fikrini savundu. Bütün bunlar o devirler için devrim niteliğinde fikirlerdi. Nitekim Üstat okulunun kapılarını kendisinden ders almak isteyen herkese açtı. Böylece, o zamana kadar, toplumun yalnız üst kesiminin yararlandığı eğitimden, yetenekli ve istekli olmak koşulu ile fakirler de yararlanabildi. Bu Çin’de gerçek bir yenilikti. Öğrencilerin üç temel erdeme erişmesi istenirdi. Bunlar feodalite ruhuna uygundu ve önem sırasıyla şöyle idi: Hükümdara bağlılık, öğretmene bağlılık, babaya bağlılık. Evliya Çelebi okunduğunda aynı üçlünün orada da olduğu görülmektedir. Konfüçyüs öğretisinin eş cinselliğe bakışı pek net değildir. Konfüçyüs öğretisine ait el yazmaları erkeklerin ve kadınların geleneksel rollerine uygun davranmaları gerektiğini söyler. Tersine davranışlar doğa kanunlarına uygun olmaz der. Ama Konfüçyizmin el yazmalarındaki suçlar veya utanç verici haller listesinde homoseksüellik yer almaz. Bir erkek görevlerini yapıyorsa erkek sevgilisinin de olması onun kişisel meselesidir. Çocuklarının olması Çin geleneğinde bir erkek için çok önemlidir. Bu yüzden bir erkeğin yalnızca erkek aşığı olması görev duygusu ile bağdaşmaz ve hoş görülemezdi. Örneğin bazı İmparatorların kadın giysileri ile dolaşması kötüye delalet olarak algılanırdı.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 71) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 771 den M.Ö. 473’e kadar süren dönem, aslında bir vahşet dönemiydi. Savaşı kazananlar düşmanlarının kulaklarını kesip, tapınaklara sunarlardı. Tutsakları keserek, kanlarını tören davullarına sürerlerdi. İnsan hayatının ve insan uzuvlarının hiç bir değeri yoktu. Krallar masum insanlar üzerinde silahlarını denerler, sadakatlerini ispatlamak için vezirler kendi ayaklarını, kollarını keserlerdi. Hükümdarların ölümünde, onların siyasi yakınları ve daha pek çok insan öldürülerek, öbür dünyada hükümdarı takip etmeleri istenirdi. Bu insanların bir kısmı kendi isteği ile bir kısmı da zorla hükümdarın ölümüne eşlik ederdi. İnsanlar kendi gırtlaklarını verilen bir emirle kendileri keserlerdi. Bu dönem, işte böyle, anlatılamayacak kadar vahşi bir dönemdi.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 65) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 588 yılında II. Keyhüsrev’in (Kyros) Pers klanlarını birleştirip, Pers devletini kurduğunu görmüştük. M.Ö. 546 yılında, Lidya devleti yok edilmiş ve başkent Sard (Sardeis) ele geçirilmişti. Sonra da, Pers orduları Harpagos ve Mazares adlı komutanların yönetiminde Ege kıyısındaki tüm İyon kentlerini bir bir ele geçirmeye başladılar. Sadece, Milet, Perslerle barış yapabildi. Diğerleri ise kayıtsız, şartsız Pers egemenliğini kabul ettiler.

    ..M.Ö. 511 yılında, Dara İstanbul boğazının ötesinde oturan ülkelere karşı ilk büyük seferini düzenledi. Dara, Trakya’ya yaptığı bu ilk seferde, İstanbul boğazını, kayıklar üzerine inşa edilmiş bir köprü ile geçti. Köprüyü Samos’lu mimar Mandrokles kurmuştu. Köprü üzerinden büyük bir ordu, İstanbul boğazını karşıdan karşıya geçmişti ve Dara bundan çok memnun kalmıştı. Pers ordusunda ve genel olarak Pers imparatorluğunda çoktan beri, Ege kıyı Kentlerinden pek çok kişi hizmet ediyordu. Persler birçok konuda Yunanlıların kabiliyetlerini keşfetmişlerdi ve onları kullanıyorlardı. Yunanlı taş ustaları ve inşaat ustaları, mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar ve uzmanlar İmparatorluğun hizmetinde idiler ve bundan da memnundular. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 59, 60) kitabından birebir alınmıştır.