Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • 6 metre uzunluğunda 35 cm genişliğindedir. Orta Krallık dönemine aittir ve hiyeratik yazıyla yazılmıştır. Yazarı Ahmes adlı bir matematikçidir. Eserin orijinalini, matematikle uğraştığı anlaşılan Ahmes M.Ö. 1650 yıllarında yazmıştır. Amacının matematik öğretmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu papirüste çok rastlanan matematik problemleri ve çözümleri verilmektedir. Aşağı yukarı 8. sınıf düzeyinde bir matematiktir. Çözümleriyle verilen 87 soru, paylaşma hesapları, yüzey hesaplamaları, faiz hesapları, kesirli sayılara ait hesaplamalar gibi basit ama gündelik hayatta matematik kullanmayı öğreten bilgiler vardır.

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 12) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kenan ülkesine yerleşmeden önceki İsraillilere “Musa’dan önceki İbraniler” denir. İbranilerin, göçebe oldukları zaman kesiti, avcılıktan göçebeliğe geçişin ilk zamanları olduğundan, ailede kadın hâlâ ileri haklara sahipti. Çocuklar analarının klanından sayılırlardı. Bu geleneğin bir kalıntısı olarak, ana, uzun zaman çocuklarının adını seçme hakkını muhafaza etti. Çoğu zaman kadın kendi ailesi ile oturuyor, kocası da arada sırada gelip onu ziyaret ediyordu. Bu âdetin Musa zamanında, halen devam ettiğini biliyoruz. Musa, Midyan’lı bir kadınla evliydi, kadın da oğulları ile birlikte kendi memleketinde kalmıştı. İbrani ailesinde çadır sahibi kadındı, kocası onun yanına gelip oturabilirdi. Tekvin’in Yahova metnine göre: “Erkek anası ile babasını terk edecek ve karısına bağlanacaktı.” İleride bu âdetin Arap yarımadası bedevilerinde de geçerli olduğu görülecektir.

    İbrani toplumu, çevresindeki yerleşik medeniyetlerin etkisi ile kısa bir süre içinde babaerkil aile düzenine geçti. Kadın, kocanın malı oldu. Koca, efendisi, Baal’i idi. Koca, karısını, babasından, o yoksa erkek kardeşinden satın alıyordu. Bu en eski zamanlarda, babanın, çocuklarını, üvey çocuklarını, torunlarını yargılayıp, mahkûm etme ve hatta öldürme hakkı vardı. Tekvin’de de görülen bu hak, daha sonraları Tesniye’nin yazılması ile sınırlanmıştır. Ama baba daima oğul ve kızlarını, köle olarak satma hakkına sahipti. Musa öncesi İbraniler, pınarlara, dağlara (Sina dağı bu yüzden kutsal bir dağdır), belli ağaçlara taparlardı. Sina dağındaki Tanrıya El derlerdi. Tanrı El gittikçe daha önemli bir Tanrı olacaktır. Musa öncesi İbranilere göre, ölüler, diğer dünyada, Şeol’de, yaşamaya devam ederler. Ölüler, olağanüstü bir kudret ve bilgi edinirler ve ruhlar (Elohimler) haline gelirler. Genel kanı ve inanışa göre, İbraniler, İbrahim’in yönetiminde, Sümer’in Ur kentinden, Kenan ülkesine göç ettiler. Önce, bir süre Harran’da durdular ve daha sonra Kenan ülkesine gittiler. İbrahim’in babasının bir tapınakta rahip olduğu ve bu nedenle İbrahim’in gökyüzü ve Sümer dini hakkında çok bilgili olduğu söylenir. İbrahim, karısı Sarah öldükten sonra, Kenan ülkesinde, Hebron’da toprak satın alıp yerleşti. İbrahim’in torunu Yakup, Şekem’e, yani bu günkü Nablus’a yerleşti. Yakup’un oğulları ki bunlar İsrail’in on iki kabilesinin atalarıdır, bir kıtlık sonucu Mısır’a göç ettiler. Hatırlanacağı gibi Mısır’da köle yerine işçi çalıştırma daha yaygın bir anlayıştı. Mısır’ın kendi halkı yapılmakta olan çalışmalara yetmediğinden, Mısır’a çevre ülke halkları çalışmaya giderlerdi. Hele Mısır’ın zengin olduğu dönemlerde, tapınakların, kamu binalarının inşaatı çok miktarda işçiye ihtiyaç gösteriyor, ihtiyaç yabancı işçi sağlanarak gideriliyordu. Yukarda özetlenen gelişmeler, M.Ö. 1900 ile 1500 yılları arasına aittir.  

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 8) kitabından birebir alınmıştır.

  • İsrailliler Sami ırkındandır. İsrail sözü “Tanrı ona güç versin” anlamına gelmektedir ve bu ad Yakup’a verilmiştir. On iki kabilenin hepsi beraberce İsrailliler adını alırlar. Kişilere ve dile uygulanan İbrani deyimi, “öte yakanın insanları“ anlamındaki Hibri sözünden gelmektedir. Kenan ülkesinin yerlileri, nehrin öte yakasına gelmiş olan göçmenlere böyle demiştir. Yahudi sözü ise “Tanrı Yahuda ülkesinin sakinleri “ demektir. Daha sonraları Yahudi sözcüğü, tüm kavimi belirtmek için söylenmiştir. Yahudilik üzerine başlıca belge, Eski Ahit’tir.

    Alıntı; Bizimkiler II (Devletler) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 7) kitabından birebir alınmıştır.

  • Biz şimdi bundan 4.500 yıl önce (M.Ö. 2500) Lagaş’ta yaşamış ve olaylara tanıklık etmiş bir tarihçinin kendi sözleriyle anlattıklarını izleyelim: “Kayıkçıların denetçisi kayıkları gasp ediyordu. Hayvanların denetçisi, büyük baş hayvanları alıyordu, küçükbaş hayvanları alıyordu. Balıkçıların denetçisi balıkları gasp ediyordu. Lagaş’lı bir yurttaş yünlü bir koyunu kırktırmak için saraya götürdüğü zaman, eğer yün beyazsa beş şekel ödemek zorundaydı. Eğer bir adam karısından boşanırsa, işakku beş şekel, vezir bir şekel alıyordu. Eğer bir kokucu bir yağ karışımı üretirse, işakku beş şekel, vezir bir şekel, saray kâhyası bir şekel alıyordu. Ölüm bile vergi ve yükümlülüklerden kurtuluş sağlamıyordu. Ölü mezarlığa götürüldüğünde, bir grup memur ve asalak, aileden fazla miktarda arpa, ekmek, bira ve çeşitli eşyalar sızdırıyorlardı…

    Lagaş Kralı, Urukagina, İşakku olunca ne oldu? Urukagina kayıkçıların denetleyicisini görevden aldı. Balıkçıların denetçisini görevden aldı. Büyük baş ve küçükbaş hayvanların denetçisini görevden aldı. Beyaz koyunları kırktırmak için ödeme yapılan gümüş tahsildarını görevden aldı. Bir adam karısından boşandığında, ne İşakku, ne vezir hiçbir şey alamayacaktı. Kokucudan da bir şey alınamayacaktı. Gömmek için mezarlığa bir ölü götürüldüğü zaman, memurlar ölünün mallarından öncekine göre daha azını, bazı durumlarda yarısından da azını alacaklardı. Artık her yerde vergi tahsildarları gezmiyordu. Lagaş yurttaşlarına özgürlük gelmişti. Artık, yoksul bir adamın oğlu balık tutmuşsa, kimse balığı elinden alamayacaktı. Artık, memurlar, bahçelere girip, ağaçları silkeleyip, meyveleri toplayıp, götürmeye cesaret edemiyorlardı.”

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 170) kitabından birebir alınmıştır.

  • Homeros’un kaydettiğine göre, Mısırlılar en mükemmel hekimleri yetiştirmişlerdir. Herodotos, Mısır’da her hastalığın ayrı bir hekimi olduğunu kaydetmektedir. Örneğin çok yemenin kötü olduğunu biliyorlardı. Temizliğin önemini anlamışlardı. Kanalizasyon sistemleri vardı. Çok sık yıkanırlardı. Evlerinin yediklerinin ve içtiklerinin temizliğine çok dikkat ederlerdi. Bazı rahipler günde iki kere yıkanır üç günde bir saçlarını keserler domuz eti yemezler, kaynamış su içerlerdi. Oruç tutarlar mide ve bağırsaklarını zaman zaman müdahale ederek boşaltırlar böylece işe yaramayan fazlalıkları vücutlarından uzaklaştırdıklarını düşünürlerdi. Herodot’a göre dünyanın en sağlıklı insanları Libyalılar ve Mısırlılardı.  

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 163) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 2551 ile 2528 yılları arasında Snofru’nun oğlu Kufu (Keops) firavun oldu. Kraliçe Heteferes idi. Keops 30 metre yüksekliğindeki büyük piramidi yapmıştır. Bu piramidin yapımı sırasında işçilerin, günlük sarımsak istihkaklarını alabilmek için, greve gittikleri söylenir.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 154) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çin’de homoseksüellik daha bu yıllarda yaygındı ve bu yaygınlık zamanımıza iyice yaklaşana kadar sürecektir. Çin’de, günlük yaşamda, homoseksüellik ne övülür ve ne de yerilirdi. Bu duruma bakarak homoseksüelliğin geleneksel aile ahlakını incitmediği söylenebilinir. Homoseksüelliğin, toplum tarafından kabul edilen davranışlar olmasını sağlayan, efsanevi bir imparatordan söz edilir. Sarı İmparator veya Huang Di, Çin toplumunda kurucu Atalardan kabul edilerek, adı etrafında birçok şeyin efsaneleştirildiği bir İmparatordur. Toplumun homoseksüelliği benimsemesi Girit’te de böyle efsanevi bir imparatora bağlanır.

    Çin geleneklerine göre Sarı İmparator veya Huang Di’nin M.Ö. 2698 – 2599 arasında yaşadığına inanılır. İmparator, danışmanı, bilgini ve Saray doktoru Qi Bo ile Çin tıbbının temellerini atmış ve çok uzun bir hayat sürmenin yolunu bulmuştur. Qi Bo ve İmparator efsaneye göre pusulanın da mucitleridir. Pusula sayesinde kum fırtınası arkasına gizlenmiş olan düşmanlarını bulup, yok etmişlerdir.

    Efsanelerde İmparatorun eşi de yer alır. O da halkına çok değerli bir şeyi hediye eder. Sarı imparatorun sevgilisi ve taptığı eşi Kraliçe Luo Zu’nun sihirli güçleri eşinden hiç de aşağı değildir. “Çin efsaneleri ipek böceği kozasından ipekli kumaş yapılabileceğini insanlara Kraliçe Lou Zu’nun öğrettiğini anlatmaktadır. ”Bu sevgili eş erkenden ölünce İmparator çok mutsuz olur. Hiçbir şey onun duygusal boşluğunu dolduramaz ta ki erkek bir sevgilisi olana kadar. Bu genç erkeğe büyük bir tutku ile bağlanan Sarı imparator sayesinde Çin’de eşcinsellik başlar.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 152) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çin yazısı, M.Ö. 2.000 civarında geliştirilmiştir. Bu yazı, resim esasına dayanan çok karmaşık bir yazıdır.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 151) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu tarihlerde, Mısır’da, bundan sonra düşünce hayatını çok etkileyecek olan biri yaşadı. Bu adı Hermes Tut olan bir terziydi. Daha sonra, Hermes Tut’a Yunanlılar Hermes Trismegistus (üç kez bilgin), Yahudiler Honok, Araplar Hermes-ül Heramise diyeceklerdir. Kırk iki yapıtı olduğu söylenen terzinin papirüsleri günümüze ulaşamamıştır. Onun düşüncelerini, öğretisini takip edenler sayesinde, Mısır ve Grek dilinde yazılmış eserlerden öğrenebiliyoruz.

    Hermes Tut şöyle demiştir: “İnsanlar ölümlü tanrılardır, Tanrılar ise ölümsüz insanlardır.“

    Hermes’in öğrencilerinden Asclepius “İnsanlar, ölümlü Tanrılardır, Tanrılar da ölümsüz insanlardır.“ sözünü açıklamıştır. Her şeyin içi ile dışı birdir, hiçbir ayrılık yoktu. Büyükle, küçükte böyledir. Evrende hiçbir şey ne iç, ne dış, ne küçük, ne büyüktür. Tek bir yasa ve tek bir eylem vardır. Esas neden daima gizlidir. Sonsuzluk, sonlu zaman ve sonlu mekân ile anlaşılamaz ve anlatılamaz. Sonsuzluk, sınırlılık içinde kavranamaz. İnsan ancak öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabilir. Çünkü yaşayan insan zaman ve mekân ile sınırlanmıştır. Gerçeği görmek için bu sözlerin anlamını anlamak gerekir. Bazı insanlar, gerçeği görmeye yatkındırlar, kabiliyetlerini çabaları ile destekleyerek, insanların görmediği sırrı görebilirler.

    Bu yukarda özetlenen düşünce, Hermes’e atfedilen öğreti, bundan sonra göreceğimiz tüm teolojik görüşleri derinden etkilemiştir. Bundan sonra, Işık ve karanlık ikilemi hep ana tema olmuştur. Mistisizm ve sırlar dünyası buradan kaynaklanmıştır. Öğreti, filozofların kuracakları modele öncülük edecektir. Tüm dini öğretilerin içine girecek, modellemelerini derinden etkileyecektir. Hermetizm ayrıca, kendi başına bir din oluşturacaktır.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 148) kitabından birebir alınmıştır.

  • Biz tekrar haftanın günlerine dönersek, başlangıç Güneşgünü (Sunday), sonra Aygünü (Monday)… en son Satürngünü (Saturday) di..

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 145) kitabından birebir alınmıştır.

  • Öldükten sonra dürüst insanları bekleyen son Sümer’de çözümlenmeden kalmıştır. Çünkü “cennet” Sümer mitolojisine göre ölümsüz tanrıların yeridir. Sümer’de ölümden sonra ödül (cennet) ceza (cehennem) meselesi net olarak çözümlenmemiştir. Ama bu kavramlara doğru gidişin ipuçları vardır.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 143) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (2013); İnsanların çok ağır işlerde çalıştırılabilmesi için cennetli cehennemli bir din uygulaması gerekiyordu. O zamanın şartlarında, insanları daha çok çalıştırmanın karşılığı ne olabilirdi ki?  

  • Sümer kent devletlerinde hayat sürerken, M.Ö. 2700 tarihinde, 50.000 kişinin yaşadığı Uruk kentinde Kral Gılgamış tahta çıktı.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 136) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şimdi Doğu Anadolu dediğimiz bölgede, M.Ö. 3000 – 2000 yıllarına gittiğimizde, dağlarda ve ovalarda oluşan iki farklı kültür görülüyordu. Doğu Anadolu dağları, tırmanması neredeyse olanaksız dorukları, sık çalılarla örtülü yamaçları ile insanların hareket yeteneklerini tamamen ortadan kaldıran aşılmaz birer engeldir. Doğu Anadolu ovalarında, neredeyse Mezopotamya tarım kültürü seviyesinde, çok ilerlemiş bir kültür vardı. Dağlarda ise, bu kültüre oranla epey geri kalmış bir kültür seviyesi ile karşılaşıyoruz. Bu fark, o dönemde üretilen çanak, çömlek şekil ve süslemelerinde kendini göstermektedir.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 134) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yazılı insanlık tarihinin ilk meclisi, bundan 5.000 yıl önce Sümer ülkesinde bir araya geldi (M.Ö. 3.000). Meclis iki evden oluşuyordu. Birincisi senato veya ihtiyarlar meclisi, ikincisi ise, alt ev, yani eli silah tutan yurttaşlardan oluşan, meclisti. Bu ikili yapı, yerleşiklere, büyük aile (kabile) döneminden miras kalmıştı. 5.000 yıl önce toplanan bu meclis, savaş veya barış için karar vermek üzere toplanan bir savaş meclisiydi. “Senato ne pahasına olursa olsun barıştan yanaydı, alt ev ise savaş istiyordu. Kral senatoyu veto etti ve alt meclisin yanında yer aldı.“ Bu meclis kent devletlerinin merkezi hâkimiyet kurmak için birbirleri ile dövüştükleri dönemde toplanan bir meclisti.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 128) kitabından birebir alınmıştır.

  • Tanrıça “Nammu”, suyun, dipsiz denizin, her şeye can veren Tanrısıydı. Sümerler, bu arada kanallar, barajlar yaparak bir taraftan suyu yavaş yavaş kontrol altına alıyorlar, bir taraftan da köyler, ilerde kentlere dönüşecek olan kasabalar olarak büyüyorlardı. Tarımın ilerlemesi, iş bölümünün artması, Sümerlerin kozmos üzerinde daha fazla kafa yormasına sebep oldu. Yaşadıkları dünyayı tanımlamak istiyorlardı. Evrenin temel öğeleri yeryüzü ve gökyüzüydü. Sümerce de evren sözcüğünün karşılığı, “yer-gök” anlamına gelen “An-ki” birleşik sözcüğü idi. Yeri düz, yassı bir disk olarak, göğü ise, katı bir yüzeyle örtülü kubbe biçiminde düşünüyorlardı. Gök ile yer arasında ise, “Lil” dedikleri bir şey vardı. Lil rüzgâr, hava, soluk, ruh anlamına geliyordu. Yani Lil bizim atmosferimiz gibi bir şeydi. Güneş, ay, yıldızlar da Lil ile aynı malzemeden yapılmışlardı, yalnız fazladan parlıyorlardı. Gök-yer, her taraftan sonsuz bir denizle kuşatılmıştı. Evrenimiz, bu sonsuz denizin içinde sabit ve hareket etmeden duruyordu. Tabii ki başlangıçta, her şeyin başladığı zamanda, sadece deniz vardı. Deniz, yani su, ilk nedendi. Her şeyin başlangıcı idi. Bu denizden An-ki, yer-gökten oluşan evren doğmuştu. Yer ile gök arasında ise, hareket eden ve her yeri dolduran atmosfer yani Lil vardı. Sonra yeri ve göğü aydınlatsın diye güneş, ay ve yıldızlar var olmuşlardır. Onlardan sonra evrene yerleşme, var olma sırası bitki, hayvan ve insanlara gelecekti.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 108) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sıfırdan bir yazı sistemini geliştirmek, başkalarından ödünç alıp kendine mal etmeye göre akıl almaz derecede güç olmalıdır. Yazının bağımsız olarak icat edildiği iki yer vardır, Mezopotamya ve Meksika. Sümerler M.Ö. 3000 yılında, Meksikalılar ise M.Ö. 600 yılında yazıyı bulmuşlardır. M.Ö. 3000’e kadar giden Mısır yazısı ve M.Ö. 2000’e giden Çin yazısı da, bağımsız yazılar olabilirler. Geri kalan tüm yazılar bu yazılardan türemişlerdir.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 108) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 3100 tarihine kadar kurulmuş olan tek devlet Sümer devletler topluluğuydu. Sümer uygarlığının en önemli buluşu “Yazı”dır. Bundan 5.000 yıl önce Sümerler yazıyı buldular (M.Ö. 3300) ve yaygın olarak kullanmaya başladılar.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 106 ile 108 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yiyecek üretimi, dünyada ilk defa, Anadolu’nun da içinde yer aldığı Bereketli Hilal’de gerçekleşmiştir. Bereketli Hilal tarihteki ilk kentlerin, yazının, devletlerin, uygarlık dediğimiz çok uzun zincirin başlangıç noktasıdır.

    Bereketli Hilal, yukarı ve aşağı Mezopotamya’ya yani şimdiki Irak’a, güneydoğu Anadolu’ya, Toros dağlarına, kuzey ve batı Suriye’ye, Lübnan, Ürdün ve İsrail’in bulunduğu topraklara bizim verdiğimiz bir addır. Bölgeyi sınırlayan dağlar hilal biçiminde olduğundan yöreye bu ad verilmiştir. Yukarıda verilen bu tanıma, bizce İç Anadolu Bölgemiz de sokulmalıdır. Yani Anadolu’nun Toros dağları, güneydoğu bölgesi ve doğu Anadolu’nun bir kısmı, zaten Bereketli Hilal içinde yer alırken, buna iç Anadolu da katılmalıdır. Çatalhöyük kazıları bu kabulü zorunlu hale getirmiştir. Kesin tarihleri ile bitkiler M.Ö. 8500 (bundan 10.500 yıl önce, 10.500 B.Ö.), hayvanlarsa M.Ö. 8000 (10.000 B.Ö.) dolaylarında evcilleştirilmiştir. Keçi üzerinde yapılan mitokondrial DNA (mtDNA) analizleri, keçinin bundan 10.500 yıl önce evcilleştirildiğini ve keçinin anavatanının Toros ve Zagros dağları olduğunu göstermektedir. Bereketli Hilal, dünyadaki temel tarım ürünlerinin ve hemen hemen evcilleştirilmiş belli başlı bütün hayvanların anayurdu olma özelliğini taşımaktadır.

    Tarım sekiz ana bitkinin evcilleşmesi ile başladı. Bu temel bitkiler, Tahıl olarak, çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa; Baklagiller olarak mercimek, bezelye, nohut, acı burçak; Lifli bitkilerden ise, keten bitkisiydiler. Bu sekiz bitkiden yalnızca keten ve arpa, Bereketli Hilal ve Anadolu’nun dışında da yaban olarak vardı, ama oralarda evcilleştirilemedi. Yaban ataları başka yerde bulunmadığından, çift sıralı buğday yalnızca Bereketli Hilal’de, nohut ise Bereketli Hilal içinde sadece Türkiye’de (Güneydoğu Anadolu) evcilleştirilebilirdi. İlk çift sıralı buğday tarımı M.Ö. 8500 dolaylarında Bereketli Hilal’de yapılmış.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 55) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1988 yılında, 147 değişik ırktan kadının plasentası üzerinde yapılmış olan DNA analizleri, herkesin, 200.000 yıl önce Afrika’da yaşamış olan bir grup akraba kadından geldiğine işaret etmektedir. Yani, Afrika’da Homo sapiens ortaya çıkmış ve bir dişi Homo sapiensden üreyenler dünyaya yayılarak, bugünkü bizleri oluşturmuştur.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ayakla ellerini hürleştiren atalarımızın başparmağı gelişmiş, bu da beynini tekrar geliştirmiştir. İnsan soyu kendi beyinsel evrimini beceri kazanıp, değer yaratarak, emeği ile geliştirmiştir. Yani İnsanın geldiği durum kendi çabasının eseridir.

    Alıntı; Bizimkiler I (İlkler MÖ 200.000 ile 1800) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 5) kitabından birebir alınmıştır.