Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Bu dört ilçe, hareketin stratejik noktalarını oluştururlar. Bingöl’ün Mezrâ (Elâzığ) ile bağlantısını Karakoçan, Erzurum ile bağlantısını Karlıova, Muş ile bağlantısını Solhan ve Amed (Diyarbakır) ile bağlantısını Genç sağlıyor. Şeyh Sâîd Efendi, 13 Şubat günü Amed’in Ergani ilçesine bağlı Pîran köyüne (bugünkü Dicle ilçesi) gelir. O’nun geldiğini duyan halk, tekbir getirmeye başlar. Pîran halkı, Şeyh Saîd’i “Allâh-u Ekber” feryatlarıyla karşılar. O anda Pîran’da bir dilan (düğün) vardır. Şeyh Sâîd ve cümle ekâbir (ileri gelenler), düğüne iştirak ederler. Şeyh Sâîd düğünde şu konuşmayı yapar: 

    “Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Din ve Evkâf (vakıflar) Bakanlığı kaldırıldı. Din mektepleri Millî Eğitim’e bağlandı. Küfür ve şirk hâkim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize (sav) dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.”  Tarih: 13 Şubat 1925 Cuma… Yer: Pîran… 

    İşte tam bu sıralarda devlet tarafından hazırlanmış kontrgerilla (12 kişilik bir müfreze), Şeyh Sâîd Efendi, Pîran (Dicle)’da bir cuma ve dilan (düğün) gününde vaaz verdiği sırada oraya gelir. Tabiî ki, yöredeki mahkûmlar dahi, Şeyh Sâîd Efendi’yi dinlemek için herkes gibi gelmişler. O esnada askerî müfreze, “biz bu mahkûmları götüreceğiz” diye ısrarda bulunurlar. Ancak Kürtlerde bir gelenek vardır ki, saygın bir şahsiyetin bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mahkûmlar teslim olunur. 

    Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Abdürrahim de bu hâdiseyi yumuşak bir dille anlatır. Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdürrahim Efendi cevaben diyor ki:  “Tamam anladık! Siz buraya mahkûmları almaya gelmişsiniz; bekleyin. Şeyh Sâîd Efendi zaten yarın Bitlis ve Hınıs’a doğru yola çıkacak; o gittikten sonra mahkûmları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın; yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı galeyana getirirsiniz, yanlış olur.”  Ancak, bütün bu yumuşak izâhat, müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silâha teşebbüs edip “biz bunları silâhla götürürüz” diyorlar. Silâh patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtraten asabî olan Şeyh Abdürrahim, lâftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silâhla mukabele edince, hâdise patlamış oluyordu. Oradaki cemaat ile askerler arasında karışıklık çıkar. Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket Kader-i İlâhî gereği hazırlıksız başlamış, Pîran köyünde 12 Şubat 1925 günü silâh ve tekbir sesleri birbirine karışmıştır. Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülâzımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 8, 9) internet sayfasından birebir alınmıştır.

                                                                        

  • 14 Şubat 1925’te Dara Hani’ye yarım saatlik mesafedeki Kupar köyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, geceyi burada geçirmeye karar verir. Bu sırada Şeyh Sâîd’in önünde giden kuvvetlerin Genç’i ele geçirdikleri haberi Kupar’a ulaşır. Ertesi sabah şehre giden Şeyh Sâîd halka vaaz verir: 

    “Haberiniz olsun ki ben kötü bir amaç için yola çıkmadım; zâlim de değilim, bozguncu da. Kötü bir azgınlık ya da haksız bir isyan çıkarma amacında da değilim. Aksine Hz. Mûhammed (sav) ümmetinin kötüye giden durumlarını düzeltmek için yola çıktım. “Emr-i bil- mâruf ve nehy-i ânil- münker” (İyilikleri emretmek ve kötülükleri yasaklamak) istemekten başka bir amacım yoktur. Her kim beni bu yolda haklı görürse şüphesiz ki Allâh hakka daha lâyıktır. Ve her kim de benim şu söylediklerimi bana geri çevirip reddederse, Allâh benimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar bekleyip sabredeceğim. Muhakkak ki Allâh, benimle kavmim ve milletim arasında bir hüküm verecektir. Şüphesiz ki O, hakkın ve haklılığın en iyisini bilir.”

    Daha sonra şu âyeti kerimeyi okudu: “Ey imân edenler! Düşmana karşı savaş hazırlıklarınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cenge hazır olun da, birlikler halinde savaşa çıkın veyahut seferber olun.” (Nisâ, 71) 

    Gece saat ikide Şeyh Sâîd, avanesiyle beraber Genç’e gelir. Ertesi günü 15 Şubat Pazar sabahı, Şeyh Sâîd’in memurlarla görüşmek istediğini haber verirler. O gece vali İsmail Bey ve jandarma tabur komutanı Mustafa Bey, diğer bazı vilâyet memurlarıyla birlikte Şeyh Sâîd’in yanına gittiler.

    Şeyh Sâîd Efendi söze başlayarak, Peygamberimiz (sav)’in sahâbeden Hz. Ebû Bekr (ra) ve Hz. Ömer (ra) ile istişâre ettiğini, ancak hükm ve iradede kendi hükm ve reyinde müstakîl olduğunu ve Osmanlı hükûmeti zamanında pâdişâhların yanlarında şeyh’ul- İslâm bulundurduklarını ve ulemâ (din âlimleri) ve meşâyih (şeyhler) ve evkafa (vakıflara) riayet olunduğunu (uyulduğunu) ve medreselere bakıldığını ve meşrutiyetten sonra Şerîât ahkâmına riâyet (dini hükümlere uymak)yavaş yavaş zevale uğrayıp (azalıp) Cumhuriyet idaresinde ise mesturîyyetin (örtünmenin) kaldırıldığını, dans yapıldığını, hilâfetin yok edildiğini ve Hulâsa Şerîât’a riâyet olunmadığını ve kaldırıldığını ve bu hallere karşı seyirci kalmanın ise câiz olmadığı için laik hükûmete karşı kıyamla bu uğurda kanının son damlasına kadar çalışacağını söyledikten sonra, bu emelinin Amed, Konya ve sair mahallerde ve hatta Ankara’da bile teşvik eden ve iştirak eyleyenlerin de bulunduğunu bildirir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 13, 14) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Birinci Bölge:  Amed (Diyarbakır), Bismil, Farkîn (Silvan), Pîran (Dicle), Ergani, Lice, Hani, Eğil, Karaz (Kocaköy), Hazro, Pasur (Kulp), Çınar, Kabîlcevaz (Sason), Hezo (Kozluk), Kubîn (Beşiri), Élîh (Batman), Hesen kêhf (Hasankeyf), Kercews (Gercüş), Şemreh (Mazıdağ), Derika Çîyayi Mazî (Derik), Koser (Kızıltepe), Mardin, Mehsert (Ömerli), Stevri (Savur), Kerboran (Dargeçit), Mîdyad û Estel (Midyat), Nusaybin, Hezeh (İdil), Cezîra Botan (Cizre), Basa (Güçlükonak), Gırigi Amo (Silopi), Şehr-i Nûh (Şırnak), Tillo (Aydınlar), Kîlaban (Uludere), Dih (Eruh), Bervarî (Pervari), Sihrd (Siirt), Şirvan, Mısrîyye (Kurtalan), Hana Hevil (Baykan) ve serbajar Dara Hini (başkent Genç) bölgesi, birinci bölge olarak seçilir.

    İkinci Bölge: Palo (Palu), Mîyalan (Arıcak), Guleman (Alacakaya), Madena Erğenê (Maden), Gûla Hazar (Sivrice), Mezrâ (Elâzığ), Xarpıt (Harput), Başzkîl (Baskil), Kevan (Keban), Şîro (Pötürge), Keferdîz (Doğanyol) ve Meledî (Malatya) civarları da ikinci bölgedir.

    Üçüncü Bölge:  Mamıkê Dersim (Tunceli), Mezger (Mazgirt), Pertak (Pertek), Kîsli (Nazımiye), Pilemor (Pülümür), Singeç (Hozat), Malkışî (Çemişgezek), Pûlûr (Ovacık), Gêğî (Kiğı), Horhol (Yayladere), Dep (Karakoçan) ve Çêvlîk (Bingöl) yöresi de üçüncü bölgedir. 

    Dördüncü Bölge:  Hezan (Hizan), Zûlqarneyn (Bitlis), Mîrtax (Mutki), Norşîn (Güroymak), Tux (Tatvan), Helat (Ahlat), El- Cevâz (Adilcevaz), Mılazgîr (Malazgirt), Beranik (Bulanık), Mıj (Muş), Gûmgûm (Varto), Boğlan (Solhan), Kanîya Reş (Karlıova), Hînûs (Hınıs), Kere Şivan (Karaçoban), Gogsîya Alemdaran (Karayazı), Tekmana Şekşeki (Tekman), Çad (Çat), EşKala Gêğîyê (Aşkale), Kalikala (Erzurum) ve Hesenkeleh (Pasinler) ise dördüncü bölgedir.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 13) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâid kıyâmında Bingöl’ün Genç ilçesi “Geçici Başkent” ilân edilmişti. Geçici olmasının sebebi de şuydu: Esas başkent Amed (Diyarbakır)’dir. Ancak henüz ele geçirilmemiştir. Kıyam başlayalı zaten bir gün olmuştur. Genç ise kıyamın başladığı gün Genç halkı tarafından teslim alınmış ve küfür rejiminden kurtarılmıştır. Peki, neden Genç başkent seçilmiştir?  Birincisi, hareketin başladığı yere (Pîran’a) yakındır. İkincisi, Genç ilçesi, Bingöl ile Amed arasında bir köprü durumundadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Bingöl’ün Amed ile bağlantısını sağlıyor. Genç, güneyde Lice, Hani, Hazro, Silvan, Pîran (Dicle), Karaz (Kocaköy) ve Amed (Diyarbakır); kuzeyde Bingöl, Dep (Karakoçan) ve Boğlan (Solhan); batıda Mezrâ (Elâzığ) ve Palo (Palu); doğuda ise Muş, Pasur (Kulp) ve Kabîlcevaz (Sason) kentleri ile çevrilidir. Yani tam bir merkezdir. Üçüncüsü, Genç, Şeyh Sâîd’in hayatı boyunca her zaman uğradığı yer olmuş ve artık O’nun kıyamı ile özdeşleşmiştir. Zira Genç’de yediden yetmişe herkes Şeyh Saîd’e biat etmiş, hizbullâhî (Allah’ın particiliği) hareketin saflarında yer almıştır. Yani orası, her hâlükârda kurtarılmış bir yerleşim birimidir. Dördüncüsü, aslında kıyam Genç’de başlatılmak istenmiş, ancak takdiri İlâhî gereği Pîran’da bir emr-i vaki (oldubitti) ile başlamıştır.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 12) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Mîr Sâlihi Hênê, Fakih Hesen, Molla Hesen, Şeyh Şerifi Palewî, Şeyh Sâîd’in kardeşi Şeyh Tâhiri’ye anında haber veriliyor. Yani, “hâdise patladı ve herkes tedbirini alsın” diye bildiriliyor. Herkes, bulunduğu mıntıkadaki karakollara, devlet kuruluşlarına ve postanelere el koyuyor. Genç, Palu, Hani, Ergani ve Lice gibi olayın bulunduğu yörelerdeki bütün devlet birimleri teslim oluyorlar. Şeyh Sâîd Hazretleri bakıyor ki olay hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Daha sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Genç’e hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişârede (danışmada) bulunuyor. Bingöl’ün Genç ilçesi “Geçici Başkent” ilan ediliyor. Şeyh Sâîd Efendi, Genç’deki Ziraat Bankası ve mal sandığına girer ve kasalardaki paraları eminliğine güvenilen Yusuf Ağa’nın evine taşıtır. Şeyh Sâîd, Genç’e Fâkîh Heseni Modanî’yi vali olarak atar ve geçici bir kanun hazırlar. Bu kanuna göre Genç, Hilâfet merkezi ve başkent olacak, vergiler ve zekât bedelleri Genç’e gönderilecek, herkes bir mücahit sıfatıyla kıyama (ayaklanmaya, isyana) iştirak edecek, savaş esirleri Genç’e gönderilecektir. Kıyam başladığından, kıyam rehberi Şeyh Sâîd, 14 Şubat 1925 günü, yani Pîran hâdisesinden bir gün sonra ilk yazılı emrini yazar:

    “Bismillâhirrahmânirrâhîm;

    Bizler İslâm’ın ve İslâm Peygamber’inin yüceltileceği ve zâlim Mustafa Kemal’in kendi eliyle kurduğu hükûmetin zevale uğratılacağı ve onların yeryüzünden silineceği bir zamana girmiş bulunuyoruz. Cihâd etmek her Müslümana farzdır. Bu savaş, İslâm’ın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması içindir. Bu çağrı, sizin Müslüman kabilenizin bu büyük cihada katılması içindir. Bu dâvete içtenlikle ‘Lebbeyk’ diyeceğinize inanıyorum.

    Ey insanlar!  İslâm’ı bu kâfirlerin elinden koruyalım. Aksi takdirde bu kâfir hükûmet, bizi de kendisi gibi yapacaktır. Bunun için, ona karşı cihâd etmek farzdır.

    Emîr’el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed Sâîd el- Nakşibendî” 

    Kürdistan İslâmî Direnişi‘nin aziz rehberi Şeyh Sâîd, orda da bir bildiri yayınlar:

    “Fakirin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin hakkına, canına ve malına tecâvüz edilmeyecek, kimseden zorla para alınmayacak, esîrlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek… 

    Hâdîm’ul- Mû’mînun (inananların yardımcısı) Şeyh Sâîdi Pîranî”  

    Şeyh Saîd’e, Genç’de jandarma teğmeni Mehmed Mihrî Hacı Mustafa Ağa’nın oğulları yardım ediyorlar. Şeyh Sâîd, Pîran (Dicle)’dan çıktıktan sonra Hâlidi Hesenan, Heyder oğlu Hâlid, Hizan’lı Selahaddin, Muş’lu Kâsım ve Rıza ile birleşiyor.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 11, 12) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • IV. Murad’dan sonra, Kürtlerin en büyük katillerinden biri olan İsmet İnönü’nün damadı ve onun bugün basiretsiz Kürtleri kendi çıkarı için kullanan oğlu Erdal İnönü’nün eniştesi olan ve “Milliyet” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Metin Toker, “Şeyh Sâîd İsyanı” başlığı altında, 23. sahifede 13 Şubat Pîranı’nı şu şekilde anlatır:

    “Şeyh Sâîd, yanındaki eşkıyanın teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken, durumu da el altından kolaçan ettirdi. Aralarında Vartolu Nebî ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardır. Yahut başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Sâîd’in mâiyetine katılmışlardı. Dördü ağır hükümlüydü. Kıtalden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl aradığı bunlardı. Jandarma komutanı, Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi idi. Yanında, Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar aradıkları eşkıyanın köye gelip de Bahri’nin evine saklandıklarını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. …”

    “O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü ikindi vakti, jandarmalardan bir kısım evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere “Teslim olun!” diye sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu. Halk civara birikmişti ve hâdiseyi hem merakla, hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu. Şeyh Abdürrahim’in evinden Bahri’nin evine gizlice haber uçuruldu. Teslîm, bahis konusu değildi. Şeyh Sâîd, emrindeki bu iyi vurucu kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından korkuyordu. Teğmenlere tekrar ricacı saldı:

    – Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.”

    “Ama jandarma da, kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi. Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri’nin evindeki 12 kişiden 8’ini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört azılı katil mutlaka teslim olmalıydı. Şeyh Sâîd, bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı. Eşkıyanın planı şuydu: 8 kişi evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silahlıydılar. Oradan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Bu suretle jandarma iki ateş arasında bırakılacaktı. Şeyh Abdurrâhim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı. Plan aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi, müfrezesine geri çekilme emrini verdi. Bir ölü iki yaralı bırakmıştı. Öbür tarafta ise Pîran’da kalmayı tehlikeli gören Şeyh Sâîd Efendi, oradan Maden’e doğru yola koyuldu.”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 10, 11) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sâîd Efendi ile Kırıkan köyünde buluşan Şeyh Ali Rıza Efendi ve Zirkan ile Cibran aşiret reislerinden birkaç kişi 6 Ocak 1925’te istişârede (danışmalarda) bulunurlar. Kırıkan köyünden çıkıp Çêwlîk (Bingöl)’in Kanîya Reş (Karlıova) ilçesine gelerek Hâlidi Cibrî’nin evinde ikinci toplantıyı yapar. 8 Ocak’ta Çêwlîk (Bingöl)’in Boğlan (Solhan) ilçesine bağlı Melikhan (Melikhan) köyüne gelen Şeyh Sâîd Efendi, daisi Şeyh Abdullâh Melikanî ile beraber, kimin hangi bölgeleri kontrol edeceğini belirler ve bu yönde kararlar alırlar. Buna göre;

    1-Şeyh Sâîd, Dara Hînî (Genç), Hani, Lice, Fargîn (Silvan), Ergani, Amed (Diyarbakır) bölgelerinin ileri gelenleri ile görüşmeler yapacak ve daha sonra Çapakçur (eski Bingöl)’a dönerek kıyamı başlatacaktır. Daha sonra Amed’in denetimi sağlanacaktır. 

    2-Şeyh Sâîd’in oğlu Ali Rıza Efendi, Melikhan köyünden Şeyh Sâîd’in bir fetvâsı suretiyle Boğlan (Solhan), Mehsert (Ömerli) ve Zıktî aşiretlerini gezip, Muş ovasına ve oradaki halka durumu bildirecek ve Malazgirt’te bir güç birliği yapılıp Muş – Bitlis kontrol altına alınacaktır.

    3-Hareket günü Şeyh Abdullâhi Melikhanî, Boğlan ve Mehsert gibi yörelerin aşiretleriyle Gûmgûm (Varto) merkezini denetim altına alacaktır. 

    4-Kıyâmdan sonra Şeyh Şerif Efendi, Palo (Palu) ve Dep (Karakoçan) bölgesindeki aşiretlerle Mezrâ (Elâzığ) denetimini sağlayacak ve Dımılî (Zaza) aşiretleriyle Erzincan’a geçilecektir. 

    Şeyh Sâîd Efendi, Kanîya Reş (Karlıova) tarafından Çêwlîk (Bingöl)’e geliyor. Yolda Kes ve Fahran köylerine ve oradan da dayısının bulunduğu Melikhan’a uğruyor. Oradan da 15 Ocak günü Genç’e geçiyor. Burada halkın kendisine gösterdiği saygı ve sevgi üzerine çok hoşnut oluyor. Genç’de bulunduğu yedi gün içinde, Solhan’ın Melikhan köyü ve Karakoçanınn Çan nahiyesi şeyhleri, Karlıova’daki Cibran aşireti reisi ve Dara Hênê (Genç) ağaları bir araya gelirler. Burada yapılan istişareler, alınan önemli kararlar, hemen her tarafa bildirilir. Şeyh Sâîd Efendi, kıyam (ayaklanma) öncesi görüşmelerini Bingöl’ü dört taraftan kuşatan bu dört ilçede, Karakoçan, Karlıova, Solhan ve Genç dörtgeninde sürdürürken, Şeyh Şerif Efendi’ye şu mektubu yazar:

    “Hûlâfai Septîyyei Hâlidîyyei Nakşibendîyye’den Reşâdetül Şeyh Mustafa Efendi’nin mâhdumu (oğlu) alîyel- kaderleri reşâdetlu Şeyh Şerif Efendi’ye; 

    Reşâdetlu Şeyh Efendi Hazretleri, Mahsusen (sana özel) selâm ve dualar eylerim. Sıhhat ve âfiyetinizin iş’arıyla (yazılı olarak bana bildirmeniz sonucunda) memnun ve mesruren müteşekkir oldum. Yarın bikavlîhi (kavilleştiğimiz gibi, sözleştiğimiz üzere) ve meş’iyetîhi teâl (âli arzum odur ki;) Sibsur’a, Ab-u Nûr’a, Analu’ya ve andan Zeyneb’e geleceğim.” (1)

    “İnşallah Zeyneb’de zâtınızla mülâkat hâsıl olur (şahsınızla görüşme yaparım). Mehmaemken (mümkün olduğu kadar) sükûnet ve itmi’nan matlubumdur (güvenlik isteğimdir). Bakalım takdîri Cenâb-ı Râbb’ul- Azze ve Celle Celâleh neler zuhur eyler ve biz de behemehâl (her halde) Allah Teâlâ’nın zuhuratına (önceden bilinemeyen gelişmelerine) tabi olacağız. Hüseyin Efendi gayrın kısrağı olan hayvanı sâhibine teslim eylesinler (1) ve paralarını da Hanıki’den alsınlar ve bir miktar emanetlerin Gêğî’dedir. Serian celp ettirmek (süratle getirtmek) lazımdır. Vesselâmün Aleyküm Ve âlâ men’it- tebe’al-Hudâ.”

                                17 Kanunisanî (Ocak) 1341 Nakşibendî Mûhâmmed Sâîd Palevî”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 7) internet sayfasından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2010); Şifreli yazılar. Bölgede bu isimlerde yerleşim yerleri yoktur; büyük bir ihtimalle bunların hepsi şifreli yer isimleridir; mektubun devlet güçlerinin eline geçme ihtimâline karşı yer isimleri şifreli bir şekilde dile getirilmiştir.

  • Şeyh Sâîd, yeni kurulan rejim hakkında fetvasını vermiş ve kıyam (ayaklanma) kararı almıştır. Şeyh Sâîd eve döner ve 2 Ocak 1925’te hanımına durumu izah ederek evden ayrılacağını ve devlete karşı ayaklanacağını söyleyince hânımı karşı çıkar: “Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim namusumuzu kim koruyacak? Bizim namusumuzu hiç düşünmez misin?” 

    Ama Şeyh Saîd’in cevabı nettir: 

    “Hânım hânım! İslâm’ın namusu ayaklar altındadır.”

    Hânımı, engel olamayacağını anlamıştır. Şeyh Sâîd, şu sözleri söyleyerek hanımından ve evinden ayrılır: “Hânım! Yarın ben kıyâmet gününde Allah’ın ve Peygamber’inin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana ‘Ey Sâîd! İslâm dininin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Ant olsun Allah’a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp kıyam edeceğim. Şehit olana kadar da mücadelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hüseyin’den daha makbulüm ve ne de siz O’nun ailesinden, Ehl-i Beyt’inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allah’a emanet olun!”  Şeyh Sâîd evinden ayrılır.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 7) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • 1924 yılı ilkbaharında Zûlkarneyn (Bitlis) eski milletvekili Yusuf Ziyâ, Kalikala (Erzurum)’ya gidip Hâlid-i Cibrî’nin (Cibranlı Halit’in) evinde bir hafta misafir olur. Verilen bir kararla aşiretlerin de yardımıyla bu yeni çizgiye ortak bir “dur!” demenin imkânı araştırılacaktı. Şeyh Sâîd, yeni rejimin bu anti – İslâmî yapısından hiç hoşnut değildi. O, karşı koymayı her zaman için düşünmüştü. Nitekim Şeyh Sâîd Efendi, 27 Aralık 1924 tarihinde Xînûs (Hınıs)’tan Kırıkan köyüne gelir. Mir Selim-i Zirkanî ile bölgenin tüm ileri gelenleri, Şeyh Sâîd Efendi’yi burada ziyaret ederler. Ziyaret esnasında Şeyh Sâîd’in oğlu Ali Rıza Efendi de Halep’ten Kırıkan’a gelmiştir. Şeyh Sâîd, kararını ilk olarak burada açıklar. Bu karar, “Şeriâtı Garrai Ahmedîyye” (parlak ve nurlu islâmın hükümleri) için harekete geçmektir.  Ancak Hınıs ve Gûmgûm (Varto) bölgelerindeki aşiretler hükûmet safında olduklarından, onların katılımı mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Şeyh Sâîd, Hormek aşireti reislerine şu mektubu yazar: 

         “Hormek aşireti reislerinden Halîl, Velî ve Heyder Ağalara,

         Es- Selâmun Aleykum ve Râhmetullâhi ve Bereketuhu ve lehu’l- Hâmd 

         We’l minne hidâyet-i Rabbanî (tanrının yol göstericiliği) ile Dîn-i Mûbin-i Ahmedî’yi kâfir olan Mustafa Kemal’in yed-i zûlmünden tahlîs etmek ğazası niyetiyle Suşar’a hareket edildi. Bu gâzâ ile Cihad’ın mezheb ve târikat tefrîk edilmeden (mezhep ve tarikat ayrımı gözetilmeden) lâ ilâhe illallâh – mûhâmmedûn resûlullâh diyen bütün İslâm muvâhhîdleri (tek tanrıya inananları) üzerine farz olduğundan, minekadîm (eskiden beri var olan) memleketimizde büyük bir gayret ve şecaat (kahramanlık) sahibi olan Müslüman aşiretinizin de Şeriâtı Garrai Ahmedîyye’ye (parlak ve nurlu İslamiyet hükümlerine) ve bu Cihâdı Ekber’e (Allah ve din yolunda büyük savaşa) ittibâ edeceğinize (tabii olacağınıza, katılacağınıza) itimâdım berkemaldir (güvenim tamdır)

         Yâ eyyuhel Ensâr (ey herkese yardımı sevenler), Dînimizi ve namusumuzu bu mülhitlerin (dinden dönenlerin) elinden kurtaralım. Size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükûmet, bizi de kendisi gibi dinsiz yapacak. Bunlarla cihâd farzdır. Kurulduğu günden beri Dini Mübini Ahmedî’nin (iyiyi ve kötüyü ayırt eden İslam dininin) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Kur’an ahkâmına aykırı hareket, Allah ve Peygamber’i inkâr ettikleri ve Halife-i İslâm’ı sürdükleri için gayrimeşru (yasadışı), olan bu idarenin yıkılmasının bütün Müslümanlar üzerine farz olduğunu, cumhuriyetin başında bulunanların ve cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriati Garrai Ahmedî’ye göre helâl olduğunu bildiririm.”

    “Allah yolunda cihâd edin ve öldürün!…” 4 Kanunusânî 1341 (4 Ocak 1925)

    Emir’el- Mücahidin El Seyyîd Muhammed Sâîd El Nakşibendi”

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 6, 7) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • 1865 yılında, Mezra (Elâzığ) ili Palo (Palu) ilçesinde Şeyh Mahmud Efendi’nin bir oğlu olur. Adını “Mûhâmmed Sâîd” koyarlar. İşte bu çocuk, İslâmî serhıldanın rehberi Şeyh Sâîd’dir. Mûhâmmed Sâîd, daha sonra babası Şeyh Mahmud Efendi tarafından Kalikala (Erzurum)’nın Hınıs ilçesine yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese tahsili görmeye ve fıkıh, tefsir ve hâdis dersleri almaya başlamıştır. Halkın irşâdıyla meşgul olan Şeyh Sâîd, ticaretle de uğraşıp elde ettiği geliri medresesindeki talebelerin masrafları için kullanıyordu.

    1. Dünya Savaşı sonucunda Kürdistan’ın Rîha (Şanlıurfa) şehrinde başlayan ve kısa sürede bütün bölgelere yayılan Kurtuluş Savaşı’nda emperyalist güçlerin, Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz ve Çerkez’iyle tüm halkın verdiği direniş karşısında tutunamayıp kovulmalarından sonra, yeni rejimin aynı güçler tarafından, üstelik İslâmî yönetime, Kur’an ahkâmına ters düşen Laisizm ve bu topraklarda yaşayan Kürt, Laz, Abaza ve hatta Arap ve Fars tüm halkların kavmî kimliklerini inkâr edip herkesin Türk olduğunu iddia eden Türk nasyonalizmi gibi halka taban tabana zıt iki ilke üzerine bina edilmesi, “peygamber vârisleri” olmanın sorumluluğunu üzerlerinde taşıyan Kürdistanlı âlim ve şeyhleri harekete geçirir. 

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 6) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Yıl 1640...  Yer Amed (Diyarbakır)’e bağlı Bismil ilçesinin Çılsıtun (Kırksütun) köyü… Topyekûn bir halkın, şeyh ve mollaların önderliğinde başlattığı İslâmî direniş dalgasını kırmak için IV. Murad’ın verdiği emir (ferman) yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil’in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir. Suçları (!) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, Kur’an ve Sünnet’e dayalı bir İslâmî yönetim istemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zulmü onaylamamak ve İslâm dışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kan ve şehâdet… Şeyh Sâîd’in şeceresinin, Molla Heyder’in dedesi ve Seyyîd Hûseyn el- Hûseynî’nin babası Seyyîd Hâşimî’den itibaren “sır” olması, bu katliâm sebebiyledir. Çünkü bu olay sırasında her yer ateşe verildiği için, Şeyh Sâîd’in soy kütüğü ile ilgili malumat da yanar, kül olur. Gerçi Şeyh Sâîd’in babası Şeyh Mahmud Efendi’nin babası Şeyh Ali Septî Amedî, birçok kez konuşmalarında, “biz seyyîdiz, Resûlullâh’ın soyundanız” gibi ibâreler kullanır, ama şecere imhâ edildiği için Şeyh Sâîd soyu daha sonra seyyîdlik iddiâsında bulunmaz.

    Katliâma sebep olan bu direnişin – önderi Şeyh Kasım-ı Hâşimî’nin hânımı, çocuk yaştaki oğlu Ali Septî (Şeyh Ali Septî Amedî = Şeyh Sâîd’in dedesi – İ. S.) ile beraber Meledî (Malatya)’ye hîcret eder. Mümtaz bir ailenin çocuğu olan Ali Septî, burada tedrisat görmeye devam eder. … Mevlâna Hâlid’in yanına, Bağdad’a gider. Ülkede içki içilmesini yasaklayan IV. Murad, içkiden ölür. Tahta Sultan İbrahim geçer.  Uzun bir süre Mevlâna Hâlid’in yanında kalan Şeyh Ali Septî Efendi, daha sonra Mevlâna Hâlid’in vâsiyeti üzerine O’nun bir hâlifesi olarak Kürdistan’a geri döner. Önce bir süre Amed’de kalır, daha sonra Mezrâ (Elâzığ)’nın Palo (Palu) ilçesine gidip, orada tekke ve medresesini tesis eder. Şeyh Sâîd’in dedesi Şeyh Ali Septî Amedî Efendi’nin hayatı…  

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 5, 6) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Bütün bunlar olurken Kuzey Kürdistan’da bazı problemler ortaya çıkar. IV. Murad, Bağdad Seferi’nden dönerken, yönetime karşı oluşan bu “ince durumları” gidermek için Amed (Diyarbakır)’e uğrar. Etrafındakilere Kürdistan’ın durumunu, buradaki halkın yaşantısı ve kendi yönetimi konusunda ne düşündüklerini sorduğunda, bölgede kendi yönetiminden hoşnut olunmadığı ve halkın çoğunluğunun kendisine karşı olduğu söylenir. Bunun üzerine IV. Murad, bölgenin tüm ileri gelenlerinin, ağaların, şeyhlerin ve müderrislerin toplanmasını ve kendisine açıkça biatlerini bildirmelerini emreder. Bu emir üzerine, köyünde müderrislik yapmakta olan Seyyid Molla Kâsım-ı Haşimî’ye de gidilip, biat etmek için çağrılır. Fakat Seyyid Kâsım Efendi “Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama bi’at etmem!” diyerek) bu teklifi reddeder. (Bu şeyh, Şeyh Sâîd’in babasının dedesidir.) 

    Aynı şekilde, Kürdistan’ın ileri gelen ailelerinden biri olan Bedirhanî ailesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve aileler de Padişah IV. Murad’ın çağrısını geri çevirirler. IV. Murad bu duruma çok kızar. Çünkü Kürdistan’ın şeyh ve mollaları, müderris ve âlimleri o derece büyük bir dinî statüye sahiptirler ki, IV. Murad’ın, saygınlığını ve otoritesini koruyabilmesi için Kürdistan şeyhlerinin biatlerini alması şarttır.  IV. Murad, kendisini çok rahatsız eden bu durum karşısında, kendisine muhâlefet edenlerin ortadan kaldırılmasını ve bu köyün (Çılsıtun) ve hatta civar köylerin yıkılmasını emreder.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Daha sonra gelen Sokullu Devri (1566 – 1579)’nde siyasal bağlamda önemli bir hâdise çıkmaz; ancak bu dönemde Kürdistan’daki şeyhler, mollalar ve halk arasında sürekli bir huzursuzluk yaşanır. Kürtler, bu devirde Osmanlı Devleti’nden nefret eder duruma gelirler. Bunun sebebi, Sarı Selim’in içkiye ve III. Murat’ın da kadına olan aşırı derecedeki düşkünlüğüdür.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • Yavuz Selim zamanında doruk noktaya ulaşan mezhepçi yönetim, 1520 yılında tahta geçen Kanunî Sultan Süleyman tarafından devam ettirildi ve Kanunî, saltanatının yedinci yılında kendisine karşı Şiî bir isyanın oluşmasına engel olamadı. 1527 yılında Kalenderoğlu, Yavuz zamanından beri sinmiş olan Şiileri etrafında topladı. Kanunî tarafından idâm edilip dirliği dağıtılan Gırgûm (Kahramanmaraş) Beylerbeyi Dulkadiroğlu Ali Bey taraftarları da Kalenderoğlu’nun etrafında toplandılar. Fakat 30 bin kişilik katılımın olduğu bu isyan, Sadrazam İbrahim Paşa kuvvetleri tarafından bastırılır ve isyanın elebaşı öldürülür. Birkaç yıl sonra Kanunî, Österreich (Avusturya) ile anlaştıktan sonra, doğudaki denetimi sağlamak amacıyla yeniden İran üzerine sefere çıkar. Tebriz’e girer ve tüm Azerbaycan’ı alarak Hamedan’a kadar ilerler. Sonra güneye yönelip Kürdistan içinde ilerler ve Çîyayên Zaxa (Zağros Dağları)’yı aşarak 1533’te Bağdad’a girer. Bir süre sonra İran’ın, Tebriz, Nahcıvan, Erivan (Revan) ve Tuşpa (Van) kalelerini zapt etmelerinden sonra İran’a ikinci bir sefer daha yapılır. Tuşpa ve Tebriz geri alınır ve Güney Azerbaycan ile Kuzeydoğu Kürdistan’da denetim yeniden sağlanır. 

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • 1623 yılında, IV. Murad’ın tahta geçişiyle beraber, Kürdistan, yeni bir sosyo – politik sürecin içine girer.  IV. Murad, sert yöntemlerle ilk başta isyancıları itaat altına alır. Kendisi tiryaki derecesinde içki müptelâsı olduğu halde IV. Murad, memlekette içkiyi, tütünü ve sigarayı yasaklar, gece sokağa çıkma yasağı getirir. Devrin bilginlerine raporlar hazırlattırır. IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan’ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi’ne çıktı. Bu sefer sonucu Bağdad’ı İran’ın elinden aldı ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre;

    1 – Azerbaycan ve Revan İran’a bırakılacak, 

    2 – Güney Kürdistan ve Bağdat Osmanlıların olacak, 

    3 – Osmanlı ile İran arasında Zağros Dağları sınır kesilecektir. Kasr-ı Şirin Antlaşması halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada belirlenmiştir.  Antlaşmadan sonra IV. Murad geri döner.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  •  XV. yy’da ve XVI. asrın başlarında, Kürdistan İslâm toprakları, İran – Safevî Şâhlık devletinin egemenliği altındaydı. Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle beraber Osmanlılar, tamamen bir “siyaset-i şarkîyye” (doğu siyaseti) izlemeye başlamış ve bütün uğraşılarını Doğu üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Tahta çıktıktan hemen iki yıl sonra Yavuz Sultan Selim, ilk seferini, mezhebî gerekçelerle İran üzerine yapar. Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safevî Şâhlığı arasında Tuşpa (Van)’ın Ebex (Çaldıran) ilçesinde yapılan ve tarihe Çaldıran Savaşı (1514) olarak geçen bu harbi Şâh İsmail yönetimindeki İran Safewîleri kaybeder ve Osmanlılar Tebriz’e girer; Yavuz Sultan Selim, burada adına hutbe okutur. Tebriz Sarayı’nın çok kıymetli eşyaları ile birlikte, halkından binlerce zanaatçı, tüccar ve bilim adamını İstanbul’a gönderir.

    Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan, Osmanlıların hâkimiyeti altına girer. Osmanlılar, oldukça stratejik noktalarda bulunan Amed (Diyarbakır), Mêrdîn (Mardin) ve Kemah kalelerini alırlar. Asimilasyon politikaları sonucu Dîluk (Gaziantep)’un Çînçîn ilçesinin adı “Yavuzeli” olarak değiştirilir. Hemen akabinde Osmanlılar, burada varlığını sürdüren Dulkadir Beyliği’ni ortadan kaldırırlar ve Memlûklular ile komşu olurlar.

    Böylece İran’ın ipeklilerinin ve Tebriz’den Doğu’nun diğer ürünlerinin Halep ve Bursa’ya getirilmesi olanağı, Osmanlı hazinesine yeni gelir kaynakları sağlamış olur. Yavuz Selim, bu durumda İran’ın batıya olan zengin ipek ticaretini istediği zaman kesebilecekti.

    Çaldıran Savaşı, Osmanlılar ile İran arasında uzun yıllar sürecek olan kanlı savaşların başlangıcı oluyordu. Zaten kısa bir süre sonra Şâh İsmail, Tebriz ve Azer-i Badegan (Azerbaycan)’ı geri alacaktır.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 2, 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • “Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama bi’at etmem!”

    Bu sözler, Amed (Diyarbakır) ilinin Bismil ilçesine bağlı Çılsıtun (Kırksütun) köyünden mümtaz ve saygın bir şahsiyet olan Şeyh Kâsım-i Haşim’e ait… 1640 yılında, Osmanlı Padişahı IV. Murad’a söylenmiştir.

    İlmi, takvası ve dinî önderliğiyle nam salmış olan Şeyh Kâsım, bir başka âlim olan Molla Heyder’in oğludur. Molla Heyder de Seyyîd Hacı Hûseyn el- Hûseynî’nin oğludur. O’nun babası da Seyyîd Haşim’dir. Seyyîd Haşim ise, Resûl-i Ekrem (sav)’in Kerbelâ’da şehîd olan torunu İmâm Hûseyn’in soyundan gelen bir seyyîddir.

    Şeyh Sâîd’in dedesinin babası olan Molla Kâsım Efendi’nin yapısında var olan direnişçi, mücâdeleci, inkılapçı ve hizbullâhî ruh, Kerbelâ’dan başlayıp süregelen Hûseynî bir rûh olarak, bu sülâlenin umde özelliğini oluşturmuştu.

    Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni, (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 1) internet sayfasından birebir alınmıştır.

  • En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.

    Alıntı; Hz. Muhammed – Lev Nikolayeviç Tolstoy, (Karakutu Yayınları 25. Baskı Eylül 2007 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Mülayimlik ve itaat, imanın alametleri; boşboğazlık ve cerbezeli konuşmalar ikiyüzlülüğün alâmetleridir.”

    Alıntı; Hz. Muhammed – Lev Nikolayeviç Tolstoy, (Karakutu Yayınları 25. Baskı Eylül 2007 – Sf. 30) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Şehvetle bakmak zinadır.  Erkek olan bir meclise bir kadının kendini göstermek için süslenip gitmesi ve ihtirasla bakması da zinadır.” 

    Alıntı; Hz. Muhammed – Lev Nikolayeviç Tolstoy, (Karakutu Yayınları 25. Baskı Eylül 2007 – Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.