Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • İhânet, sadece Mezrâ (Elâzığ) ve Malatya üzerine yürürken olmadı.  Şubat ayının sonlarında Şeyh Sâîd askerleri, büyük bir atak yaparak Çêwlîk (Bingöl)’in Kiğı, Horhol (Yayladere) ilçelerine ve Karakoçan üzerine yürümüş, ancak Kiğı’daki Hormek aşireti, Şeyh Sâîd askerlerini arkadan vurmuştur. Böylece Şeyh Sâîd Efendi’nin Hormek aşiretine daha önce gönderdiği mektup bir işe yaramamış; Hormek aşireti, Şeyh Saîd’e biat etmesine (bağlılığını bildirmiş olmasına) rağmen O’nu arkadan vurmuş ve bu Kerbelâî  Hûseynî Kıyâm’ın (Kerbelâ’daki Hüseyin’in ayaklanması gibi bir ayaklanmanın) “Kufe Ehli” durumuna düşmüştür. Kiğı bozgunu, harekette bir dönüm noktası olmuş ve artık her şey laik rejimin lehine işlemeye başlamıştır. Bu olay üzerine laik hükûmet, Kiğı Kaymakamlığı’na ve ilkel millîyetçi (Kürt ulusalcısı) olan Hormek aşiretine şu mektubu yazar ve onlara minnet duygularını sunar:

    “3.3.1341 Kiğı Kaymakamlığı’na, 

    Aynı zamanda hak ve hakikatle mevkileri bulunan Kiğı’nın kıymetli mücahitlerine ve özellikle Hormek aşireti ileri gelenlerine tarafımdan teşekkürât-ı Mahsusa’nın (özel teşekkürlerimin) tebliğine delalet-i mahsuslarını (özellikle onlara iltilmesini) rica ederim.  3. Ordu Müfettişi Kâzım”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 26) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • 26 Şubat günü Palo Mevkî Komutanlığı, Elâzîz Cephesi Komutanlığı’na şu haberi yollar: (1)

    “Palu Mevkî Kumandanlığından Elâzîz Cephe Kumandanlığına Bismillâhirrahmânirrâhîm

    1-Elâzîz hududuna kadar telgraf hattını tamir etmek üzere telgraf çavuşları yola çıkarılmıştır. Zât-ı Âlileri de icâb edecek mahale kadar hattın tamirine emirler buyurunuz. Telgraf olmayınca mâlumat (bilgi) almak müşküldür. 

    2-Beş günden beri harb raporunuza nâil olmadığımızdan (ulaşamadığımızdan) ziyadesiyle mahzunuz (fazlasıyla üzgünüz).

    3-Çapakçur hattı da el- yevm (bugün) tamir edilmektedir.

    4-Palu ahalisi halen bir réya (riyasızca, samimi olarak) istikamete vazolunmadılar. 

    5-Dün gelen tayyare tarafından yapılan bombardımandan hiçbir semere ve te’sir hâsıl olamamıştır. (Mektubun bu maddesinden, rejimin, Şeyh Sâîd askerleri oradalar diye, bütün bir şehri helikopterle bombaladıklarını anlıyoruz – İ. S.) 

    6-Şeyh Mustafa Efendi, nihâyet derecede keyifsizdir. Emîr’el- Mûcâhîdîn Şeyh Sâîd Efendi’nin postası el- yewm teref-i âlinize haber alınmıştır.

    7-Hatt-ı hareketimizin üç postamızla iş’âr buyurulması. Dervîş Efendi’nin burada lüzûmu vardır. Orada lüzûm görülmediği takdirde izâm kılınacağı tabiîdir. Bakî Hudâ mu’ininiz olsun efendim!

         26 Şubat 1341 Palo Mevkî Kumandanı nâmına Hesen”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 25, 26) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKA’IN NOTU (1) (2010); Bunlar Şeyh Sait’in Kumandanları.  

  • Bu esnada Şeyh Şerîf (Şeyh Sait’in yeğeni), Mustafa Kemal Atatürk ile irtibat kurarak, hükûmetin “resmî dîni İslâm” olan anayasaya işlerlik kazandırmasını istemiştir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 24) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • 23 Şubat’ta hükûmet, durumu ve alınacak önlemleri, CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) meclis grubuna iletti. Meclis grubunda İsmet İnönü, söz aldı ve yaptığı konuşmada her zaman olduğu gibi, “mürtecilerin öteden beri tahrikleri vardır; bizim görevimiz parti olarak hükûmete güvenmek ve bu gibi hâdiselere karşı şiddetle hareket eden ve edecek olan hükûmete yardımdır,” dedi. Ardından Adalet Bakanı Mahmud Esad Bozkurt, hükûmetin getireceği kanun maddesini okudu: “Dîni alet ittihâz (kabul) ederek zihinleri karıştıranlar, en az iki sene kürek çekmek ve en ağırı idâm olmak üzere cezalandırılırlar.” (1)

    24 Şubat günü yapılan TBMM toplantısını ilgiyle izleyen Atatürk, önce Çankaya’da Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzî Çakmak, ikinci başkan General Kâzım Orbay ve İnönü ile birlikte askerî tenkil planını tertiplerler. Bu plana göre, ayaklanma bölgesi en kısa zamanda büyük kuvvetlerle sarılacaktı. Harekât, Erzurum, Erzincan, Sivas, Amed (Diyarbakır) ve Mardin üzerinden gönderilecek birlikler tarafından yerine getirilecek ve hava kuvvetleri derhal harekete geçeceklerdi. 

    Mezrâ (Elâzığ)’nın fethi, Müslümanları büyük bir sevince boğdu. Artık hedef, Malatya’nın İslâm’ın hâkimiyetine girmesini sağlamaktı. Bu amaçla, Şeyh Sâîd’in askerleri Malatya’ya doğru yola çıktı.  Müslümanların, Şeyh Sâîd önderliğindeki bu âzîz kıyâmını silâhla durduramayacağını anlayan laik TC, para karşılığı satın aldığı uşaklarını kıyâm erlerinin arasına sokarak hareketin rotasını değiştirmeye çalıştı. Şeyh Sâîd kuvvetlerinin büyük bir kısmının Mezrâ’dan Malatya’ya doğru yola çıkması, bölgede TC’nin yardakçılığını yapan bazı Alevî aşiretlerini galeyana getirir. Doğandede oğlu Hûseyn Efendi liderliğindeki Hîzan ve İzolu aşiretleri ile Ohi bucağından Necîb Ağa (Necîb Ağa halen sağdır; kendisini yakından tanırım, birkaç kez Şeyh Sâîd Kıyâmı üzerine kendisiyle sohbet etme imkânı buldum – İ. S.), Hecî İbrahim Bêritanî ile birlikte Dumanî oğlu Hûseyn ile Mamıkî Dersîm (Tunceli)’nin Lolan – Soran ve Karakoçan’ın Avdelan (Abdalan) aşiretleri ile Mezrâ halkının bir kısmı, hükûmet kuvvetlerine yardım ederek, Çêwlîk (Bingöl)’te ikâmet eden Şeyh Sâîd kuvvetlerinin geride kalanlarının büyük bir kısmını şehîd ederler ve Mezrâ (Elâzığ)’yı (2) laik – tâğutî (şeytani veya putçu) TC rejimine teslim ederler. Palu’ya gelen Şeyh Şerîf, durumu öğrenir öğrenmez, Mezrâ’ya yürümek istemişse de Pertek ve Malazgirt yönlerinden gönderilen gönüllü aşiret kolları ile yaptığı çarpışmada daha fazla zayiât vererek Bulanık’a çekilmek zorunda kalmıştır.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 24) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1) (2010); Hükümetin Parti Meclis Gurubunda aldığı bu tedbir de göstermektedir ki bu isyan dini ağırlıklıdır. Buna bir Kürt isyanı demek doğru değildir. Zaten liderler ve katılan aşiretlerin büyük bir kısmı; Zazalar. Zazalar Kürtlerden daha sert mizaçlı ve dini ritüellere, kurallara daha çok riayetkâr insanlar.

    BAKKAL’IN YORUMU (2) (2010); Elazığ’ın geri alınışı hakkındaki yazılanlar doğru değil. Harput’ta toplanan halk Mezre’deki Şeyh Şerif emrindeki İsyancı Kürtlerle çatışarak onları şehirden kovalamıştır, çünkü isyancılar halkın canına, malına ve namusuna saldırıyorlarmış. Bu olayda babam 25 yaşında ve Harput’tan gelip de Elâzığ’ı kurtaranlar arasındaydı.

  • 14 Şubat 1925’te Amed (Diyarbakır)’den Pîran (Dicle) istikametinde hareket eden ve Binbaşı İbrahim komutasında bulunan müfreze, 16 Şubat’ta Şeritan köyünde bulunduğu sırada, Pîran yönünden gelen 500 kadar mücahidin öğlen 11’de Şeritan’a yaptığı kuşatıcı taarruz, müfrezenin karşı taarruzu ile durdurulabildi. Saat 19.30’a kadar devam eden çarpışmada, müfreze daha fazla ilerleyemeyerek Silvan’ın Klîse (Akyol) köyünde kalmış ve 18 Şubat’ta Eğil’e gelen 1. Süvari Tümeni ile birleşmişti. 16 Şubat’taki çarpışmada, mücahitlere komuta eden Pîran okul öğretmeni Fahrî şehîd edilmiş, müfrezeden de Teğmen Fevzî ve bir er yaralanmıştı.

    Amed’den Lice istikametine gönderilen 21. Süvari Alay Komutanı Yarbay Hüsnü emrindeki müfreze ise, Fis (Ziyaret) boğazından geçerken mücâhîdlerin baskınına uğrayarak, Kulp’un Kamıkan (Akbulak) köyüne çekildi. Alayın Fis boğazında uğradığı hezimeti telâfi için Ordu Müfettişliği Süvari Uzmanı Yarbay Hüseyin, emrinde piyade ve süvariden oluşan bir müfrezeyle 19 Şubat’ta Lice’ye çekilmiş, Kamıkan (Akbulak)’a çekilen müfreze de bunun emrine verilmişti.  Yarbay Hüseyin’in, komutayı üzerine almasından sonra 19 Şubat’ı 20 Şubat’a bağlayan geceyi Karasî (Karasi) köyünde geçiren müfreze, 20 Şubat sabahı Hazro’nun Kırmataş köyünden, Karaz (Kocaköy)’ın Lîcok (Çavundur) köyüne doğru hareket etti. Bismil’in Behremki (Tepe) nâhiyesinin Tepecik köyü ve Amed (Diyarbakır) merkeze bağlı Muhâmmedyan (Arkbaşı) köyleri hizâsına geldiği sırada, bu ve civâr köylerdeki mücâhîdler, silâha sarıldılar ve müfrezeyi yoğun bir ateşe tuttular. Ayrıca bir kısım kuvvetleri ile müfrezenin sağından ve solundan Fiz (Ziyaret) köyü yönünde ilerlemeye başladılar. Durumu tehlikede gören müfreze komutanı Yarbay Hüseyin, çekilme emri verdi ve o sırada kendisi de kurşunlara hedef olarak öldü.

    Mustafa Kemal, İsmet İnönü’yü hemen Ankara’ya çağırdı. Bunun üzerine İnönü, 21 Şubat Cumartesi günü Ankara’ya vardı. İstasyonda Mustafa Kemal tarafından karşılandı. Beraberce Çankaya’ya giderek durumu incelemeye oturdular. Bu sırada Bakanlar Kurulu da gerekli tedbirleri görüşüyordu. Görüşme sonrasında Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal başkanlığında toplandı. TBMM’ye şu bilgi verildi:

    “21 Şubat 1925 Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, Ergani vilâyetinin bir kısmında devletin silahlı kuvvetlerine karşı meydana gelen isyan, Diyarbekir, Elâziz, Darahini vilâyetlerine de geçmiş ve genişlemeye müsait görünmüş olduğundan Muş, Ergani, Dersim, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri vilâyetleriyle Erzurum vilâyetinin Kiğı ve Hınıs kazalarında bir ay müddetle Örfî İdâre ilân edilmiştir ki, Anayasanın 86. maddesi gereğince keyfiyeti yüksek meclisin tasdikine arz olunur.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 23) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • İçişleri Bakanlığı’nın 15 / 16 Şubat gecesi, ayaklanmanın bastırılmasına dair “gizli” kaydı ile verdiği ve bir suretini Genelkurmay Başkanlığı’na sunduğu önerge ise şöyledir;

    “1-Harp ve vatan hâini sanıklar olduğu ihbar olunan ve tanık olarak Bitlis’teki Özel Harb Divanı tarafından çağrıldığı halde temaruz eden (kendisini hasta gösteren) Hınıslı Şeyh Sâîd, bir süredir konuk olarak bulunduğu Lice üzerinden 13 Şubat 1925’te 300 kişiden ibaret silahlı avanesi ile Ergani’nin Piran köyüne geçtiği ve irtica yollu kışkırtma ile halkı aldattığı ve maiyetini çoğaltmaya çalıştığı ve Piran’da jandarma müfrezemizle çarpışarak iki jandarmamızı yaraladığı ve müfrezemizin subayları ile Eğil bucak müdürünü ve 10 eri tutuklayarak silâhlarını aldığı ve Hınıs’tan gelirken Darahini (Genç) ili içinde yaptığı kışkırtma üzerine bu il içinde de bazı olayların meydana geldiği ve bu arada Lice – Hani ile Darahini – Çapakçur ve Çapakçur – Palu telgraf hattının kesildiği, Hani – Lice hattını onarmaya çalışan hat çavuşu ile iki jandarmayı da tutukladığı anlaşılmıştır.

    2-Adı geçen Şeyh Sâîd’in, harb ve vatan hâini sanıklarından Cibranlı Halid ve kaçak Hasananlı Halid ile ilgisi ve bağlılığı vardır.

    3-Bakanlık, bu kışkırtmanın, Hasananlı Halid ve arkadaşları ile diğer vatan hiyânetinden sanık ve tâkib edilmekte olan kimselere yöneltilmiş bulunan azimli kuvvetini geçici olarak işgal etmek ve duruma bir karışıklık rengi vererek harekât sonucunda tutukluları kurtarmak ve işi siyâsî yoldan çözümleyebilmek umudu ile meydana getirdiği kanısındadır.

    4- Bu sebeple hükûmet, eşkiyâlığın etrafa bulaşmasına meydan vermeden azim ve ciddîyetle ortadan kaldırmaya ve mahallî dirlik ve düzenliği tekrar sağlamak sureti ile bu işi yapmış olanları tenkile karar vermiştir.

    5-Tenkil harekâtını 3.Ordu Müfettişi Kâzım Paşa’nın idare etmeleri ve harekât bölgesindeki illerin harekât bakımından Kâzım Paşa’dan (1) alacakları emre göre hareket etmeleri uygun görülmüştür.

    6-Darahini (Genç) iliyle 14 Şubat 1925 öğle saatlerinden beri irtibat kesilmiştir.  Muş’tan 15 Şubat 1925 günü muhtelif istikametlerde gönderilen yeteri kadar kuvvet, ilkin Darahini ile irtibat kurarak Darahini’nin durumu hakkında bakanlığı aydınlatmaya memur edilmiştir. Her türlü vasıtaya başvurarak Darahini ili merkezi ile irtibat sağlanması çok önemlidir.

    7-Erzincan Entersüvar Tabur’unun Yüzbaşı Mustafa komutasında 12 Şubat 1925’te iki makinalı tüfekle takviyeli 120 atlıdan mürekkep müfreze, Erzurum üzerinden Hınıs’a ve aynı kıtadan 100 süvari, 26 piyade ve bir makinalı tüfekten mürekkep ikinci bir müfreze, tabur komutanı Abdullah komutasında 15 Şubat 1925 öğle vakti, Eğin-Arapkir üzerinden Elâziz’e hareket ettirilmiştir. Bu kuvvetler, Kâzım Paşa’nın emrine girecektir.

    8-Muş ili Hasananlı Halid ve arkadaşlarının takibine tahsis ettiği kuvvetten tasarruf edebileceği entersüvar kuvvetlerini de mahallî durumunu göz önünde bulundurmak suretiyle Kâzım Paşa’nın emrine bırakacaktır.

    9-Takib harekâtı, ancak dirlik ve düzenliği bozan zararlı kimselere yönelmiştir. Bu arada masum halkın rencide edilmemesine, aksine kendilerine iyi muâmele edilmek suretiyle Cumhuriyet idaresine karşı iyi olan eğilimlerinin pekiştirilmesine itina edilmesini ve zararlı kimselerin tenkilinde amansız bir sürat ve azim göstermek suretiyle de bu tür delice hareketlere karşı Cumhuriyet ruhundaki hassasiyetin güçlülüğünü göstermek lazımdır.     

    10-Harekâtın bir elden idaresine ve her günkü hareket ve sonuçları hakkında Kâzım Paşa tarafından makine başında bilgi verileceğine göre, illerin harekâta dair bütün muhabereleri yalnız Kâzım Paşa ile olacaktır.

    11-Bitlis Özel Harb Divanı’nca harb ve vatan hıyanetinden dolayı tutuklanan şahısların herhangi bir durumdan yararlanarak kurtulma teşebbüslerine mani olmak üzere Diyarbekir’e nakillerine lüzum olmadığı hakkında Kâzım Paşa’nın düşünceleri ile beraber Özel Harb Divanı faaliyetlerinin sekteye uğramaktan korunmasını ricâ ederim.

    12-Harekât bölgesi içinde veya civar illerin durumunun hassasiyet ve nezaketini göz önünde tutarak olayın büyümesi ve kamuoyunun karışıklıktan korunması için tedbir alınmaları lazımdır.

    13-Harekâtta kullanılmakta ve kullanılacak olan bütün kuvvetlerin ne durumda bulunduklarının bildirilmesini Kâzım Paşa’dan ayrıca ricâ ederim.

    14 – 3. Ordu Müfettişi Kâzım Paşa’ya Bitlis, Muş, Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Siirt, Ergani, Elâziz, Dersim Erzincan illerine yazılmıştır.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 22, 23) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2010); Bu tenkil hareketinde çavuş olarak askerlik yapan Babam Veli Çavuş’a başarı belgesi veren Diyarbakırlı Kâzım İnanç Paşa; Haziran 1925’de yani isyandan üç ay sonra bu görevinden ve askerlikten ayrılmış.

  • 16 Şubat 1925 günü Bakanlar Kurulu toplantısında, İçişleri Bakanı Cemil Bey, Pîran olayı hakkında lâzım gelenlere emir verildiğini ve meseleye kapanmış nazarı ile bakıldığını bildiriyordu. Gazetelerde yayınlanan bu haber, hükûmetin bu meseleyi ciddiye aldığını göstermesi itibariyle kamuoyunu rahatsız etmeye başladı. Durumu oldukça ciddî gören Genelkurmay Başkanlığı, 3. Ordu Müfettişliğine emir verir:

    “1-Şeyh Sâîd olayı bilinmektedir. Hükûmet eşkıyalığı bir an önce gidererek, güçlülüğünü göstermek suretiyle dirlik ve düzenliği süratle yerine getirmeye karar vermiştir. 

    2-Takip harekâtını bir elden sizin yönetmeniz ve valilerin harekât bakımından emrinizde bulunması uygun görülmüştür. Bu harekât, iç dirlik ve düzenliği sağlamak bakımından olduğu için genel önerge İçişleri Bakanlığı’ndan verilecek ve bu konuda o bakanlıkla muhabere edilecektir. Yalnız harekâtı yapacak ve katılacak askerî birlikler hakkında Genelkurmay Başkanlığı’na bilgi verilecek ve yeni birliklerin katılması hususunda Genelkurmay Başkanlığı’nın da onayı alınacaktır. 

    3-Alınacak tedbirler şunlardır: Erzurum Müstâhkem Mevkî erlerinden 150 kişilik bir birliğin bölük halinde derhal Hınıs’a hareket ettirilmesi bu gece 9. Kolordu Komutanı’na emredildi. Erzincan Entersüvar (katıra bindirilmiş – İ. S.) Tabur’unun 120 atlısı dün Erzurum yolu ile Hınıs’a hareket etmiştir. Bu taburun Erzincan’da kalan piyade erleri Eğin – Arapkir yolu ile Elâziz’e hareket ettiriliyor. Diyarbekir’den yola çıkarılan 7. Kolordu Süvari Bölüğü ile Jandarma Birliği Piran doğrultusunda hareket ettirilmiştir. Orada sükûneti sağladıktan sonra Palu’ya doğru gönderilmesi düşünülüyor. 1. Süvari Tümeni hemen Diyarbekir’e hareket ettirilecektir. Oraya vardıktan sonra bir alayının Lice’ye gönderilmesi uygun görülmektedir. Duruma göre gerekirse diğer bir alayını da Piran’a göndermek veya tümeni bütünü ile Lice, Piran, Palu bölgesine göndermek gerekecektir. Yalnız bu harekâtın iskân ve iaşe bakımından ne derece uygulanabilir olduğunun öğrenilmesi lazımdır. Muş Entersüvar Taburu’nun bugünkü dağınık durumda bırakılmayarak toplatılmasının ve büyük kısmı ile harekâta iştirak ettirilmesinin uygun olacağı düşünülüyor. Bu hususlardaki düşüncenizin makine başında bir an önce bildirilmesini rica ederim.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 20) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâîd’in cesedinin üzerinde fuhuş sineması açtılar, içki fabrikası yaptılar. Zilan Deresi’nden su yerine kan aktığını, Palu halkının Murat Nehri suyunun kırmızı akması karşısında donup kaldığını bilenler, bu bölgenin merkezi olan Amed’de içki fabrikası açılmasının ne anlama geldiğini çok iyi bilirler.

    Yine Bediüzzaman Sâîd-i Nursî’nin ölüsüne yapılan işkenceler, dirisine yapılanlardan kat be kat daha fazladır.

    Tedbir teklifinin ikinci maddesi üzerinde de durmak gerekir. Şeyh Sâîd kıyımı başladığında hiç bir basın – yayın organı bunu gerçek olarak aktarabilme şansını elde edemedi; çünkü hepsi susturuldu. Böylece rejim, istediği şekilde propaganda ve iftira kampanyası düzenledi. Şeyh Sâîd kıyamı olduğunda, Türkiye’nin batısındaki halk, Ermeniler’in isyan ettiğini sanıyordu. Çünkü TC, onları bu şekilde kandırmıştı. Batıdaki halkın kıyama destek vermemesinin sebebi budur. Yoksa onlar da Müslüman değil miydi? Ama onların, Kürtlerin âlimler öncülüğünde İslâmî bir kıyam başlattıklarından haberleri yoktu. Hristiyanların isyan çıkardıklarını sanıyorlardı. Çünkü iç politika ile ilgili yayın yapmak yasaklanmıştı. Dünyanın neresinde görülmüştür ki, bir ülkenin belli bir bölgesinde bir ayaklanma olacak, ama olayla ilgili gazete ve dergilerde yazı yazmak, konuşmak ve yorum yapmak yasaklanacak?! TC iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd’in amacının halk tarafından anlaşılması, kendisinin sonu olacaktı ve zamanın “Büyük Şeytanı” İngiltere iyi biliyordu ki, Şeyh Sâîd’in başarıya ulaşması halinde, kendisi artık Kürdistan coğrafyasında istediği gibi at koşturamayacaktı.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 20) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (2010); Şeyh Sait İsyanının bir inanç isyanı olduğuna, dinsizliğe karşı bir isyan olduğuna inanmamak mümkün değil. Tabii ki Şeyh ve arkadaşlarının kâfir ve dinsiz dediği idarenin bir de Kürtleri yok sayan anlayış ve uygulamaları da bu isyanın çıkmasında önem arz etmektedir. İngiltere’ye gelince, evet İngilizler bu isyanın yayılmasını, başarılı olmasını istememişlerdir. Bütün Kürdistan’ın bağımsızlık ateşini yakmaya müsait bu ortamı istemeleri mümkün değildir. Cumhuriyet idarecileri ise bunu İngilizlerin yaptırdığını, Musul meselesini de öne sürerek anlatmışlardır.

  • Şeyh Sâîd Kıyam’ında, TC tarafından dünyada ve tarihte eşine ender rastlanır bir şekilde terör estirildi; rejim, önüne gelen herkesi astı. Sırf Türkçe bilmediği için asılanlar oldu. Mahkeme hâkimleri kimi zaman karşılarına Türkçe bilmeyen insanlar getirildiğinde, “Türkçe bilmeyen birinden vatana millete zaten fayda gelmez” deyip idâm kararları veriyorlardı. Ne de olsa Kürdistan halkı “hem Müslüman, hem de Kürt” idi; yani iki büyük suçu (!) ve iki düşman kimliği beraber üzerinde taşıyordu. Kürt olup da Müslüman olmayan biri “Kürt olduğu için”, Türk olup da Müslüman olan biri “Müslüman olduğu için” (örneğin İskilipli Atıf Hoca) idâm edilir; ama “hem Müslüman, hem de Kürt” olan biri iki suçu birden işlemekte, “gerici ve bölücü” olarak adlandırılmakta ve ona idâm cezası bile az görülmekteydi.

    İdâm cezası az geldiği için, “hem Müslüman, hem de Kürt” olan Şeyh Sâîd Hazretleri, idâm edilmekle kalmamış, bir de ölüsüne ve ruhuna eziyet etmek için, bu âlimin mübarek cesedi üzerinde ayrıca fuhuş sineması inşâ edilmişti. Şeyh Sâîd (ra) ‘in cesedi üzerinde inşâ edilen sinemada fuhuş filmleri gösteriliyordu.  

    Ermeni zındığı Agop Dilaçar’ın (1) Türkçesini hâlâ dahi öğrenemedik. Şeytan Beyaz Adam’ın “en iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderili’dir” dedikleri gibi, bunlar da “en iyi Kürt, ölü bir Kürt’tür” dediler; ama nedense Kürtlerin ölülerini dahi rahat bırakmadılar.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 20) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2010); Agop Dilaçar, Türk dili üzerine uzmanlaşmış Türkiye Ermeni’si dilbilimcidir. Türk Dil Kurumu’nun ilk genel sekreteridir. Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine “Dilaçar” soyadı verilmiştir. Robert Koleji mezunudur. “900. yıldönümü dolayısıyla Kutadgu Bilig incelemesi” adlı kitabı vardır.

  • Her şeyden önce doğuda ayrı, batıda ayrı işleyişiyle günümüzdeki CMUK (Ceza Muhakemeleri Usûlü Kanunu)’a benziyor. Zaten TC tahakkümü altında 70 yıldır Fırat’ın batısında ayrı, doğusunda ayrı kanunlar uygulanıyor. Diyarbakır’daki İstiklâl Mahkemeleri ile Ankara’daki İstiklâl Mahkemeleri arasındaki ayrım, uygulamada “ilk” olma özelliğine sahiptir sadece… Tedbir teklifinin ilk maddesindeki “isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları derhal, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idâm kararları ise Meclis tasdikinden sonra yerine getirilecektir, ifadesi – ki bu sadece teoride kalmadı, en iğrenç ve vahşî bir şekilde uygulamaya da konuldu – Kürdistan’daki idâm kararlarında delil (kanıt) aranmayacağının ifadesidir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 19) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Hareketin başlangıcında Fethi Okyar, bu meseleye biraz daha ılımlı kaktığı için, Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile istifa ettirilip onun yerine sürekli olarak “biz hocaları ortadan kaldırmadıkça, hiçbir şey yapamayız” diyen asker kökenli İsmet İnönü, kabinenin başına getirildi. Takrir-i Sükûn kanunu çıkarılarak Şark İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Ayrıca hareketin bastırılabilmesi için, oradaki şeyhleri elde etme amacıyla, kendi uzantıları olan Kâzım Dirik ve onun gibi insanları yetkilendirerek, onları para ve gelecek vadederek satın aldırttı. Şeyh Sâîd Kıyamı başladığında, TC’nin hükûmeti tamamen değiştirildi. Yeni hükûmet şöyle oluşmuştu:

    Cumhurbaşkanı: Mustafa Kemal Atatürk

    Başbakan: İsmet İnönü 

    Dışişleri Bakanı: Dr. Tevfik Rüştü Aras (İzmir)

    İçişleri Bakanı: Cemil Uybaydin (Tekirdağ)

    Bayındırlık Bakanı: Süleyman Sırrı (İstanbul) 

    Maliye Bakanı: Hasan Saka (Trabzon) 

    Ticaret Bakanı: Ali Cenanî (Gaziantep)

    Adalet Bakanı: Mahmut Esat Bozkurt (İzmir)

    Tarım Bakanı: Sabri (Saruhan)

    Millî Savunma Bakanı: Recep Peker  (Kütahya)

    Deniz Bakanı: İhsan 

    Millî Eğitim Bakanı: Hamdullah Suphi Tanrıöver (İstanbul)

    Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı: Dr. Refik Saydam (İstanbul)

    İsmet İnönü, CHP Parti grubunda Doğu’daki hareketi imhâ etmek için şu tedbirleri teklif etti: 

    “1- Örfî idare (sıkıyönetim) bölgesindeki suçlar için İstiklal Mahkemeleri teşkil edilecektir. Örfî idare bölgesi dışında kalan memleket parçalarında işlenen siyasî ve asayiş suçlarına bakmak üzere de Ankara’da ayrıca ikinci bir İstiklal Mahkemesi kurulacaktır. İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesi kararları derhal, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idâm kararları ise Meclis tasdikinden sonra yerine getirilecektir. 

    2- Her türlü teşkilat, tesisat ve neşriyat hükûmetin isteği ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile yasaklanabilecektir. Böylece iç politika ile ilgili yayın yapan gazeteler kapatılabilecek, bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesi’nde hesaba çekilebilecektir.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 18, 19) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Bütün bunlar olurken, devlet de hararetli günler yaşıyordu. 18 Şubat 1925’teki Meclis Celsesinde bir önerge verilmiş, bunun üzerine İçişleri Bakanı şu açıklamayı yapmıştır:

    “Arkadaşlarımızdan biri Darahini (Genç) hâdisesi hakkında suâl ilettiler. Darahini’de Şeyh Sâîd adında bir eşkıya çıktı ortaya. Taraftarlarıyla beraber etrafta yağmacılığa başladı. Fakat hükûmetimizin ciddî tedbirleri neticesinde pek yakında tamamen bastırılacağı tabiîdir.”

    Aynı günlerde; Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zülfî oğlu Muhâmmed, Muhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrâhim, Zülfî Perzîd Ağazade, Molla İmranzade, Büyük Hacıağazade Hesen, Kürdîyanzade, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zülfî Ağazade, Melâmiyanzade Ahmed, Hacı Ali Ağazade, Hacı Bekîr Ağazade Muhâmmed adlı 15 Kürt âlimi, İstanbul’da bir beyannâme yayınlarlar: 

    “Türk Cumhuriyeti’nin İslamiyet’e muğayyir (aykırı) ahval ve harekâtı (hal ve hareketleri) ve bilhassa muhibbi-i İslamiyet (özellikle İslam sevdalısı) olan Kürt eşraf ve hanedanına reva (uygun) görmekte olduğu mezâlim (zulümler) ve hakaret ve kin ve nefret, birkaç seneden beri gazete ve evrakı resmîyelerinde (resmi belgelerinde) okunuyor. Ve bunlar Ermenilere yaptığı muameleyi (işlemleri, tehcir gibi) Kürt müteneffizânına da (Kürtlerin nüfuzlularına da) bir muamele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden (toplanan) Meclis-i Mebusan’da bu hususun müzakere kılındığı (konunun görüşüldüğü) ve karar verildiği de mevsuku menâbîden istihbar kılınmış (güvenilir kaynaklardan öğrenilmiş) ve buna dair de birçok alâim mesbuk ve mevcut olmuştur (birçok belirtiler gizli kalmış ve gerçekleşmiştir). Salâbet-i İslâmîyye ve asabîyyet-i Kürdîyyesi (Sağlam İslami ve kürdi yapısı) galeyana gelen birçok zevat bir Cemiyet-i İslâmîyye teşkil ederek (oluşturarak) müstakil (bağımsız) bir İslâm hükûmeti vücuda getirmek fikrindedirler. Allah muvaffakiyet versin. Âmin.” “İşte İslamiyet’ten fersah fersah ırak olan, âdedi kadîm (eski adetleri)putperestlik dîni ihyâ ve âyin-i metrukelerini icraya(putperestlik dinini hayata geçirmeye ve terk edilmiş ayinlerini yapmaya)hatve (adım) atan bu Türk Laik Hükümeti’nin izmihlâline(yok olmasına) çalışanlara an semi’ul – kalb (kalpten gelen)muavenet-i maddiye ve bedenîyyede(maddi ve bedeni yardımda)bulunacağımızı ve bu uğurda icap eden her türlü fedakârlığı ifada (yerine getirmede) tereddüt ve rehavet göstermeyeceğimizi ve emîn olduğumuz her ferdi, her zâtı bu hususa tahrik ve teşvik edeceğimizi taahhüt eylediğimizden iş bu taahhütnamenin zî’rini (altını) bitavverrıza(kendi rızamızla) imza ve tehmir eyleriz (imzalar ve mühürleriz).”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 16, 17) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâid Efendi, Hani bucağındaki Serdi (Şeren) köyüne giderek buradan Lice üzerine yürüme planı yapar. Toplantıya Lice’nin ileri gelenlerinden Hakkı Bey, İbrahim Bey ve oğulları, Liceli Selim ve Fehmî, molla oğulları Galib ve Tâhir katılmışlardı. Pîran’daki olay (13 Şubat 1925) duyulur duyulmaz, Kürdistan’ın bütün aşiret reisleri Karakoçan’ın Çan nâhiyesinde toplanıp kararlar alırlar. Bölgenin tanınmış âlimlerinden Şeyh Ahmed Efendi’nin türbesinin Kubbesi altında hiyânet yapılmaması için Kur’an-ı Kerim üzerine yemin edildi. Bu plan gereğince cepheler ve bu cephelerin komutanları da belirlenmiştir. Çapakçur cephesi, Şeyh Şerif komutasında Karakoçan’ın Çan nahiyesi şeyhlerinden İbrahim ve Hesen tarafından yönetilecek, Çapakçur ele geçtikten sonra Hoykin ağalarının da desteği ile Mezrâ’ya doğru yürünecekti. Gezık ve Kiğı boğazları tutulacak, askerlerin bu yönde gelmeleri engellenecekti. Şeyh Abdullâhı Melikhanî’ye Muş Cephesi Komutanlığı verilmişti. Muş’u ele geçirdikten sonra Kalikala (Erzurum) yöresinden gelebilecek devlet kuvvetlerine engel olacaktı.

    Amed komutanlığını Şeyh Sâîd’in bizzat kendisi üzerine almıştı. Kardeşi Şeyh Abdurrâhim de Maden’deki kuvvetlere komuta ediyordu. Şeyh Abdurrâhim, Maden’den sonra Siverek’e doğru yol açacak, Siverek da Şeyh Sâîd’e bağlı Şeyh Eyyûb tarafından ele geçirilecekti. Şeyh Sâîd Efendi, Lice yakınlarındaki Til (Dernek) köyünde Muhâmmed Şerif Hoca tarafından karşılanmıştı. Şerif Hoca, Şeyh Sâîd’den Lice’ye gece girmemesini istemişti. Gece Til köyünde konakladı. Tam bu sırada kardeşinden aldığı bir haberden Serdê (Şeren) köyünden Şeyh Mûhâmmed Mehdî’nin, hükûmet kuvvetlerinden bir alayı Fis ovasında bozarak Amed istikametinde geriye attığı öğrenilmişti. Ordu birliklerine karşı kazanılan bu başarı, Şeyh Sâîd kuvvetlerinin moralini yükseltti ve bozguna uğrayan alayı geriden kuşatmak üzere Karaz (Kocaköy), Muhâmmedyan (Arkbaşı), Gırikê Hecî Faris (Tepecik), Havre (Yazı) ve Şaklat cephelerini tutmaya koştular.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 16, 17) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâîd Hazretleri, Modan aşireti reisi Fakih Hesen’i, eski müftü Hacı İlyas Dalberî’yi yine müftü ve Molla Hûsnî’yi de inzibat memuru olarak görevlendirir. Genç’den sonra sıra Hani’ye gelmiş, Hani de kısa sürede fethedilmişti. Şeyh Sâîd kuvvetleri halkla beraber Hani meydanında zorbaların sultasından kurtulup Allâh’ın hâkimiyeti Hani beldesini de gafletten kurtardığı için cemaatle birlikte “şûkr” namazı kılındı, kurbanlar kesildi, yemekler yenildi ve dûâlar edilerek yola çıkıldı. Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat 1925’te Genç’e Hani’ye gelerek Hacı Sâdık, Ömer Faro ve Çapakçur (eski Bingöl)’un Mıstan aşireti ve Botan aşiretleriyle 20 Şubat’ta Lice merkezini ve çevresini denetime aldırır.

    Şeyh Sâîd Efendi, 16 Şubat’ta Genç’de şu emirnâmeyi yazar:

    “Bir emirnâme: 

    Rütbesi: Binbaşı Fâkîh Hesen Efendi, Yüzbaşı Ali Avnî Efendi, Mülâzim-i Evvel Mûhâmmed Mihrî Efendi 17 Şubat 1341 itibaren bâlâda esamisi muharrer (aşağıda isimleri yazılı) zevat (kişiler) vazifelerine mubâşeretleri (görevlerine başlamaları) için yedlerine (kendi güçlerine) iş buyuruldu, ifâ kılındı (gerçekleştirildi)

    16 -17 Şubat 1341 Emîr’el- Mûcâhîdîn Muhâmmed Sâîd Nakşibendî”

    Şeyh Sâîd Efendi, kardeşi Şeyh Abdurrâhîm Efendi’ye de şu mektubu yazar:

    “Biraderim Şeyh Abdurrâhîm Efendi’ye,

    Boğlan’dan Emiranlı bir Kürt ile Diyarbekîr efendilerinden birinin karışık ağnamı (hayvanları) varmış. Kendisine yemin ettirilip itimadımı haiz olan Zûlfî’ye kanaat hâsıl oldukça, efendinin ağnamını (hayvanlarını) mücahidinin iaşesine tahsis ediniz (savaşçıların yeme-içmesine veriniz). 28 Şaban 1341 Emîr’el- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Nakşibendî” 

    Aynı gün Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi’ye de şu mektubu yazar:

    “Harput Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi’ye,

    Genç’i Muhâmmed oğlu Ali ve Diyabuklu Sûveyş oğlu Hesen nam (isimli) kimseler Harput’tan gelecekler. Bir kimse tarafından silâhlarına ilişik edilmeye. Vesselâm.  

    16 Şubat 1341 Emîr’el- Mûcâhîdîn Muhâmmed Sâîd Nakşibendî”

    Çapakçur (eski Bingöl) ve Kiğı kısımlarını denetimlerinde bulunduran Karakoçan’ın Çan şeyhleri Mustafa Efendi ve İbrahim Efendi, 17 Şubat günü Çapakçur ilçe merkezini Çanlı Şeyh Hesen Efendi’ye teslîm etmişler ve Siyakar ve Simsor beyler ve Hesen Began ile diğer Dımılî (Zaza) kuvvetleriyle Kiğı bölgesinden Simhaçlı Hesen aşireti, Sancak bucağından Cibranlı Avanî oğullarından oluşan iki bine yakın bir kuvvetle 20 Şubat’ta Kiğı üzerine yürünmüştür.

    Şeyh Sâîd Efendi, Şeyh Şerif Efendi’ye ikinci bir mektup yazar:

    “Harput Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif Efendi’ye,

    Rıfatlu Efendim Hazretleri, El- yevm (bugün) bi’avnihi Subhane ve Teâlâ (Allahın yardımı ile), Şeyh Abdullâh Melikhanî’ye emîr verdim. Muş’a veyahut Gûmgûm’a hareket edecektir. Ve size de emir verdim ki Dikvan’dan Palo’ya hareket edesiniz. Ve Şeyh Hûseyn biraderiniz de Farkînlileri beraberce götürsünler. Ve biz de Lice tarafına hareket edeceğiz. Gökdere ve Dikvan’a bu hususta umumî bir mektup yazdım. Biiznillâhi Teâlâ (Allahın yüce izniyle) şâyet Peygamberî’den ve şâyet Evliyâ-i Kiram’dan muzaffer ve mensur oluruz.

    16 Şubat 1341 Emîr’ul- Mûcâhîdîn Mûhâmmed Sâîd Nakşibendî”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 15, 16) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Bu dört ilçe, hareketin stratejik noktalarını oluştururlar. Bingöl’ün Mezrâ (Elâzığ) ile bağlantısını Karakoçan, Erzurum ile bağlantısını Karlıova, Muş ile bağlantısını Solhan ve Amed (Diyarbakır) ile bağlantısını Genç sağlıyor. Şeyh Sâîd Efendi, 13 Şubat günü Amed’in Ergani ilçesine bağlı Pîran köyüne (bugünkü Dicle ilçesi) gelir. O’nun geldiğini duyan halk, tekbir getirmeye başlar. Pîran halkı, Şeyh Saîd’i “Allâh-u Ekber” feryatlarıyla karşılar. O anda Pîran’da bir dilan (düğün) vardır. Şeyh Sâîd ve cümle ekâbir (ileri gelenler), düğüne iştirak ederler. Şeyh Sâîd düğünde şu konuşmayı yapar: 

    “Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Din ve Evkâf (vakıflar) Bakanlığı kaldırıldı. Din mektepleri Millî Eğitim’e bağlandı. Küfür ve şirk hâkim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize (sav) dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.”  Tarih: 13 Şubat 1925 Cuma… Yer: Pîran… 

    İşte tam bu sıralarda devlet tarafından hazırlanmış kontrgerilla (12 kişilik bir müfreze), Şeyh Sâîd Efendi, Pîran (Dicle)’da bir cuma ve dilan (düğün) gününde vaaz verdiği sırada oraya gelir. Tabiî ki, yöredeki mahkûmlar dahi, Şeyh Sâîd Efendi’yi dinlemek için herkes gibi gelmişler. O esnada askerî müfreze, “biz bu mahkûmları götüreceğiz” diye ısrarda bulunurlar. Ancak Kürtlerde bir gelenek vardır ki, saygın bir şahsiyetin bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mahkûmlar teslim olunur. 

    Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Abdürrahim de bu hâdiseyi yumuşak bir dille anlatır. Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdürrahim Efendi cevaben diyor ki:  “Tamam anladık! Siz buraya mahkûmları almaya gelmişsiniz; bekleyin. Şeyh Sâîd Efendi zaten yarın Bitlis ve Hınıs’a doğru yola çıkacak; o gittikten sonra mahkûmları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın; yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı galeyana getirirsiniz, yanlış olur.”  Ancak, bütün bu yumuşak izâhat, müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silâha teşebbüs edip “biz bunları silâhla götürürüz” diyorlar. Silâh patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtraten asabî olan Şeyh Abdürrahim, lâftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silâhla mukabele edince, hâdise patlamış oluyordu. Oradaki cemaat ile askerler arasında karışıklık çıkar. Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket Kader-i İlâhî gereği hazırlıksız başlamış, Pîran köyünde 12 Şubat 1925 günü silâh ve tekbir sesleri birbirine karışmıştır. Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülâzımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 8, 9) internet sayfasından birebir alınmıştır.

                                                                        

  • 14 Şubat 1925’te Dara Hani’ye yarım saatlik mesafedeki Kupar köyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, geceyi burada geçirmeye karar verir. Bu sırada Şeyh Sâîd’in önünde giden kuvvetlerin Genç’i ele geçirdikleri haberi Kupar’a ulaşır. Ertesi sabah şehre giden Şeyh Sâîd halka vaaz verir: 

    “Haberiniz olsun ki ben kötü bir amaç için yola çıkmadım; zâlim de değilim, bozguncu da. Kötü bir azgınlık ya da haksız bir isyan çıkarma amacında da değilim. Aksine Hz. Mûhammed (sav) ümmetinin kötüye giden durumlarını düzeltmek için yola çıktım. “Emr-i bil- mâruf ve nehy-i ânil- münker” (İyilikleri emretmek ve kötülükleri yasaklamak) istemekten başka bir amacım yoktur. Her kim beni bu yolda haklı görürse şüphesiz ki Allâh hakka daha lâyıktır. Ve her kim de benim şu söylediklerimi bana geri çevirip reddederse, Allâh benimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar bekleyip sabredeceğim. Muhakkak ki Allâh, benimle kavmim ve milletim arasında bir hüküm verecektir. Şüphesiz ki O, hakkın ve haklılığın en iyisini bilir.”

    Daha sonra şu âyeti kerimeyi okudu: “Ey imân edenler! Düşmana karşı savaş hazırlıklarınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cenge hazır olun da, birlikler halinde savaşa çıkın veyahut seferber olun.” (Nisâ, 71) 

    Gece saat ikide Şeyh Sâîd, avanesiyle beraber Genç’e gelir. Ertesi günü 15 Şubat Pazar sabahı, Şeyh Sâîd’in memurlarla görüşmek istediğini haber verirler. O gece vali İsmail Bey ve jandarma tabur komutanı Mustafa Bey, diğer bazı vilâyet memurlarıyla birlikte Şeyh Sâîd’in yanına gittiler.

    Şeyh Sâîd Efendi söze başlayarak, Peygamberimiz (sav)’in sahâbeden Hz. Ebû Bekr (ra) ve Hz. Ömer (ra) ile istişâre ettiğini, ancak hükm ve iradede kendi hükm ve reyinde müstakîl olduğunu ve Osmanlı hükûmeti zamanında pâdişâhların yanlarında şeyh’ul- İslâm bulundurduklarını ve ulemâ (din âlimleri) ve meşâyih (şeyhler) ve evkafa (vakıflara) riayet olunduğunu (uyulduğunu) ve medreselere bakıldığını ve meşrutiyetten sonra Şerîât ahkâmına riâyet (dini hükümlere uymak)yavaş yavaş zevale uğrayıp (azalıp) Cumhuriyet idaresinde ise mesturîyyetin (örtünmenin) kaldırıldığını, dans yapıldığını, hilâfetin yok edildiğini ve Hulâsa Şerîât’a riâyet olunmadığını ve kaldırıldığını ve bu hallere karşı seyirci kalmanın ise câiz olmadığı için laik hükûmete karşı kıyamla bu uğurda kanının son damlasına kadar çalışacağını söyledikten sonra, bu emelinin Amed, Konya ve sair mahallerde ve hatta Ankara’da bile teşvik eden ve iştirak eyleyenlerin de bulunduğunu bildirir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 13, 14) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Birinci Bölge:  Amed (Diyarbakır), Bismil, Farkîn (Silvan), Pîran (Dicle), Ergani, Lice, Hani, Eğil, Karaz (Kocaköy), Hazro, Pasur (Kulp), Çınar, Kabîlcevaz (Sason), Hezo (Kozluk), Kubîn (Beşiri), Élîh (Batman), Hesen kêhf (Hasankeyf), Kercews (Gercüş), Şemreh (Mazıdağ), Derika Çîyayi Mazî (Derik), Koser (Kızıltepe), Mardin, Mehsert (Ömerli), Stevri (Savur), Kerboran (Dargeçit), Mîdyad û Estel (Midyat), Nusaybin, Hezeh (İdil), Cezîra Botan (Cizre), Basa (Güçlükonak), Gırigi Amo (Silopi), Şehr-i Nûh (Şırnak), Tillo (Aydınlar), Kîlaban (Uludere), Dih (Eruh), Bervarî (Pervari), Sihrd (Siirt), Şirvan, Mısrîyye (Kurtalan), Hana Hevil (Baykan) ve serbajar Dara Hini (başkent Genç) bölgesi, birinci bölge olarak seçilir.

    İkinci Bölge: Palo (Palu), Mîyalan (Arıcak), Guleman (Alacakaya), Madena Erğenê (Maden), Gûla Hazar (Sivrice), Mezrâ (Elâzığ), Xarpıt (Harput), Başzkîl (Baskil), Kevan (Keban), Şîro (Pötürge), Keferdîz (Doğanyol) ve Meledî (Malatya) civarları da ikinci bölgedir.

    Üçüncü Bölge:  Mamıkê Dersim (Tunceli), Mezger (Mazgirt), Pertak (Pertek), Kîsli (Nazımiye), Pilemor (Pülümür), Singeç (Hozat), Malkışî (Çemişgezek), Pûlûr (Ovacık), Gêğî (Kiğı), Horhol (Yayladere), Dep (Karakoçan) ve Çêvlîk (Bingöl) yöresi de üçüncü bölgedir. 

    Dördüncü Bölge:  Hezan (Hizan), Zûlqarneyn (Bitlis), Mîrtax (Mutki), Norşîn (Güroymak), Tux (Tatvan), Helat (Ahlat), El- Cevâz (Adilcevaz), Mılazgîr (Malazgirt), Beranik (Bulanık), Mıj (Muş), Gûmgûm (Varto), Boğlan (Solhan), Kanîya Reş (Karlıova), Hînûs (Hınıs), Kere Şivan (Karaçoban), Gogsîya Alemdaran (Karayazı), Tekmana Şekşeki (Tekman), Çad (Çat), EşKala Gêğîyê (Aşkale), Kalikala (Erzurum) ve Hesenkeleh (Pasinler) ise dördüncü bölgedir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 13) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâid kıyâmında Bingöl’ün Genç ilçesi “Geçici Başkent” ilân edilmişti. Geçici olmasının sebebi de şuydu: Esas başkent Amed (Diyarbakır)’dir. Ancak henüz ele geçirilmemiştir. Kıyam başlayalı zaten bir gün olmuştur. Genç ise kıyamın başladığı gün Genç halkı tarafından teslim alınmış ve küfür rejiminden kurtarılmıştır. Peki, neden Genç başkent seçilmiştir?  Birincisi, hareketin başladığı yere (Pîran’a) yakındır. İkincisi, Genç ilçesi, Bingöl ile Amed arasında bir köprü durumundadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Bingöl’ün Amed ile bağlantısını sağlıyor. Genç, güneyde Lice, Hani, Hazro, Silvan, Pîran (Dicle), Karaz (Kocaköy) ve Amed (Diyarbakır); kuzeyde Bingöl, Dep (Karakoçan) ve Boğlan (Solhan); batıda Mezrâ (Elâzığ) ve Palo (Palu); doğuda ise Muş, Pasur (Kulp) ve Kabîlcevaz (Sason) kentleri ile çevrilidir. Yani tam bir merkezdir. Üçüncüsü, Genç, Şeyh Sâîd’in hayatı boyunca her zaman uğradığı yer olmuş ve artık O’nun kıyamı ile özdeşleşmiştir. Zira Genç’de yediden yetmişe herkes Şeyh Saîd’e biat etmiş, hizbullâhî (Allah’ın particiliği) hareketin saflarında yer almıştır. Yani orası, her hâlükârda kurtarılmış bir yerleşim birimidir. Dördüncüsü, aslında kıyam Genç’de başlatılmak istenmiş, ancak takdiri İlâhî gereği Pîran’da bir emr-i vaki (oldubitti) ile başlamıştır.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 12) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Mîr Sâlihi Hênê, Fakih Hesen, Molla Hesen, Şeyh Şerifi Palewî, Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Tâhiri’ye anında haber veriliyor. Yani, “hâdise patladı ve herkes tedbirini alsın” diye bildiriliyor. Herkes, bulunduğu mıntıkadaki karakollara, devlet kuruluşlarına ve postanelere el koyuyor. Genç, Palu, Hani, Ergani ve Lice gibi olayın bulunduğu yörelerdeki bütün devlet birimleri teslim oluyorlar. Şeyh Sâîd Hazretleri bakıyor ki olay hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Daha sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Genç’e hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişârede (danışmada) bulunuyor. Bingöl’ün Genç ilçesi “Geçici Başkent” ilan ediliyor. Şeyh Sâîd Efendi, Genç’deki Ziraat Bankası ve mal sandığına girer ve kasalardaki paraları eminliğine güvenilen Yusuf Ağa’nın evine taşıtır. Şeyh Sâîd, Genç’e Fâkîh Heseni Modanî’yi vali olarak atar ve geçici bir kanun hazırlar. Bu kanuna göre Genç, Hilâfet merkezi ve başkent olacak, vergiler ve zekât bedelleri Genç’e gönderilecek, herkes bir mücahit sıfatıyla kıyama (ayaklanmaya, isyana) iştirak edecek, savaş esirleri Genç’e gönderilecektir. Kıyam başladığından, kıyam rehberi Şeyh Sâîd, 14 Şubat 1925 günü, yani Pîran hâdisesinden bir gün sonra ilk yazılı emrini yazar:

    “Bismillâhirrahmânirrâhîm;

    Bizler İslâm’ın ve İslâm Peygamber’inin yüceltileceği ve zâlim Mustafa Kemal’in kendi eliyle kurduğu hükûmetin zevale uğratılacağı ve onların yeryüzünden silineceği bir zamana girmiş bulunuyoruz. Cihâd etmek her Müslümana farzdır. Bu savaş, İslâm’ın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması içindir. Bu çağrı, sizin Müslüman kabilenizin bu büyük cihada katılması içindir. Bu dâvete içtenlikle ‘Lebbeyk’ diyeceğinize inanıyorum.

    Ey insanlar!  İslâm’ı bu kâfirlerin elinden koruyalım. Aksi takdirde bu kâfir hükûmet, bizi de kendisi gibi yapacaktır. Bunun için, ona karşı cihâd etmek farzdır.

    Emîr’el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed Sâîd el- Nakşibendî” 

    Kürdistan İslâmî Direnişi‘nin aziz rehberi Şeyh Sâîd, orda da bir bildiri yayınlar:

    “Fakirin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin hakkına, canına ve malına tecâvüz edilmeyecek, kimseden zorla para alınmayacak, esîrlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek… 

    Hâdîm’ul- Mû’mînun (inananların yardımcısı) Şeyh Sâîdi Pîranî”  

    Şeyh Saîd’e, Genç’de jandarma teğmeni Mehmed Mihrî Hacı Mustafa Ağa’nın oğulları yardım ediyorlar. Şeyh Sâîd, Pîran (Dicle)’dan çıktıktan sonra Hâlidi Hesenan, Heyder oğlu Hâlid, Hizan’lı Selahaddin, Muş’lu Kâsım ve Rıza ile birleşiyor.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 11, 12) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • IV. Murad’dan sonra, Kürtlerin en büyük katillerinden biri olan İsmet İnönü’nün damadı ve onun bugün basiretsiz Kürtleri kendi çıkarı için kullanan oğlu Erdal İnönü’nün eniştesi olan ve “Milliyet” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Metin Toker, “Şeyh Sâîd İsyanı” başlığı altında, 23. sahifede 13 Şubat Pîranı’nı şu şekilde anlatır:

    “Şeyh Sâîd, yanındaki eşkıyanın teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken, durumu da el altından kolaçan ettirdi. Aralarında Vartolu Nebî ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardır. Yahut başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Sâîd’in mâiyetine katılmışlardı. Dördü ağır hükümlüydü. Kıtalden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl aradığı bunlardı. Jandarma komutanı, Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi idi. Yanında, Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar aradıkları eşkıyanın köye gelip de Bahri’nin evine saklandıklarını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. …”

    “O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü ikindi vakti, jandarmalardan bir kısım evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere “Teslim olun!” diye sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu. Halk civara birikmişti ve hâdiseyi hem merakla, hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu. Şeyh Abdürrahim’in evinden Bahri’nin evine gizlice haber uçuruldu. Teslîm, bahis konusu değildi. Şeyh Sâîd, emrindeki bu iyi vurucu kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından korkuyordu. Teğmenlere tekrar ricacı saldı:

    – Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.”

    “Ama jandarma da, kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi. Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri’nin evindeki 12 kişiden 8’ini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört azılı katil mutlaka teslim olmalıydı. Şeyh Sâîd, bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı. Eşkıyanın planı şuydu: 8 kişi evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silahlıydılar. Oradan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Bu suretle jandarma iki ateş arasında bırakılacaktı. Şeyh Abdurrâhim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı. Plan aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi, müfrezesine geri çekilme emrini verdi. Bir ölü iki yaralı bırakmıştı. Öbür tarafta ise Pîran’da kalmayı tehlikeli gören Şeyh Sâîd Efendi, oradan Maden’e doğru yola koyuldu.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 10, 11) internet sayfasından birebir alınmıştır.