Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Budizm, Kişisel ıstıraba tevekkül ile katlanılmasını, diğer canlıların ıstıraplarının düşünülmesini, zihnen de olsa bütün canlıların sevinçlerine ve kederlerine ortak olmaya çabalanmasını, iyi olunmasını, merhametli olunmasını, yapılan hakaretlerin bağışlanmasını, başkaları için fedakârlık yapılmasını ister. İnsan, başkalarına yalnız varını yoğunu değil, zamanını, canını ve benliğini de vermelidir. Böyle davranan kimse, ne olursa olsun, gerçek bir Brahman’dır.

    “Yoksul olan, her şeyden sıyrılmış olan, korku nedir bilmeyen kimseye Brahman derim ben. Ne acizlere, ne kuvvetlilere karşı şiddet kullanmayan, adam öldürmeyen ve öldürtmeyen kimseye Brahman derim ben. Müsamahasızlara müsamaha gösteren, sertlere yumuşak davranan, tamahkârlar arasında tamahsız davranan kimseye Brahman derim ben. Tıpkı bir iğnenin ucuna yerleştirilen hardal taneciklerinin silkelenip, dökülüşü gibi, benliğinden gıpta etmeyi, hıncı, gururu, ikiyüzlülüğü silkeleyip atan kimseye Brahman derim ben. Doğru sözü sertliğe sapmadan dinleten, başkasını incitmeyen kimseye Brahman derim ben.”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 55) kitabından birebir alınmıştır.

  • Anadolu’nun ilk yerlilerinin üzerine Hattiler gelmişti veya Hattiler Anadolu’nun bilinen ilk yerleşikleriydi. Bunların üzerine Batıdan Hititler geldiler. Hititlerle beraber, akraba kabileler de, Yunan ana karasına giriş yaptılar. Hititler Batıdan gelirken, Doğudan Hurri’ler güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye giriş yaptılar. Hatti, Hitit ve Hurri’ler karıştılar. Sebebini tam bilmediğimiz bir nedenle, Ege ve Orta Doğuda büyük bir kargaşa oldu, Deniz adamları bölgeyi allak bullak etti. … 

    Bu sırada, yine Batıdan Frigler Anadolu’ya girdiler. Frigler Anadolu’ya girerken, Dorlar da Yunan ana karasına giriyordu. Dorlar önlerine İonlar’ı, Akaları ve diğerlerini kattılar. Onlar da Ege adalarına ve Ege kıyılarına gelip yerleştiler. Yerleştikleri bölgelerde, Hitit döneminden ve hatta Hattilerden kalma kentler vardı. Bu kentler İonlaştılar ve Yunan göçmenlerinin kurduğu yeni şehirler ortaya çıktılar. Batı Anadolu’da bunlar olurken, Doğuda Hurri, Hitit karışımı halk Kafkas kökenli topluluklarla karışıyor ve bunlar da Urartu devletini kuruyorlardı. …Friglerin son günlerine yakın, Batıda Likya, Lidya, Karya ortaya çıktı ve bu esnada İon kent devletleri Karadeniz kıyısında koloniler kurmaya başladılar….  ,Tarihin bu döneminde, Anadolu sık sık göçebelerin yani İskitlerin talan akınlarına sahne oldu. İskitler harcı bir daha, bir daha kardılar. Bu arada, İsrail’de, tek tanrı fikri gün geçtikçe, peygamberler aracılığı ile gelişiyor ve Musevi dini ağır, ağır ortaya çıkıyordu. Tek tanrılı din gelişirken, Batı Anadolu’da, Yunan kentlerinde, akılcı düşünce, filozofi gelişmeye başlamıştı. Bir takım insanlar varlık nedenlerini sorguluyorlardı. Medler ortaya çıktığında, Anadolu şekillenmeye başlamıştı. Medler Urartuları yıktılar. Arkadan Kimmerler geldi ve Anadolu’yu bir hallaç pamuğu gibi attı. Anadolu, İmparatorluklar dönemine girerken, burada yaşayan halklar da defalarca karılmış, birbiri içine geçmişti. ..Ermeniler kendilerine “Hayk “, ülkelerine “Hayastan“ derler. Ama coğrafyalarında bu ismi değil Ermenistan adını kullanırlar. Ermenilerin, Urartu topraklarına gelmiş olan bir Frig veya Thrak soyuna dayandığı görüşü şimdilik tarihçilerin en fazla benimsediği görüştür. Ermenilerin dillerinin Hint-Avrupa dil kökeninden gelmiş olması bu görüşü kuvvetlendirmektedir.

    Güneydoğuda, Hattiler, Hititler, Hurriler, Asurlar, diğer Sami halkları, Aramiler ve Medler karışarak, Güney doğu halklarının (Kürtlerin gibi, Süryaniler gibi…) ilk atalarını oluşturmuşlardır. Güney doğu halkı içinde Medler de vardır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hazarlarda, Akhunlar’da kardeşlerin ortak karısı vardır. Kadınlar, ortak koca olan kardeş sayısı kadar başlarında boynuz taşırlar. Hiç kardeşi olmayan tek kocalı kadın bir boynuz taşır. Bu topluca evliliklerde bir çocuğun babasının kim olduğu bilinmez, fakat ana kesinlikle bilinir. Bu nedenle soy ağacı, ana tarafından yürütülür. Atilla’ya giden Bizans elçisi, ölen Bleda’nın karısı tarafından yönetilen bir kadın topluluğunca ağırlanır. Bizans elçisine kadınlar sunulur. Bundan 400 yıl önce, Anadolu’da hâlâ Taptuklu Türkmen topluluğu içinde cinsel konukseverlik vardır. Şato Türklerinden inen Mongurlar da konuğa yakın zamana kadar evin bekâr kızını sunarlardı. Çok kadınla evli erkeklerden oluşan Türk ailelerine rastlandığı gibi, çok kocayla (hepsi birbirinin kardeşi) evlenmiş kadınlardan oluşan Türk ailelerine de rastlanır. Türk kabileleri içinde kadınlar büyük bir serbestliğe sahiptiler ve erkeklerin yaptığı her işi yaparlardı. Ata biner, avlanır, dövüşür, Şaman ayinleri düzenlerlerdi. Türk kadınlarının savaşlarda, at üzerinde, ok atarak erkeklerle birlikte dövüştüğü hep anlatılır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

  • Soyun kurutulması, ölüm cezasıyla eş anlamlıdır. Ölüm cezası verilmiş biri kaçarsa ve yakalanamazsa erkek çocukları o ailenin elinden alınır. İbn-i Haldun, bu aile kabile dayanışmasına “Asabiyyet“ der. Kabile haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın herhangi bir kabile üyesini korumak için hemen birleşir. Birey, ancak boy’un bir üyesi olarak vardır. Boy’un dışında birey bir hiçtir. Bozkırda karşılaşan iki kişi birbirine boy adlarını söyleyerek tanışırlar. Boy dışında kendi adları geçerli değildir. Kolektif sorumluluk anlayışı o kadar güçlüdür ki, bir boy’un bireyler gibi öleceği düşünülür. Bir kişinin yanılgısının, bütün boy’a zarar vereceğine inanılır. Bilge kağan der ki: “Çin bir kişiyi aldatsa, onun bütün soyu, budunu (boylar birliği, aileler birliği) ölümden kurtulamayacaktır.”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çok sayıda erkek çocuk olmasına önem verilir. Ve çocuğun babasının kim olduğu konusuna da pek önem verilmez. Döl alma ve cinsel konukseverlik bu nedenle de bir kurum olarak toplumdaki yerini korur. Türk boylarında cinsel özgürlük ve tutucu olmayan yaklaşımlar, hep bu büyük ve kalabalık aile düşüncesinin bir ürünü olsa gerektir. Yine, bu büyük aile olgusunun ışığında, üvey annelerle, ölen amca ve yeğen karılarıyla evlenme geleneği vardır. Çok karılılık da, aslında büyük aile kavramının bir sonucudur. Erkek çocuk olmayınca soy bitmiş, ölmüş olur.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türk beyleri şölen (toy) vermek ve belli sürelerle malını yağmalatmak durumundadır. Osman Gazi, her gelen geçene sofrasını açık tutar. Hanlar, bayram ve düğünlerde, büyük sofralar kurup, yağmalatır. Yunus Emre malın yağmalatılmasını Tanrı aşkının gereği sayar. Türklerde özel birikimi engellemeyi ve toplumsal eşitlik ve dayanışmayı amaçlayan yağma geleneği, o kadar güçlüdür ki, gereği kalmadığı halde yüzyıllar boyu sürer.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 580 ile 504 yılları arasında, Güney İtalya’da, Kroton kentinde büyük usta Pythagoras (Pitagor) yaşadı. Gizli bir din okulu kurmuştu ve evrenin, bir sayı uyumu olduğunu öğretiyordu. Öğrencilerine ahlak, siyaset ve din öğretiyordu. Bu bilimlerin tümüne “mathematalar“ adını veriyordu. Kullandığımız matematik sözü buradan türemiştir.

    Pisagor’un Mısır ve Babil rahiplerinden aldığı eğitim 34 yıl sürmüştü. Pisagor yeniden İtalya’ya döndüğünde elinde Orfeik öğretilerin yeniden canlanmasına yardımcı olacak bir mistik öğreti vardı. Mısır’da Osiris dinine bağlı eğitim almıştı. Daha sonra Mısır’ın Babil tarafından işgali ile gittiği Babil’de aldığı eğitimle matematiğin kutsallığına inandı. İşte Pisagor düşüncesindeki sayıların önemi buradan gelir. Eski Mısır’da ve Babil’de ayinler müzikle gerçekleştiriyor ve müzik formatı matematiksel işlemlerle doküman ediliyordu. Böylece müzik Pisagor felsefesinde önemli bir yer edindi.

    Her şey belli bir sayıdır diyordu. Akıl belirli bir sayıdır, ruh, adalet, her şey belirli bir sayıdır, evren de sayıların uyumudur diyordu.

    Her sayı ya tek, ya çifttir. Hâlbuki tüm sayıları oluşturan 1 ne tek, ne de çifttir, hem tek, hem çifttir. Yani mutlak bir de teklik ve çiftlik beraberdir. İlk varlık bir noktadır. Noktalardan çizgi, çizgilerden yüzey, yüzeylerden cisim oluşmuştur. Demek ki, her farklı cisim, farklı bir sayı karşılığıdır. Pythagoras, dünyanın ve gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü ve mekaniklerini biliyordu. Zaten bu bilgi Mısırlılarca da uzun bir süredir biliniyordu.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 25) kitabından birebir alınmıştır.

  • Batı Anadolu mutlak Pers hâkimiyetine girince, bir takım halkla birlikte, filozoflar da Ege kentlerini terk edip, göçtüler. Yunanistan’a kaçan düşünürler, Milet okullarının fikirlerini Yunanistan’da yaymaya ve müdafaa etmeye başladılar. Milet Okulu, başardığı düşünce devrimine ilaveten, Sümer, Mısır ve Anadolu düşüncesini İonya’ya taşıması bakımından da çok önemlidir.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.

  • Erken dönem edebiyatçıları arasında, günümüze sadece Homeros’un eserleri kalabilmiştir. Aslen Symirna’lı (İzmirli) olan Homeros’un İliada ve Odysseia’sı çok önemlidirler. İliada Troia (Truva) savaşlarını anlatır. On yıl süren savaşların sadece 50 günü kaleme alınmıştır ve 24 kitaptan oluşur. Odysseia da İliada gibi bir kahramanlık destanıdır. Bu eser, Troia savaşlarına katılan İthaka kralı Odysseus’un, eve dönerken başından geçenleri hikâye eder. Bu eser de İliada gibi 24 kitaptır. Homeros’un bu eserleri, yazılı tarih öncesi için bize bilgi veren kaynaklar halindedirler. Bu eserlerin Yunanlılar üzerinde etkisi çok büyük olmuştur. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 24) kitabından birebir alınmıştır.

  • Herakleitos, çoklukla birlik arasındaki ilişkiyi sezip, bütünden bire ve birden bütüne diyen ilk düşünürüdür. Bütünle bütün olmayan, birlik olanla ikilik olan, anlaşma ve anlaşmazlık, bütün şeylerden bir şey ve bir şeyden bütün şeyler, Logos’ta birleşirler diyordu. Bütün cisimleri yalnız bir ve aynı unsurun değişmeleri sayıyordu. Gündüz gece, kış yaz, savaş barış, tokluk açlık, yaşayanla ölmüş, uyanıkla uyuyan, gençle yaşlı, başkalaşmış aynı şeydir. Çünkü bunlar değişince ötekilerdir, ötekiler değişince bunlardır. Ölümsüzler ölümlüler, ölümlüler ölümsüzlerdir, çünkü bunların hayatı onların ölümü, onların hayatı da bunların ölümüdür. Soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur, kuru nemlenir. Her şeyde bir harmoni vardır. Görünmez olan harmoni, görünenden daha güçlüdür. Kendinde ikilik olan bir şey Logos’ta uyuşur, hayatın içinde ölüm vardır. Ölüm hayatın içinden çıkar (tez ve antitezi tanımlamaktadır). Ama mücadelenin ortaklaşa ve herkes için olduğunu ve her şeyin mücadele sonucuna ve zorunluluğa göre olduğunu da bilmek gerekir. Mücadele (Çelişki) bütün şeylerin babasıdır.

      Herakleitos’a göre, her şey değişirken, değişmeden kalan bir şey vardır ki, bu Logos’tur. Logos, her şeyin nedeni olan, Tanrıca, bir evren yasasıdır. Logos kelimesi tam tercüme edilemiyor, söz, anlam, düşünce, akıl, tüm bunları kapsayan bir sözcüktür. Logos, sonsuzdan gelip, sonsuza giderken, kendini karşıtlıklarla ve çelişkilerle ortaya çıkarmaktadır. Logos, bu karşıtlık ve çelişkilerle sürekli olarak gelişir ve büyür. Gelişir, büyür ama tekliği ve bütünlüğü değişmez. Logos evrenin en büyük gücüdür.        

    Herakleitos’un, her şey ancak karşıtların kavgasından (çelişkisinden) doğar sözü tam bir diyalektik kavrayıştır. Varlık yokluğu, yokluk varlığı doğurur. Varlık ve yokluk, olmak ve olmamak, yaşamak ve ölmek bir ve aynı şeydir. Bunlar aynı şey olmasa idiler, değişerek birbiri olamazlardı.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 20, 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • Efesli Herakleitos’a göre ise, doğanın en belirgin özelliği değişimdi. M.Ö. 540 ile 480 tarihleri arasında, “her şey akar” diyordu. Her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu yüzden “aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir.” Ona göre dünyada hep zıtlıklar vardı. Hiç hasta olmamışsak, sağlıklı olmanın anlamını kavrayamayız. Hiç aç kalmamışsak, tok olmanın nasıl bir mutluluk verdiğini bilemezdik. Hiç savaş olmamış olsa, barışın değerini kavrayamazdık. Hem iyi ve hem de kötü, bütün içinde gerekliydi.

    Herakleitos’a göre, evrende olup biten her şeyi denetleyen evrensel bir mantık (Logos) olmalıydı. Bu evrensel mantık veya doğa yasası herkesin uyması gereken bir şeydi. Yani, Herakleitos, doğadaki tüm değişim ve zıtlıklarla bir bütünlük içinde birlikte görüyordu. Ona göre değişen bir şey, “akış halinde” yani süreç içinde karşıt nitelik alır. Öyleyse akış öncesinde karşıt nitelikler birliktedir. “Soğuk şeyler ısınır ve sıcak şeyler soğur; ıslak olan kurur ve kuru olan ıslanır. Hastalık, sağlığın değerini bilmemizi sağlar.” Herakleitos Anadolulu bir düşünür ve değişimi ilk algılayan felsefecidir. Düşünceleri, zamanını öyle aşmıştı ki, çağdaşları ona karanlık lakabını takmışlardı. Sokrates bile Herakleitos’un derinliğine inebilmek için Delos’lu bir dalgıç gerekir diyordu.

    Herakleitos’un etkileri yaygındır. Stoa okulunun başlangıç noktasını belirlemiştir. Logos öğretisi, Stoa aracılığı ile Hıristiyanlığa aktarılmıştır. Tarihte çok ileriye gittiğimizde, 20’ci yüzyıla yaklaştığımızda, Herakleitos öğretisinin Goethe, Hölderlin, Bergson gibi düşünürlere katkısının büyük olduğunu görüyoruz. Hegel ve Nietzsche, Herakleitos’u baş tacı yapacaklardır.

    Efesos’ta, soylu bir ailenin büyük oğluydu. Büyük oğullara kalan kral rahipliğini, istemenmiş ve ufak kardeşine bırakmıştır. Efesos’ta çok güçlü idi. Tiran Melankomas’ı, tiranlığı bırakıp, demokrasiye geçmeye ikna etmiştir. Sonra demokrasiden hoşlanmamış ve inzivaya çekilmiştir. Efesliler, kendisinden yasalar yapmasını istemişler, Ama o oralı olmamıştır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 20, 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • İtalya’nın güneyindeki Yunan kenti Elea’daki filozoflar, aynı tarihlerde, dönüşüm üzerine kafa yoruyorlardı. Parmenides (M.Ö. 580 – 540), var olan her şey, ezelden beri var olmuştur diyordu. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da yok olmazdı. Parmenides’e göre, değişim mümkün değildi, hiçbir şey kendinden başka bir şey olamazdı. Parmenides, duyularına güvenmiyordu. Duyularımızın bizi aldattığını düşünüyordu. Asıl olan mantığımızdır diyordu. Ona göre bilginin kaynağı mantığımızdı.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 20, 21) kitabından birebir alınmıştır.

  • Thales’den sonra bildiğimiz bir diğer filozof, Anaksimandros’tur. O da Miletlidir. Ve Thales’in okulunda yetişmiştir. Anaksimandros, dünyamızın belirsizlikten ortaya çıktığını ve var olan pek çok dünyadan biri olduğunu öne sürer. Bu belirsizlikten ne kastettiği tam olarak belli değildir. Belki, özün belirsiz olduğunu söylemek istemiştir. Ayrıca, Anaksimandros, bir plaket üzerine ilk dünya haritası yapan bilgindir. Milet (Miletos) tiranı Aristagoras, bu harita üzerinden Atinalılara Persleri tanıtıp, anlatmaya çalışmıştır. Anaksimandros, güneş eksen eğikliği, evrenin sonsuzluğu ve göğün kutup yıldızı etrafında dönüşü gibi konular üzerinde de çalışmıştır. Thales, dünyayı su üzerinde yüzen bir disk olarak düşünürken, o, yer küreyi silindir şeklinde düşünmüştür. Üst daire bizim yaşam alanımızdır. Ayrıca insanın balıktan geldiğini de söylemiştir. Bu açıdan evrim kuramcılarının öncüleri arasındadır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 20) kitabından birebir alınmıştır.

  • Adını bildiğimiz ilk filozof, Milletli Thales’tir. Aristo’dan öğrendiğimize göre Doğa Felsefe Akımı Thales’le başlamıştır. Thales iyi bir gezgindi, çok gezip dolaşmış ve uzun süre Mısır’da bulunmuştu. Thales her şeyin özünün su olduğunu öne sürmüştü. Suyun içinde, mıknatısın çekme gücü benzeri, hayat gücünün olduğunu söylemiştir. Bununla tam ne demek istediği belli değildir. Belki yaşamın suda olduğunu ve sonunda, her şeyin suya dönüşeceğini söylemek istiyordu.  Çapın daireyi iki eşit parçaya böldüğünü, ikizkenar üçgenin taban açılarının eşit olduğunu, kesişen iki doğrunun karşılıklı açılarının eşit olduğunu belirten teoremleri bulmuştur. Ayrıca, denizde gemiler arsındaki mesafeyi hesaplamıştır. Daire içine dik açılı üçgen çizmiştir. Mısır piramitlerinin yüksekliğini, insan boyunun gölgesine olan oranından hareketle hesaplamıştır. M.Ö. 585 yılı 28 Mayıs’ta gerçekleşen güneş tutulmasını önceden hesaplamıştır. Güneş tutulma bilgisini ve Thales Teoremi bilgisini, Babillilerden almış olması çok muhtemeldir. Thales, astronomi bilgisi ile bol ürün alınabilecek yılı önceden tespit ederek, zeytinleri ucuza kapatıp, zengin olmuştu. Bu halkın gözünde filozofinin, değer kazanmasına sebep oldu. 

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 19) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Babil ırmakları kıyısında oturup Siyon’u andıkça ağladık;

    Çevredeki kavaklara Lirlerimizi astık.

    Çünkü orada bizi tutsak edenler bizden ezgiler,

    Bize zulmedenler bizden şenlik istiyor,

    ‘Siyon ezgilerinden birini okuyun bize!’ diyorlardı.

    Nasıl okuyabiliriz Rab’ın ezgisini El toprağında?

    Ey Yerüşalim, seni unutursam,

    Sağ elim kurusun.

    Seni anmaz,

    Yerüşalim’i en büyük sevincimden üstün tutmazsam,

    Dilim damağıma yapışsın!

    Yerüşalim’in düştüğü gün,

    Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!’

    Diyen Edomlular’ın tavrını anımsa, ya Rab.

    Ey sen, yıkılası Babil kızı,

    Bize yaptıklarını

    Sana ödetecek olana ne mutlu!

    Ne mutlu senin yavrularını tutup

    Kayalarda parçalayacak insana!”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 9) kitabından birebir alınmıştır.

  • Babil, M.Ö. 586 yılında, Kudüs’ü alarak Yuda devletinin bağımsızlığına tam olarak son verdi. Bu sırada Babil’in başında kral Nabukadnezar vardı. Babil, Kudüs kentini ve Yahova tapınağını yaktı, yoksullar dışında tüm halkı Babil’e sürgüne yolladı. Sürgüne gönderilenler, M.Ö. 722 yılında kuzeyin on kabilesinin başına geldiği gibi, asimilasyona zorlanmadılar. İki topluluk halinde yaşadılar. Biri Babil’e, diğeri Fırat kıyısında Nippur ve Ur şehirleri civarındaki Tel Aviv’e (Bahar tepesinde) yerleştirildiler.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 9) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yoşiya, Süleyman’ın tapınağını tamir ettirirken, Başkâhin Hilkiya, Musa’nın İsraillilere son hutbesi olduğu söylenen eski bir kitap buldu. Hilkiya’nın bulduğu kanun kitabı, bizim bugün Tesniye olarak bildiğimiz metnin temelidir. Tesniye’nin esasını oluşturan tema, daha sonra Yahudi inancının temeli olacaktır.

    “Dinle (şema) Ey İsrail! Yahova bizim Elohim’imizdir, Yahova tektir (ebed)! Yahova’yı bütün kalbinle, bütün ruhunla, bütün gücünle seveceksin.“

    Bu söylem İsraillilerle, İsrailli olmayanları (goyim) birbirinden ayırıyordu. Musa, vaat edilen topraklara varıldığında yapılacakları, söylüyordu.

    Vadedilmiş topraklara varan İsrailliler “Yerli halkla hiçbir anlaşma yapmayacak, onlara en ufak bir merhamet göstermeyecekler”di. Asla kız alıp, verme, toplumsal karışma olmayacaktı. En önemlisi, Filistin dininin köküne kibrit suyu dökeceklerdi. Musa İsraillilere, “onların sunaklarını yerle bir edin, ayakta bir tek taş bırakmayın, kutsal tütsüleri indirip, putları ateşe verin” diye emrediyordu. “Siz ki Yahova’yı kendinize Elohim seçtiniz, O, sizi, dünyanın bütün kavimlerinden ayırıp, kendi kavmi seçti.”

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 8) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. IV. yüzyıl Sparta’da kadın nüfusunun erkeklerden daha fazla olduğu ve bir kadının birden fazla erkekle birlikte olduğu bilinmektedir. Bu durum sosyal açıdan bir problem değildi. Amaç sağlıklı Sparta vatandaşları yetiştirmekti. İhanet ve eşler arası kıskançlık Sparta’nın bilmediği kavramlardır. Miras, rüşvet, dolandırıcılık, lükse düşkünlük gibi şeyler de Spartalılar için yabancı kavramlardır. Atina’daki yaşam, onların “yozlaşma” olarak kabul ettiği ve çok küçümsedikleri bir yaşamdı.

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 136) kitabından birebir alınmıştır.

  • Urartu devletinin yıkılışından sonra, ülkede pek çok prenslikler oluştu. Bunlardan en güçlüsü Armenler kabilesiydi. Armenler’in öne çıkmasından sonra bu bölgeye Ermenistan denmeye başlandı. Ermeni halkı bu tarihten sonra, bölgeye gelenlerle yerli halkın karışmasından doğdu. Ermenilerin atalarının M.Ö. 1200 ila M.Ö. 800 tarihleri arasında, Frigler ve Traklar gibi batıdan gelerek, bu topraklara yerleşen Hind – Avrupa dil kökenli kabileler olduğu da iddia edilir. (1)

    Bu bölgeye gelen kabileler ister batıdan ister doğudan gelsin, esas çoğunluğun, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli halk olduğu bellidir. Bu bölgeye gelerek, yerli halk ile karışan kabilelerin, Kafkasya üzerinden veya İran platosunu geçerek, gelmiş olma olasılığı da vardır..

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 195) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2013); Rus kaynaklarına ve bazı tarihçilere göre Ermeniler tıpkı Yahudiler ve Araplar gibi Sami ırkındandırlar.

  • Orfeus’un Yunan mitolojisindeki öyküsü şöyledir. Orfeus şarkıları ile tüm doğayı etkilerdi. Karısı Euridike ölünce, buna dayanamadı. Ölüler ülkesi Hades’e gidip, karısını geri istedi. Karısını ona geri vermeyi bir şartla kabul ettiler. Yeryüzüne çıkana kadar, arkasını dönüp, Euridike’ye bakmayacaktı. Orfeus, dayanamadı, karısına baktı. Böylece sevgili karısını sonsuza kadar kaybetti.

    Orfizme göre ruh ölümsüzdü. Bedende hapsolmuş bulunan ruh, ölümle bundan kurtulur ve Tanrıların yanına çıkardı. Tanrılar ruhu muhakeme ederek, hakkında hüküm verirlerdi. Ruhun sahip olabileceği en büyük mutluluk, bedenden bedene geçerek, birçok yaşam sürebilmesiydi. Orfizm, çile çekmeyi bir ibadet biçimi olarak, klasik ibadet biçimlerine katmıştır..

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 182) kitabından birebir alınmıştır.