Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • O tarihte sinema sektörü, “Selanikli” tabir ediliyordu, başta İpekçiler olmak üzere Selanik’ten gelen ailelerin elindeydi, Nâzım’a iş veriyorlardı; İhsan İpekçi ile yakınlığı olduğunu biliyoruz. İpek sineması, İhsan İpekçi’nindir.

    Bir büyük transformasyona ihtiyaç duydular ve Nâzım Hikmet’i bahane ettiler. Önemli olan, genç subayların okumalarını durdurmaktı; başka bir şey görünmemektedir. Sf. 309

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 309) kitabından birebir alınmıştır.

  • “İbranicede Türkiye’ye, “Türkiye Memleketi” dendiği gibi “İsmail Memleketi” de denir.

    1326’da Sultan Orhan, Bursa’yı ele geçirdiği vakit, orada bir Musevi Cemaati bulmuştur.

    1416’da Şeyh Bedrettin’in sosyal devrimine katılarak İslamiyet’i kabul eden Torlak Kemal adında Musevi, Manisalı idi.

    1521 yılında Rodos Adası, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Türklerin eline düşmüş, esir edilen ve zorla Hıristiyanlığı kabul eden Musevilerden kalanlarla o süre içinde doğan nesil tekrar Yahudiliğe dönmüştür.

    Yunan ihtilali sıralarında, Türkiye Yahudileri bu ihtilallere karşı Türklerle işbirliği yapmışlardır.

    (Atatürk) Çünkü Yahudiler bizim gibidir, yani Türkler ile Yahudiler arasında fark yoktur, (demiştir)

    Algazi kelimesi. Gazali, yani Gaza Şehri’nden, demektir. Sf.289

    (Mustafa Kemal Sofya’da) O Şehirde iken, oradaki Yahudi Cemaati bireyleriyle ilişkilerde bulunmuştur.  Bu ilişkiler, Mustafa Kemal’de iyi bir etki bırakmıştır.” Sf. 289, 290

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 289, 290) kitabından birebir alınmıştır.

  • Mahmut Kaşgari’yi bir kez daha hayranlıkla hatırlıyoruz; “en açık ve doğru dil, ancak bir dil bilip Farslarla konuşmayan ve yabancı ülkelere gidip gelmeyen kimsenin dilidir,” diyordu ve “iki dil bilen şehirlilerle düşüp kalkan kimselerin dili bozuktur,” yollu ekliyordu. Sf. 286

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 286) kitabından birebir alınmıştır.

  • O günlerde İonia Körfezi’nin ağzında bulunan dağın civarında ve Sakız Adası’nın karşılarında Stilerion adlı yerde (şimdi Karaburun, yk.) kendi kendine yaşayan bir köylü meydana çıktı.

    Bu zat Türklere fakirliği (yani mal ve mülk sahibi olmamayı) ted­ris etti (ders verdi, öğretti); kadınlardan başka her şeyin, yani yiyecek, giyecek, çift ve ekil­miş tarlaların insanlar arasında müşterek olması akidesini telkin ediyordu.

    Bu hususta başka bir telkinde daha bulunuyordu ve diyordu ki. “Türklerden herhangi bir kimse Hıristiyanlar arasında takva ehli olmadığını söylerse kâfirdir.” Sf. 273

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 273) kitabından birebir alınmıştır.

  • Cantacasin; Torlakilerden çok kalabalık bir din olarak söz etmektedir. Buradan ve bütün kayıtlardan “Torlaki” adında bir tarikat veya din olduğunu çıkarıyoruz; ancak, “Torlak” sözcüğünün bir “acemi” veya “yeni yetme” anlamı da var. Yeni din değiştirenlere ve hatta din değiştirdiklerinden şüphe duyulanlara da “Torlak” deniyordu, öyleyse bu sözcük, “Torlaki”, her ikisini birlikte anlatıyor mu, yeni Dönmelerin oluşturduğu bir din ya da tarikat mı? Buna cevap verebilecek durumda değiliz. 

    Torlaki, Kalenderi, Haydari ve diğerlerinde, dilenirken utanma duymamak esastır; tüketici Komünizmaya inandıkları ve yârin yanağından gayrı, her kapıda tam bir ortaklığı heves ettikleri için, Sf. 271

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 271) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ricaut, Büyük Britanya’nın İstanbul Büyükelçisi’nin maiyetinde, XVII. yüzyılın tam ortasında Türkiye’ye gelmiş ve çok dikkatli bir etüt bırakmıştır, bunun bilinmediğini söyleyemeyiz. Buradan bir paragraf aktarıyorum,

    “Burada bir örnek vermekle yetineceğim”, Ricaut böyle başlıyor ve şöyle sürdürüyor. “Türklerin beşinci Padişahı Sultan Mehmet’in kardeşi Musa Çelebi’nin ölümünü takiben İznik’e sürülen Şeyh Bedrettin, yardımcısı Mustafa ile ikinci bir iç savaşın nasıl çıkacağı hususunda düşünmeye başlamıştı. İyice düşündükten sonra en iyi çarenin yeni bir din icat etmenin ve halkı İslam inanışına karşı kandırmanın olduğuna karar verdiler. Herhalde son derece dikkat çekici olmalıydı, kıyama, “yeni bir din icadı” olarak bakıyor ve çarpıcı, binaenaleyh, göze çarpmadığını söylemek imkânsızdır. Ricaut, bir araştırıcı değil diplomat idi ve bunları Börklüce Kıyam’ından iki yüz elli yıl kadar sonra ve Sabetay Sevi’nin messiyanik (Mesihlik iddiası) çıkışından ise yirmi yıl kadar önce yazıyordu. İstanbul’da idi, Türkçe okuma öğrenmişti, ancak yazdıklarını, okumaktan daha çok duyumlardan çıkardığını varsaymamız daha isabetlidir. Sf. 265, 266

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 265, 266) kitabından birebir alınmıştır.

  • Neşrî, “rivayet olunur ki, Bayezid Han’ın yedi oğlu vardı, hepsi cariyeden idi” demekle, Ertuğrul, Mustafa, Süleyman, Mehmet, İsa, Musa, Kasım’ı, sa­yıyordu. Sf. 255

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 255) kitabından birebir alınmıştır.

  • İkincisi Abayezid’in, 1396 yılında, artık bizim “Niğbolu” dediğimiz yerde, Haçlı kuvvetlerini yenmesidir; pek çok Hıristiyan prensi telef oldu, bazıları esir ve eşleri cariye düştüler. Hıristiyan tarihleri bu­na “son” Haçlı Seferi demektedir,

    Aslında Hıristiyanlık, 1347 tarihin­de başlayan Büyük Veba ile çekiciliğini yitiriyordu; insanlar, belalara karşı kendilerini koruyamayan papalardan ve taptıkları Tanrı’nın dininden soğuma eğilimindedirler. Abayezid’in zaferi, soğumayı ateşlemiş olabilir, mantık, bu yöndedir.

    Avrupa’da anti-semitizm’in, ilk Haçlı Seferi ile baş­ladığını, “Kara Ölüm”, Black Death, ile çok yükseldiğini haber vermiştim. Dar-ül İslam’da, Yahudiler için pogrom yoktu ve Reconquisita ile İspanya’da, 1391 yılında, Hıristiyan İspanya’da büyük katliamlar başlamıştı. İki nedeni var; birisi konjonktürel, Yahudilerin büyük zenginliklere ulaşmalarıdır ve di­ğeri ise tarihseldir; Müslüman İspanya, bir Judeo-Arabic hükümranlık olarak görülüyordu, Yahudiler, Araplar ile işbirliği yaptılar ve iktidara ortak oldular. Şimdi intikam başlıyordu. Sf. 254

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 254) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fransızca “juif sözcüğünün, Yahudi demektir, aslının “cıf-ıd” olduğunun ileri sürüldüğünü, başka bir yerde, not etmiştim. Cıfıd Çarşısı, küçümseme değil, Yahudi Pazarı, anlamına geli­yor. Bizdeki “civ-elek” ya da “civ-oğlu”, soyadlarını Yahudi-soylu olarak anlayabiliriz. Kırım’da Sela-ı Cıfıd var, Yahudi Kalesi, oluyor ve “Sela”, Kale ya da “Kaya” karşılığıdır, tekrarlıyorum. Sf. 252

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkiye Yahudiliğinin büyük araştırıcısı Avram Galanti’nin sekiz yaşına kadar hiç ayrılmadığı Bodrum’da hep sokak­ta oynadığı ve bir tek Türkçe sözcük öğrenmek gereğini duymadığını da biliyoruz, demek sokak arkadaşlarıyla İbrani tekellüm ile iktifa edebiliyordu. (İbranice konuşmakla yetinebiliyordu) Germiyan ve Menteşe beyliklerinde prensler arasında Musevi ad yoğunluğu­nu artık biliyoruz, Sf. 252

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Selçuk’un, Yahudi Hazar Devle­ti’nde bir komutan olduğu kabul ediliyor ve İkincisi, okutulan tarihlerde üs­tü örtülmekle birlikte, Selçuk Prensleri, daha çok İbrani adlar taşıyorlardı. Demek ki, İbrani adlar taşınabiliyor, söylenen budur ve bunlara, Selçuklu ha­nedanından olmayan bazı Türkmen seçkinlerinin de “İsrail” adını aldıkları eklenebilmektedir Müfid Yüksel’in tartışması, özetle budur.

    Bu tartışmaya ekleneceklerin olması gerekiyor, Profesör Faruk Sümer, Hazar Yahudi Devleti sonrasında ve aynı coğrafyada, Türk beyliklerinde Musevi isimler kullanıldığını tespit etmektedir; burada Hazar Yahudi Devleti ile bağlantı tesisi ve bu Yahudi iklimine işaret, benim marifetimdir.

    Sümer, Ravendi’nin, Selçuk’un dört oğlu olduğunu yazdığını not ediyor ve “Ona göre” deyip bu dört oğulun isimlerini, “İsrail, Mikail, Yunus, Musa” olarak aktarıyor; dördü de İbrani olup Tevrat’la yerleri var. Demek ki bizim genel olarak Türk isimleriyle okuduğumuz Selçuklu Prensleri, esasen, İbranı adları taşıyordu; yiğitler yiğidi Arslan Beygu, “Israil” olarak çağrılıyordu. Sf.244, 245

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 244, 245) kitabından birebir alınmıştır.

  • Herhalde, traduttore traditore, İngilizcede translator traitor, sözü en çok şiirde doğrudur; gerçekten de şiirde tercüme ihanete yaklaşmaktadır. Bu, çe­virenlerin hain olmalarından kaynaklanmıyor, belki Orta Çağ İtalya’sında “tercümanlar”, çoğunlukla hain idiler; ancak ve aslında şiirde çeviri, kendi halinde hain bir iştir, şiir tadını koruyabilmek için çok zaman ihanet gerekli olmaktadır. İhanetin tat verdiği nadir alanlardan birisinin şiir olduğunu dü­şünebiliyoruz, Sf. 237

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • Köylü ozan, hakikat için, şeriat gemisinden çıkmayı şart koşuyor; ancak hakikati bulabilmek için okumayı da reddediyor. Kaldı ki okuma ve yazma­sı yoktur, eskiden böylelerine, anadan-doğduğu halde kalmış anlamında “ümmi” deniyordu, Arabi “ümmi” anne’dir ve “ümmi”, doğduğu üzere kalmış, yontulmamış ve dolayısıyla, cahildir. Yoldaş Yunus, cahilleşmeyi savunuyor­du, Sf. 232

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 232) kitabından birebir alınmıştır.

  • Elenler, “Yonas” ve Araplar “Yunus” ya da “Yunis” çağırıyorlar; sefaradlar, Yones, Yunis. Yunes varyantlarına sahipler, “Yunesi” veya “Yonosof ya da “Yonovitz”, Yunus-oğlu ya da Yunus-zade, Uanus-gil anlamındadır. “Yönisch”, “Yuniş” okuyabiliriz, “Yunuscuk” demektir; demek ki, dünyanın her yanında, Yahudiler tarafından ve hâlâ taşınmaktadır. Ancak Kur’an’da da var ki bunu da normal sayıyoruz. Sf. 228

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 228) kitabından birebir alınmıştır.

  • Fazlullah adeta bir ilahi elçi gibi davranmak istemişti. Hatta tekbirlerde “Eşhedu en Lâilâhe illa Fadlullah” denmesini istemiştir. Fatih Sultan Mehmet zamanında saraya kadar Hurufiler nüfuz etmiştir. Fatih de Hurufileri sempati ile karşılamıştır. Bunun zararlı so­nuç vereceğini düşünmüş olan Vezir Mahmut Paşa ve Fahrettin Ace­mi Fatihi ikna ederek Hurufileri ağır bir biçimde cezalandırmışlardır Hurufiler toplatılarak, Edirne’de yaktırılmıştır. Sf. 219

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 219) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yunus Emre’nin bir tarikat mensubu olduğu gerçeğinin üstü hep örtülüyordu; bu bir “sol tarikat” marife­tidir öte yamaçta, yirmili yılların başında, Moskova’da Doğu Üniversitesi’nde tahsil görmüş bir Nâzım Hikmet, Hurufî Bedrettin’e materyalizm yükleyebiliyordu,

    Profesör A. Yaşar Ocak, “Geniş çapta eski İran dinlerinin kalıntılarını, Hıris­tiyanlık. Kabbalizm ve Neoplatonizm’e ait inanç ve telakkileri mistik bir karak­terle birleştirerek Esterabad’da onaya çıkan Hurufilik,” demektedir. Bir tarif okuyoruz, bir din veya bir senkretik mezhep sayanlar oluyor;

    “Kabbalistik etkilerle, harflere esrarengiz anlamlar yükleyerek sistemini bu temele dayandırdığı için”, Hurufilik olarak bilindiğini de not ediyor. Harfler mezhebi veya dini diyebiliriz; harflerin dilini aşırı ölçüde ön plana çıkarması nedeniyle Kabbala ve buradan da Judaizm ile özdeşleştirenlere çok rastlıyoruz Kurucusu Fazlullah idi, Esterabad’da gelişti; Timur tarafından idam edildiğini de biliyoruz, 1394 yılındadır, izleyicileri takibata uğradılar, yakalananlar öldürül­düler, kaçanlar, Suriye’den Anadolu’ya ve oradan da Rumeli’ye geçtiler;

    Bedrettin’in Hurufi ol­duğu haberini almış oluyoruz; Bedrettin’in ikliminde Hurufilik yeşermekte­dir. Sf. 215, 216

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 215, 216) kitabından birebir alınmıştır.

  • Demek ki Tevrat’a dayanarak Kutsal Kral Sabetay Sevi’nin, bir süre, “İsmail Mehmet Türkî” çağrılacağı bile iddia edilmişti. Sf. 212

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 210) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nassi, “Sabbataen Lamb Festival” olarak not ettiği Kuzu Festivallerinin Nevruz ile aynı takvimi izlemesine dikkati çekmektedir. Gerçekten de zaman zaman “Dört Gönül Bayramı” da denilen, çünkü mutlaka evli iki çifti gerektiriyor, Kuzu Bayramı Mart ayında ve yeni yılın başındaki Farisî yeni gün anlamında “Nevruz” diyoruz, yapılmaktadır. Sf. 215

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 215) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sevi, bir Kabbalist idi; Yahudi sufîzmi demektir ve Kabbala’nın İspanya’daki İslâmik tarikatlar ve tekkeler içinde geliştiği, ittifakla kabul edilmektedir. Sf. 210

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 210) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu tarihten itibaren Türkiye Yahudiliğinin yeraltına geçiş dönemi başla­maktadır. Sf. 195

    Alıntı; İsyan II – Yalçın Küçük, (İthaki 2005 – Sf. 195) kitabından birebir alınmıştır.