Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Caesar Julian takvimini oluşturdu. Julian takvimi M.S. 16. yüzyıla kadar değiştirmeden kullanılan bir takvimdir. Mısır Takvimi bu takvimin esasını oluşturur. M.Ö. 44’lerde Julius Caesar (Sezar) Mısır takvimindeki bazı zamansal pürüzleri gidermesi için yine Mısırlı olan Sosigenes’e görev verdi. Mısırlılar yılın 365 gün ve altı saat olduğunu dört yılda bir 1 gün hesabıyla 1460 yılda zamanın 4 yıl kaydığını farkında idiler. Sosigenes basit bazı kabullerle sorunu çözdü. Her yıl 365 gündür. Ancak 4 yılda bir yıl 366 gündür. 366 12’ye tam bölünemediğinden 6 ay 31gün, altı ay 30 gün olacaktır. 365 eksik gün yılın son ayından alınacaktır. O çağlarda yılbaşı Mart ayındadır ve Şubat son aydır. Böylece Şubat 29 gün olmuş tabii ki dört yılda bir de 30 gün. Ama sorun bitmemiştir. Temmuz ayına Julius Caesar July adını vermişti. Daha sonra Augustus da Ağustosa kendi adını verecekti.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 110) kitabından birebir alınmıştır.

  • Caesar, Asya eyaletinin Roma’ya verdiği verginin fazla olduğunu anlamıştı, bu vergiyi üçte bir oranında azalttı. Ama yaptığı en önemli reform, vergi mültezimleri (publicani) sistemini yürürlükten kaldırması oldu. Bundan böyle halkın verdiği vergiler, doğrudan doğruya kestöre (quaestor: en yüksek mali devlet memuru, pretör 1ci yardımcısı) verilecekti. Artık, vergiler doğrudan devletin elinde toplanıyordu. Halk, vergi mültezimlerinin elinden kurtarılmıştı. Ama daha önce de söylediğimiz gibi, vergi mültezimleri, tefeciler ve bazı Roma aileleri (senatörleri), menfaat çeteleri oluşturmuşlardı. Caesar’ın, vergi mültezimlerini ortadan kaldırmakla, pek çok etkin Romalının ayağına basmıştı. Sonuçları ileride alınacaktı.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

  • Romalılar, atalarının ruhlarının, evin ocağında sembolize edilen bir tarzda, kendileri ile birlikte yaşadıklarına inanırlardı. Roma ailesine güç veren şey, yaşayan ve ölmüş tüm aile bireyleri idi.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 101) kitabından birebir alınmıştır.

  • Suriye ile Kapadokya arasında Kommagene krallığı olduğunu biliyoruz. Kommagene krallığı Seleukosların vasıllığında bir krallıktı. Başşehri Samosata (Samsat) idi. Kralı ise 1. Antiokhos’du. Pompeius, stratejik Kommagene krallığını, Roma’ya vassal bir krallık şeklinde, 1. Antiokhos yönetimine bıraktı. Kommagene’nin güneyinde, Osrhoene (Urfa) krallığı da Roma vassalı oldu.

    Pompeius, Armenia krallığını da vassal krallık haline getirdi. Böylece Roma ile Parth krallığı arasında bir tampon bölge yaratmış oluyordu. Armenia vassal krallığının başında Tigranes kaldı.

    Pompeius’un Anadolu’yu yeniden organize ederken, Doğu sınırı olarak Fırat nehrini aldığı bellidir. Fırat’tan sonra, tampon krallıklar kurarak, Roma topraklarını bir ön güvenceye altına almak istemiştir.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 96) kitabından birebir alınmıştır.

  • Roma komutanı Pompeius, Suriye’de idi. İç savaşa karışarak, Kudüs’ü kuşattı ve M.Ö. 63 yılında zapt etti. Kudüs’ün düşüşünden sonra, Romalı generalin, o güne kadar sadece başrahibe ait olan tapınağın iç kutsal sığınağına girmesi, Yahudilerin kafasında hiç silinmeyecek bir etki yaptı.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 95) kitabından birebir alınmıştır.

  • Seulokos (1) kralı Antiokhos’un, Kudüs’ü zapt edip, duruma hâkim olduğu zaman başlayan Yahudi direnişi Juda (Yahuda) kabilesinden Makkabeus önderliğinde devam etmiş ve sonunda bağımsız bir Yahudi krallığı oluştu. Başa Hasmoniler sülalesi geçmişti. Baştan birkaç kardeş peş peşe, başrahip ve kralın yerel yöneticisi olarak hükümran olmuşlardı. Nihayet M.Ö. 140 yılında, kardeşlerin sonuncusu olan Şimon’u, bir halk meclisi ulusal önder, general ve başrahip ilan etmişti. Böylece yönetim de süreklilik kazanıp babadan oğula geçmeye başlamıştı.

    Bu dönemde Yahudi devleti sürekli güçlenip, büyüdü. Aleksandr Yannai (M.Ö. 103 – 76 arası) dönemine gelindiğinde, fethedilen bölgelere Yahudiler yerleştiriliyor, o bölgelerdeki nüfus zorla Yahudileştiriliyordu. Karşı koyan kent olursa, yok ediliyordu. Yahudilik geniş bir bölgeye yayıldı. O tarihlerdeki dünya nüfusu 170 milyon tahmin edilmektedir. Yahudi nüfusu ise 8 milyondur. Bu 8 milyonun, 2 milyonu Filistin’de (Yahudi ülkesinde), 1 milyondan fazlası da Mısır, Suriye, Anadolu ve Babil’de yaşamaktadır.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 94) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2022); Antiokhos Seulokos’un değil Kommagene’nin kralıydı. II. Antiokhos da Nemrut diye bilinen Kommagene kralıydı, Roma ve Pers karışımı bir soydan gelen hanedandı. Günümüzdeki Güneydoğu’da kurulmuş olan bu devlete Kürtlerin ve Ermenilerin atası da denilmektedir.

  • Roma, Akdeniz’in en uygar ve iktisaden en gelişmiş yerlerini fethetmişti. Buralarda, üretim, İtalya’da olduğundan daha örgütlü ve daha kaliteliydi. Roma, bu kaliteli insanları ve el emeğini, Roma’da toplamanın veya Roma hizmetinde kullanmanın yolunu bulmuştu. Bu yol, köleleştirmekti. Köle, doğuştan olunurdu, borç ödenemediği için olunurdu, terk edilen çocuklar ve kaçırılan çocuklar ve yetişkinler köle kaynakları idi, haydutların ve korsanların ele geçirdiği insanlar da köle kaynakları idi, mahkemelerin verdiği kölelik cezaları da, köle kaynaklarıydı, savaş esirleri köle kaynaklarıydı. Yani, köle olmadan yaşamak büyük bir şanstı. Eyaletlerdeki Romalı yöneticiler, genelde, köleleştirmek için, borç, savaş ve mahkeme kararlarını kullanırlardı. Böylece, gözlerine kestirdikleri iş gücü, Roma’ya köle olarak giderdi.

    Köle ticareti, çok kısa bir sürede, öyle karlı bir iş haline geldi ki, günlük yapılan bir alım-satım oldu. Köle sayısı korkunçtu. Sadece örnek olsun diye, M.Ö. 167 yılındaki İpiros savaşından sonra, İpiros’daki 70 kentten 150.000 insan köle olarak satılmıştı. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde köle pazarları vardı. Bu tarihlerde, İtalya’daki köle sayısı, özgür insan sayısından fazlaydı. Zenginlerin, 20.000 veya daha fazla kölesi vardı. Romalı, köleyi insan saymazdı. Kimi hayvan gibi kabul eder, kimi de konuşan alet derdi kölelere.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 61) kitabından birebir alınmıştır.

  • Anadolu, Pers imparatorluğu döneminde, imparatorluğun faydaları ile tanışmıştı. İlk defa, Anadolu’nun büyük bir bölümü sulh ve sükûna kavuşmuştu. Yollar daha güvenli hale gelmiş, ticaret ve iletişim artmıştı. Roma ile birlikte, Anadolu da, diğer yerler gibi, imparatorluğun kötü yüzü ile karşılaşacaktır. Soyulacak, soyulacak ve bir daha soyulacaktır. Roma imparatorluğu dünyayı emperyalizm ile tanıştırmıştır. Sonradan, Roma imparatorluğundan türeyen devletler, emperyalizmi miras alacaklardır. Onlar hem kendi halklarını ve hem de başka halkları soymayı, doğal hakları kabul edeceklerdir.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 60) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yahudi özerkliği, M.Ö. 175–164 yıl öncesine kadar, yani IV. Antiokhos’un saltanat dönemine kadar sürdü. Seleukos Kralı Yahudileri zorunlu olarak Helenleştirmeye karar vermişti. Kudüs tapınağından elde edilen zenginlikler ile Antiokhos IV Epifanes, Yahudiler için utanç verici olan şenlikler yaptırdı. Yahudi cemaatinin başına kendine bağlı kişileri getirdi. Yahudi takvimini yürürlükten kaldırdı. Bayramları kutlamayı yasakladı. Yahudilerin Şabbat töresini, yeni doğmuş çocukların sünnet ettirilmesini ölümle cezalandırdı. Bulabildiği tüm kutsal yazıları yok ettirdi. Kutsal Mabede Zeus heykeli yerleştirdi. Mabette, Yahudilerce en mekruh hayvan sayılan domuz kurban ettirdi. Domuz yağları ile yerleri parlattı. Seleukos Kralı Yahudi dini inanışını yok etmeye karar vermiş görülüyordu.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 47) kitabından birebir alınmıştır.

  • Roma eşcinselliği ile ilgili elimizdeki yazılı dokümanların en önemlisi Roma Kanunları ve devrin yazarlarının eserleridir.

    Lex Scatinia (Scantinia) adıyla anılan kanun M.Ö. 226 yılından sonra ama en geç M.Ö. 149 yılında çıkarılmıştır. Yayınlanma tarihi tam olarak bilinmemektedir. Roma’da kanunları, o kanunu çıkartanın adı ile anmak adet olmuştu. Lex Scatinia’da eşcinsel ilişkiler kurala bağlanmıştır. Bu kanun pederastiye ve pasifliğe ilaveten diğer seksüel davranışlara, fahişelik, zina vb. dair bir kanun gibi görünmektedir. Kanunun esas metni bugün elimizde değildir. Ancak Kanuna ait çok sayıda atıf vardır ve bu göndermelerle Kanun’un içeriği bilinebilmektedir.

    Lex Scatinia’ya (Scantinia) göre: “Erkek fahişeliğini, seksüel pasifliği, hür doğan Romalı kız ve erkek çocuklar için kesinlikle yasaklanmıştır. Köleler ise rızaları olsun olmasın, seksüel partner (eş) olabilirler. Köleler asla ilişkinin aktif tarafı olamazlar.”

    Homoseksüelliğe, zinaya ait bu kanunun etkili olmadığını veya caydırıcı bir şekilde kullanılmadığını söylemek gerekir. Ancak pasif rol sosyolojik anlamda zaten ayıplandığından kanunun bu kısmı bir tehdit unsuru olarak kullanılmıştır. Homoseksüel fahişeliğe para cezası verildiği yolunda bazı bilgiler olsa da bu kanuna ait uygulamalar hakkında fazla bilgi olmadığını belirtmeliyiz.

    Lex Scantinia ile yetişkin vatandaşların genç erkek vatandaşlarla seksüel ilişkisi ve zina yasaklanmıştır. Ancak tarihi kayıtlarda bu kanunla cezalandırılmış bir vakaya henüz rastlanılmamış olması, kanunun daha çok lafta kaldığı ve zaman zaman da korkutma öğesi olarak kullanıldığını düşündürmektedir. 

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 45) kitabından birebir alınmıştır.

  • Orhun yazıtlarında Bilge kağan: “Çin’in yumuşak kumaşına aldanma... Çin’e doğru gidersen Türk Budun öleceksin. Ötüken’de otur. Çin’e ticaret kervanı yollamakla yetin. Bunu yaparsan ilin (devletin) sonsuza kadar yaşar.” diye öğüt verecek, yol gösterecekti. 

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 34) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çin, özgür köylüleri, toprak kirası yüzünden, aşırı borçlanıp, çoluk ve çocuklarını köle olarak satmak durumuna düştüklerinde, büyük kitleler halinde Çin Seddi’ni aşıp, Hunlara sığınırlar. Çin imparatorları bu göçü, kaçarken yakalananları idam ederek, kaçanların geri iadesi için Hunlara baskı yaparak durdurmaya çalışırlar. Ama Çinli akını devam eder. Daha önce de anlattığımız gibi, göçebe sistemi güvenlidir, dayanışma ve bölüşüm had safhadadır. Bu sistemde insanlar geleceklerini ve soylarını güvende hissederler. Ve hele, Hun devletinin güçlü olduğu dönemlerde, bozkırda büyük bir iç huzur ve barış hâkim olmuştur. Hun sınırları içindeki kölelerin bile yaşam koşulları, özgür Çin köylülerinden daha elverişlidir.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 30) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkler bozkırda avcı ve toplayıcı olarak dolaşırken, daha önce görüldüğü gibi sürek avları gibi nedenlerle gevşek konfederatif yapılar kuruyorlardı. Bu yapılar çok toplumlu, çok dilli yapılardı. Yani bir nevi imparatorluklar gibi çok ulusluydular. Daha sonra yerleşiklere karşı mücadele ederken kurulan konfederasyonlar da böyle çok uluslu (değişik toplumlu) yapılanmalardı. Ayrıca Türkler bahsinde gördüğümüz gibi Türklerin kendileri ne etnik ve ne de dinsel, bir ırk veya bir devlet veya bir ulus değillerdi. Bu nedenle de kendilerinden farklı ırk veya toplumlar arasında ayrım gözetmezlerdi. Bunun yanı sıra savaşçılıkları ve asabiyetleri (kabile bağları) onlara karşı saygı, korku, güven ve hürmet duyulmasına sebep oluyordu. Bütün bunlar birleştiğinde ise Türklerin İmparatorluk kurma eğilimi ortaya çıkıyordu. Ancak Hun İmparatorluğuna gelene kadar Türklerin bu İmparatorluk kurma temayülü, ufak denemeler dışında hiç kuvveden fiile geçmemişti. Hun devletinin kurulması ile birlikte, Türklerin İmparatorluklar çağı da başlamış oldu.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 28) kitabından birebir alınmıştır.

  • Teoman’ın hassa alayına kumanda eden oğlu Mete (Mo-tun), boy ve budun ileri gelenlerinin genel onayı ile bir av sırasında babasını ve yakınlarını öldürerek yerine kağan oldu. Mete (210 – 174), Tan-hu (Şan-yü veya Tanju) unvanını aldı. Bundan sonra, Tan-hu unvanı, bir hükümdar unvanı olarak, bozkırda yüzlerce yıl kullanıldı. Bundan 14 asır önce Göktürklerin kurucusu Bumin Han bile Çin kaynaklarında Tan-hu diye geçer. Zamanla Tan-hu unvanı yerine Kagan (Kağan) unvanı ağırlık kazandı.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 28) kitabından birebir alınmıştır.

  • O dönemde 300.000 kişilik atlı bir ordu muazzam bir güçtür. Savaşa giden göçebe savaşçıların yanlarında 3 at götürdükleri düşünülürse, 1 milyon atı olan bir ordudan söz ediliyor demektir. Bu kadar çok sayıda atı ne Çin, ne Hindistan ve ne de Avrupa besleyebilir. Bu kadar çok atın, olsa olsa, İran ile Türkiye yaylalarında bir ölçüye kadar beslenmeleri mümkün olabilir. Tüm Avrupa’da otlak bakımından en zengin yer olan Macaristan ovası en çok 3 milyon civarında hayvan (at, koyun, inek toplamı) için yeterlidir. Bu nedenle Macar ovaları en fazla 50.000 ile 70.000 arasında atlı ordular için yeterli olabilirdi. İşte bu neden, ileride incelenecek olan Attila’nın Galya ve İtalya seferlerini yaptıktan sonra neden orada kalmadığını da açıklar. Bu nedenle önce Hunlar, sonra Macarlar Avrupa’ya akınlar yapmış, ama orada yerleşmeyi düşünmemişlerdir.

    Atlı güce önem verilirse, atlara otlak açmak zorunda kalınır ki bu tarımın ihmali demektir. İleride göreceğimiz gibi Selçuklular döneminde İran ve Anadolu’da tarım gerilemiştir. Yine bu nedenle Türkler ve Moğollar Irak ve Suriye’de uzun süre barınamamışlardır.

    Atlı orduların otlak problemi, akınların da kısa sürmesine neden olmuştur. Ot tükenince, atlar güçten düşmeye başlar, bu geri dönüş için işarettir. Böylece yerleşemeyen ve hatta uzun süre kalamayan göçebe imparatorlukların atlı orduları, akın yaptıkları yerlere bir daha bir daha akın yapar olmuşlardır.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 17) kitabından birebir alınmıştır.

  • Moğolistan’daki mevcut duruma bakarak, geçmişte, göçebe imparatorlukların doğduğu topraklarda, doğa koşullarının normal olduğu zamanlarda, 4’er milyon at, deve ve sığır ile 20 milyon civarında koyun olduğu söylenebilinir. Türk imparatorlukları en az 4 milyon atın varlığı ile kurulmuştur. Bu at sayısının bazı koşullarda 12 milyona kadar çıkabildiği düşünülmektedir.

    Alıntı; Bizimkiler IV (Roma) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 17) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 700 ile 300 arasında Türklerin ataları Altay dağları ve bu dağların yöresinde belirmeye başladılar. M.Ö. 300 yılından sonra ise Güney Sibirya ile Altay sıradağlarının güneyine de geldiler. Türkler o günlere kadar kuzeyde kalmayı tercih etmişlerdi. Önceleri yavaş yavaş, sonra birden gelip Balhaş bozkırlarına ve Tien-Şan dağlarının kuzeyine vardılar.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 170) kitabından birebir alınmıştır.

  • Eğer aç kalınmamışsa, susuz kalınmamışsa, üşünülmüyorsa ve gelecekte de böyle olacağı umut ediliyorsa, mutluluktan uçmak gerekir. İnsanın amacı sükûn halinde yaşamaktır. Bu sükûnu bozacak her türlü bağlılıktan, evlilikten, devlet işlerinden kaçınılmalı, dostlukla yetinilmelidir.

    Bütün davranışlarımızın nedeni, vücut ve ruh acılarımızı önlemektir. Acı duyulduğunda, zevk aranır. Acı duyulmaz ise, zevke de ihtiyaç yoktur. Bu nedenle, mutlu bir yaşam için zevk gerekir. Her acı ve zevkin yararı ve zararını bilgece değerlendirilmelidir. İyi kötü olabildiği gibi kötü de iyi olabilir. Zevk en üstün iyidir dendiğinde, sefih zevkler, hayvanca hazlar anlaşılmamalıdır. Burada kasıt, ruh rahatlığı, beden acısızlığıdır.

    İnsanı mutlu kılan, ne kıyasıya içme, ne tıka basa yeme, ne cinsel sapıklıklar, ne de leziz yiyeceklerin sağladığı hazlardır. İnsanı mutlu kılan, akla uygun ve sade alışkanlıklarla, ölçebilen ve yanlış inançları söküp atabilen bir akıldır. O yüzden en büyük ilke bilgeliktir. Bilgeliği felsefeden üstün tutmak gerekir. Bilgelik, namus ve doğruluk olmadan mutlu olunamaz. Bunlarsız mutlu bir yaşam olmaz, mutlu bir yaşam olmadan da bunlar olmaz. Bilgelik, mutlu bir yaşamın hem nedeni ve hem de sonucudur.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 170) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Biz varsak ölüm yoktur, ölüm olunca da, biz artık yokuz.”

    Epikür’ün kurtuluş ilacı dediği felsefesi, dört noktada özetlenir: Tanrılardan korkmamız gerekmez; Ölümden kaygı duymamız gerekmez; İyiyi elde etmek kolaydır; Korkunç olana katlanmak kolaydır. Epikür’e göre, ölümün hiçbir şey olmadığını anlamak gerekir. Beklemesi ürkütücü olduğu için, ölümden korkan kimse ahmağın tekidir. Çünkü ölüm geldiğinde, karşısında kimseyi bulamayacağı için, acı veremez. Bilge kişi ölümden korkmaz. Ölüm gelecek diye acı çekmek en büyük aptallıktır. Yaşamın uzunluğundan değil güzelliğinden zevk alınır. Yapılması gereken, mutluğa erişmenin yollarını aramaktır.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 170) kitabından birebir alınmıştır.

  • M.Ö. 300 yılında, Epikür (Epikuros) (M.Ö. 341–270) Atina’da bir felsefe okulu kurdu. Epikür, Aristippos’un hazcı ahlakı ile Demokritos’un atom öğretisini birleştirdi. Epikür, kısa vadeli hazların, daha sürekli ve daha yoğun hazlarla kıyaslanarak irdelenmesi gerektiğini söyler. Hangi haz meselesini insan planlayabilir. Yaşamdan haz almak sadece fiziksel bir şey değildir. Kendini denetleme, kanaatkârlık ve ruh dinginliği de ideal hazlardır.

    Epikür, derslerini bahçede veriyordu. Ve genellikle ona dinsel şüpheleri olan kişiler geliyorlardı. Demokritos’un atom öğretisi dine ve batıl inançlara karşı güçlü bir araçtı. İyi hayat sürmek için batıl inançları yenmiş olmak gerekirdi. Ruh atomları bu işe yarıyordu: Demokritos ne demişti “ölümden sonra hayat yoktur, çünkü ruh atomları dört bir yana dağılır.” Epikür bunu basite indirip, ölüm bizi ilgilendirmez diyordu.

    Alıntı; Bizimkiler III (İmparatorluklar) – Evin Esmen ve Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 170) kitabından birebir alınmıştır.