Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Örneğin Edirne’de, “Vatandaş Türkçe Konuş!” levhalarının altına Yahudilere karşı tehdit mesajları da eklendi. Sf. 23

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.

  • 15 Ekim 1927’de toplanan CHF Büyük Kurultayı’nda, fırkaya girebilmek için Türk kültürünün kabulü (dolayısıyla Türkçe konuşmak) şart koşuldu. Sf. 23

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 23) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kemalist kadroların, ‘Kürt meselesini halletmek için yürürlüğe koydukları ve yakın tarihe kadar devletin Kürt politikasının ana çerçevesini oluşturan 8 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı, çok vahim ‘tedbirler’ içeriyordu. Sf. 21

    Planın, konumuzu ilgilendiren 14. Maddesi ise (sadeleştirilmiş Türkçeyle) şöyleydi:

    Aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmeye başlayan Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur (Adıyaman), Behisni (Besni), Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçeden başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine muhalefet etmek ve direnmek suçundan cezalandırılacaktır.”

    Açıkça Lozan Barış Antlaşmasının ihlali anlamına gelen bu karar Doğu vilayetleriyle sınırlı kalmadı. Örneğin 1925 yılının Temmuz ayında, Bursa Belediyesi Türkçe konuşmayı zorunlu kılan bir karar aldı. Bu karara uymayan iki Yahudi beşer lira para cezasına çarptırıldı. Daha sonra Balıkesir Belediyesi de benzer bir karar aldı. Sf. 22                    

    1926’da toplanan Türk Ocakları Kurultayı’nda en büyük tartışmalar, Türkçeden başka dillerin, en çok da Kürtçenin konuşulmasının yasaklanması üzerine yapılmıştı.   Sf. 22

    Trabzon Delegesi Mustafa Reşid Bey, Trabzon ve Sürmene havalisinde yaklaşık 90 bin kişinin Rumca konuşmasından, hâlâ Pontus’tan kalma yer isimlerinin kullanıldığından yakınıyordu. Sf. 23

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 21 ile 23 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkiye halkının okuryazarlık oranlarını nasıl etkiledi? Buna cevap vermek kolay değil; çünkü örneğin 1927’de okuryazarlık oranının yüzde 8,1 olduğunu söyleyen resmi istatistiklere karşılık. 1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’de 5-10 yaş arası kız ve erkek İslam çocuk nüfusunun yüzde 57’sinin ilkokul öğrencisi olduğu görülüyor. Bu istatistiklerin güvenilir olup olmadığını söylemek kolay değil, ancak bilindiği gibi 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre ilköğretim zorunluydu. Bu nizamnameye II. Abdülhamid de sıkı şekilde uymuş, ancak okullaşmada çok başarılı olunamamıştı. Yine de 1900’de imparatorluktaki 29.130 sübyan okulunda ve iptidailerde(ilkokullarda) 900 bin civarında kız-erkek öğrenci okuyordu. Aynı yıllarda idadi ve rüştiyelerde(yani ortaokul ve liselerde) 60 bin civarında öğrenci vardı. Daha önceki yılları da esas alan kümülatif bir hesaplamayla, cumhuriyete aktarılan okuma-yazma oranlarının yüzde 8.1’den daha daha yüksek olması mantıklı görünüyor. Yine de bütün çabalara rağmen 1935 yılına ait istatistiklere göre, 16,5 milyon olan nüfusun sadece yüzde 20’si okuma yazma biliyordu. Bu oran 1945’te yüzde 30’a, 1950’de yüzde 34’e çıkabilmişti. Yani, Harf inkılabı okuma yazma oranlarını yıllara göre ikiye, üçe katlamıştı ama eğer bir yanlışlık yoksa 1895 oranlarının yanına bile yaklaşamamıştı. Sf. 19  

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 19) kitabından birebir alınmıştır.

  • 3 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanan 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’a göre, yeni harflere geçiş 1 Ocak 1929’u geçmeyecek, ancak tahkik evrakının, fezlekelerin, basılı evrakın ve defterlerin eski harflerle yazılması Haziran 1929’a kadar sürebilecekti. Sf.18

    1 Ocak 1929’da büyük törenlerle açılan Millet Mektepleri’nde sadece İstanbul’da ilk gün 50 bin kişi eğitime başladı. Yurt genelinde o yıl öğrenci sayısı 600 bine ulaştı. Okuma yazma seferberliği hız kesse de, 1936’ya kadar sürdü. Sf. 18

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 18) kitabından birebir alınmıştır.

  • Falih Rıfkı’ya göre, komisyondaki ilk tartışma Osmanlıcadaki yabancı kelimelerin bütün ses haklarını veren bir alfabe mi yoksa Türkçe ve Türkçeleşen kelimelerin hakkını veren bir alfabe mi hazırlamak gerektiğinde çıkmıştı. Bu bağlamda, kaf, kef, gayn harflerini gereksiz bulanlarla gerekli bulanlar arasında epey ateşli tartışmalar olmuştu. Sf.16

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 16) kitabından birebir alınmıştır.

  •  Şubat 1923’te, Batı dünyasına liberal selamlar göndermek için alelacele toplanan İzmir İktisat Kongresi sırasında, İzmirli işçi delegesi Ali Nazmi, 1908’de Arnavutluk’ta, 1922’de Azerbaycan’da Latin alfabesinin kabul edilmesinden esinlenerek, Türkiye’de de benzer bir atılımın yapılmasını önermişti. Sf. 13

    1924  yılının başında, Halifelik makamının kaldırılmasına desteklerini sağlamak için İstanbul gazetecileri ile İzmir’de bir araya gelen Mustafa Kemal’e, 1913’te Enver Paşa’nın harfleri ayırma önerisine destek veren Hüseyin Cahit Bey “Latin yazısının ne zaman kabul edileceğini” sorduğunda, Mustafa Kemal bu sorudan rahatsız olmuştu. Sf. 13

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 13) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hakkı Bey’in öncülüğünü yaptığı Islah-ı Huruf (harflerin düzenlenmesi) Cemiyetinin yayın organı Teceddüt (Yenilenme) gazetesinde kamuya duyuruldu.

    Ancak, Harbiye Nezareti’nde görevli kurmay subaylardan İsmet (İnönü), Enver Paşa’ya “Paşam, yaptığınız büyük bir inkılaptır. Ancak memleketin genç zabitleri ihtiyat subayı olarak bulunuyorlar ve keşiftedirler. Harfler öyle tek tek yazılırsa keşif raporları çok gecikir. Oysa keşif raporlarının hemen ulaşması lazımdır. Bu bakımdan bu büyük eserinizi zaferden sonra tatbik etmek üzere şimdilik erteleseniz,” derken bir başka subay Mustafa Kemal de “Peki, güzel! İyi bir niyet; fakat yarım iş, hem de zamansız. Harp zamanı harf zamanı değildir. Harp olurken harfle oynamak sırası mıdır? (…) Bu şimdiki şekil, hem yazmayı, hem okumayı, hem de anlamayı dolayısıyla anlaşmayı eskisinden fazla geciktirir ve güçleştirir. Hız isteyen bir zamanda böyle yavaşlatıcı, zihinleri yorup şaşırtıcı bir teşebbüse geçmenin maddi, ameli ve milli ne faydası var? Sonra da mademki başladın, cesaret et şunu tam yap, medeni bir şekil alsın!” diyecekti. Zamanın Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin de bu koroya “İlim emirle olmaz” diyerek katılması üzerine, çeşitli kesimlerce ‘Hatt-ı Cedîd’, ‘Hatt-ı Enverî’, ‘Ordu Elifbası’, ‘Enver Elifbası’ veya ‘Alman Yazısı’ gibi isimlerle anılan bu yeni alfabe, ordu içinde haberleşmede kullanıldı ama işleri kolaylaştırmada bir avantaj sağlamadığı için ömrü kısa oldu. Sf. 12 

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 12) kitabından birebir alınmıştır.

                                                                                                                     

  • Resul mü, yaradan mı? Nutuktan bir gün sonra;

    Ertesi gün gazeteler bu duygulu anları okuyucularına aktarmakta yarış içindeydiler. Hâkimiyet-i Milliye yazarı Avni Yavuz, “Gazi’nin Kitabını okuyan ve onun eserlerini tetkik eden en mutat (sayılı) imansızlar bile artık onun bir milli resul (peygamber) olduğuna şüpheleri kalmayacağından emin olmak isterler,” derken, aynı gazeteden Akçuraoğlu Yusuf Bey “O, yalnız Türk düşmanlarına galebe çalarak. Türk yurdunu kurtarmadı: O, yalnız Türklerin önüne düşerek. Türklere doğru yolu göstererek, Türklere hakikati göstererek Türk’leri necata erdirmedi. O, Âdemoğullarının büyük bir kısmına, yalnız büyük kısmına değil, belki hepsine yeni bir hayat yaratıyor… Yeni bir hayat yaratana bilmem ne derler?” diyerek Mustafa Kemal’i tanrı katına çıkarıyordu. Sf. 393

    O sırada Britanya’nın Ankara Sefaretinde görevli R. H. Hadow merkeze yolladığı raporunda “Nutuk daha çok Türkleri hedef alır. Yüce öğretmen, sadık havarilerini eğitiyor; onlar da ülkenin Türkiye’nin yeniden dirilişi haberini yayacak ve böylece, köylünün, dükkân ve toprak sahiplerinin Gazi’ye Cumhuriyet Halk Partisi ne olan borçlarını anlamalarına yardımcı olacaklardır.” diye yazacaktı. Sf. 393    

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 393) kitabından birebir alınmıştır.

                              

  • İlginçtir, Kılıç Ali anılarında bu iddiayı şöyle diyerek doğrular: “Tuhaf değil mi? Bu suikast olayından birkaç gün önce Afyon Milletvekili Ali Bey’le İstanbul’a gelmiştik ve Tokatlıyan Oteli’nde kalıyorduk Bir sabah Ziya Hurşit geldi. Birinci Melis’teki arkadaşlığımıza dayanarak, yaptığı küçük bazı ticari işleri için benden yardım istedi. İş Bankası’ndan kendisine üç bin liralık kredi verilmesine aracılığımı rica etti. Faik Bey’le aramızda konuştuk, Böyle bir vardım belki onu ıslah eder, zararsız hale getirebilirdi. Bu nedenle istemini verine getirdik. Belki de cebindeki o üç bin lira aracılığımızla İş Bankası’ndan aldığı paraydı,” der.

    Bu satırları okuduktan sonra, Ziya Hurşit’i idam sehpasına giderken neden ”Kılıç Ali nerede?” diye bağırdığını anlamlandırabiliriz. Peki, Kılıç Ali neden kalabalığın arasına çökerek saklanmıştır? Bakın işte onu bilmiyoruz. Sf. 387, 388

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 388) kitabından birebir alınmıştır.

  • Daha ileri gidip, böyle bir suikast girişiminin aslında olmadığı, bu işin Millî Mücadele Paşalarının ve İttihatçıların Mustafa Kemal’e biat etmeye yanaşmayan kesimlerini tasfiye etmek için özel olarak örgütlendiğini iddia edenler de var. Bu görüşe yakın durduğu anlaşılan Kemal Tahir, Kurt Kanunu adlı romanında Ziya Hurşit’in İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali’den Kılıç Ali vasıtasıyla 3 bin lira aldığını söyler ve devam eder: “Midem bulandı benim, bu üç bin liradan… Ne demek üç bin lira… Ziya Hurşit gibilerinden yüz serserinin kan pahası… Neden çıkarır verirler? Delirdiler mi? Bu herif bir yıldır ‘suikast’ diye bağırarak geziyor. Bursa’daki Sağır Sultan duydu. Ankara’daki Sağır Paşa duymaz mı?”

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 387) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rauf Bey, ‘İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali, Meclis’in ortasında Ardahan Milletvekili Halit Paşa’yı tabanca ile vurup öldürdüğünde veya ileri Matbaasının sahibi Celal Nuri Bey’in kafasını Meclis’in ortasında kırıp, ölümüne kastettiğinde bile dokunulmazlığı kaldırılmadan yargılanamaz denilerek nasıl kurtarıldığını” hatırlatarak kendisinin, tedavide olduğu hastaneden nasıl ‘suçüstü’ olarak tutuklanabileceğini soruyordu. Sf. 386                      

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 386) kitabından birebir alınmıştır.

  • İsmet İnönü yıllar sonra şöyle yazacaktı:

    “Eski Ankara Valisi Abdülkadir, İttihat-Terakki’nin, Meşrutiyetten evvelki fedailerindendir. Askerdir. Bizim sınıftandır. ‘Abdülkadir Antep’ diye tanırız. Son derece enerjik ve kararlı bir adam, Temiz bir adam. Çetin bir ihtilalci, ihtilal arkadaşlarına, ihtilal fikirlerine bağlı. Meşrutiyetten önce, en güç zamanlarda İttihat-Terakki’nin en gözde, en güvenilir fedaisi. Böyle bir adam, Abdülkadir, Millî Mücadeleye karışmadı. Uzaktan takip ediyor. Bilmiyorum belki bu esnada, arkadaşlarıyla bir macera içinde bulunmuş olabilir. İzmir suikastçıları içinde Abdülkadir bulunsaydı, vaziyet çok tehlikeli olurdu. Bir defa tertibi bu kadar dağıtmayacaktı. Tek başına da yapabilirdi (…) Tertip ondan gelseydi bu işi mutlaka bitirirdi.” Sf. 385

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 385) kitabından birebir alınmıştır.

  • Savcı, başlangıçta Rüştü Paşa, İsmail Canbulat ve Halis Turgut Bey hakkında “suikast planından haberleri olduğu halde hükümeti bilgilendirmemek” suçundan 10’ar yıl kürek cezası talep ettiği halde, bu üç kişinin kendilerini savunmaya kalkışmaları üzerine cezalarını idama çevirmişti.

    Giritli Şevki hem beraat etmiş hem de 6.500 lira para ödülü ile taltif edilmişti. Laz İsmail ile Bursa’da keşif yapan Naciye Nimet ise beraat ettiler. Bu karar, onun da polis ajanı olduğu şüphesini doğuruyordu. Sf. 376

    TPCF’nin kuruluşu sırasında Kara Kemal’le ilişki kurmakla suçlanan Hüseyin Avni Bey de suikast girişimi meselesinde paçayı ucuz kurtardı ama delil yetersizliği yüzünden verilen bu karara karşılık mahkeme başkanı Kel Ali’ye “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum,” demesi ve Kel Ali’nin “Niçin?” sualine “Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu  şerefli ölümden esirgediniz?” cevabını vermesi siyasi tarihimizin efsaneleri arasına girdi. Sf.382, 383

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 382, 383) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kâzım Karabekir’le Mahkeme Başkanı Kel Ali arasında Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası konusunda çıkan tartışmaların davanın bir suikast davası olmayıp bir siyasi dava olduğunu göstermesinden endişe ettiği anlaşılan Mustafa Kemal, mahkeme heyetini balo bahanesiyle konakladığı Çeşme’ye çağırmış ve çok ağır şekilde azarlamıştı. İddialara göre mahkeme kurulu, pencereden atlayıp kimseye görünmeden. İzmir’e dönmüştü. Sf. 375

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 375) kitabından birebir alınmıştır.

  • Üç Aliler Divanı işbaşında;

    Zanlılar, ‘Suikastçılar’, ‘Onlarla İlişkili Olanlar’ ve ‘Eski İttihatçılar’ olarak üçe ayrılmıştı. 49 kişilik ilk iki grubun yargılanmasına 26 Haziran 1926 Cumartesi günü Millî Kütüphane’nin yanında bulunan Elhamra Sineması’nda başlandı. Baş zanlıdan Ziya Hurşit sözlü savunmasında şöyle demişti: 

    “Ben [Savcının iddia ettiği gibi] Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tağyir veya tadile (değiştirme veya dönüştürmeye) teşebbüs etmedim. Büyük Millet Meclisi’ni vazifelerini ifadan (görevini yerine getirmekten) men etmek de hatırımdan geçmemiştir. Yalnız suikast yapacaktım. Muhakemem esnasında da bunun sabit olduğunu gördünüz. Beni ancak Ceza Kanunu’nun 46. Maddesi’ne göre cezalandırabilirsiniz. O da şudur: Suikast fikri tahakkuk etmemişse (…) cürümü bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur. Ben suikastı (…) yaptıktan sonra hükümeti devirmek, Meclis’i vazifeden menetmek isteseydim, memleketten bir tarafa ayrılmaz burada kalırdım. Hâlbuki siz de anladınız. Ben Sakız’a kaçacaktım. Hülasa, kanun sarihtir (kısacası yasa açıktır). Kanunun sarahaten cezalandırdığı fiillerden maada (yapılan işlerden başka) hiçbir suretle ceza verilemez.” Sf. 374

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 374) kitabından birebir alınmıştır.

  • 22 Haziran’da Mustafa Kemal’in Los Angeles Times için çalışan İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hilderbrand’a söyledikleri ise gerçekten kafa karıştırıcı idi:

    “Yoluma yerleştirilen bu katillerden bir grup beni ve maiyetimi taşıyacak otomobillere el bombaları yağdıracaklarmış. Hatta daha da ileri gittiler ve yıllardır benim davamla özdeşleşmiş, benim sadık bir siyasal arkadaşım olmuş, zaman zaman da danışmanlığımı yapmış bir kadını iğfal ettiler. Bu kadını, aldığımda patlayacak ve etraftaki herkesi yok edecek, içine bomba saklanmış bir buketi bana sunmak menfur görevini kabul ettirmişler. Kötü yola sevk edilmiş olan bu kadın merhamete layıktır. Çünkü vatanın iyiliği için böylece kendi canını da feda etmeye kandırılmıştır (…) Ama onun suikasttaki rolü affedilecektir, çünkü vicdanının dürtmesiyle, benim niyet ettiğim geziyi iptal etmeme el verecek kadar zamanında yetkililere itirafta bulunmuştur..”

    Mülâkat kafa karıştırıcı idi çünkü Valiliğe göre ihbarı Giritli Şevki yapmıştı.  Mustafa Kemal ise “yıllardır davasıyla özdeşleşmiş bir kadın”dan söz ediyordu. O yıllarda pek çok kişi Halide Edip (Adıvar) Hanım’dan şüphelenmişti. Bu olamazdı çünkü Halide Hanım o sırada yurt dışındaydı. Daha sonra bu kadının Laz İsmail ile Bursa’ya keşif yapmaya giden Naciye Nimet olduğu söylendi. Muhtemelen yazar Naciye Hanım’la Halide Hanım’ı birleştirerek bir hikâye yazmıştı. Sf. 371-372

    “Türkiye diktatörünün İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hilderbrand’a verdiği mülakatta söyledikleri” hakkındaki bilgileri ilk kez Mete Tunçay’ın Tarih ve Toplum, Sayı 53, Mayıs 1988, s. 56-57’deki yazısından öğrenmiştim. Daha sonraki yıllarda Emile Hilderbrand diye bir gazetecinin mevcut olmadığı iddia edildi. Mete Tunçay da artık haberin Los Angeles Times’ın yazı işleri kadrosundan birinin yazdığını düşünüyor. Sf. 372

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 372) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim Millî Mücadelenin başında İslamcı unsurların davaya kazanmak için Meclise davet edildiği, bu tür bir desteğe ihtiyaç kalmayınca gözden düştüğü anlaşılan Mehmet Akif, Ankara’da “Arap Akif”, “Mürteci Akif” diye alaya alınırken, Mısır’da entari giymeyip ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği için “Hıristiyan Akif”, “Gâvur Akif” diye anılacaktı. Sf. 368

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 368) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ama hocanın başını, Şapka Kanunundan 1,5 yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı 32 sayfalık risale ve Süleyman Nazif’le şapka konusunda yürüttüğü polemik yaktı. Sf.367

    Atıf Hoca’ya göre zina ve hırsızlık suçları bile şapkaya oranla daha hafif bir günahtı.

    Şapka Kanunu çıktıktan sonra bu risale çeşitli yerlerde çoğaltılıp dağıtıldığı için 7 Aralık 1925’te yargılanıp beraat eden Atıf Hoca, salıverilmedi ve Ankara’ya getirildi ‘Üç Aliler Divanında yargılandı. Sf.367

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 367) kitabından birebir alınmıştır.

  • Devletin bu tepkilere cevabı sert oldu. 23 Kasım 1925 sabahı Ankara’dan yola çıkan İstiklal Mahkemesi heyeti 1926 Şubatı’na kadar Kayseri, Erzurum, Rize, Giresun ve Ankara’da binlerce kişiyi yargıladı, resmî rakamlara göre 20, gayri resmî rakamlara göre 78 kişi idam edildi, yüzlerce kişiye 15 yıla kadar uzanan hapis ve kürek cezaları, sürgün cezaları verildi. Tahmin edileceği gibi bu tarihten itibaren şapka giymeye itiraz eden olmadı çünkü sonunda kelleyi kaybetme ihtimali vardı.

    Ancak cezalar “gerici ayaklanma çıkarmak”, ‘Türkiye Devleti’nin şeklini tebdil ve tağyir etmek”, “dini kullanarak halkı isyana teşvik etmek”, “vatana ihanet etmek” gibi gerekçelere bağlandığı için, bugün resmî tarihçiler, “o dönemde kimse şapka giymediği için idam edilmedi,” iddiasında bulunabiliyorlar. Sf. 366

    Alıntı; Öteki Tarih II (Mondros’tan İzmir Suikastı Davası’na) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 366) kitabından birebir alınmıştır.