Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Önceleri Mustafa Sağir, son derece bonkör ve kurnazca davranıyor, hareketlerinden pek şüphe edilmiyordu. Atatürk’ün maiyetindekilere “öğle yemeği” yenilmesi tavsiyesiyle birer altın vermeye başlamıştı. Ali Çavuş bu teklifi birkaç kez reddedince, mahcup olmuş izlenimi veriyor ve bu duygularında da samimi olduğunu düşündürüyordu. Sf. 97

    Daha sonra yapılan araştırmalarda, Mustafa Sağir’in Türk ordusu için bir albüm oluşturduğu ve bunu bağlı olduğu teşkilata gönderdiği ortaya çıktı. Bunlardan Hindistan’a numune olarak birkaç tane göndermişti. Bu albümde, bütün Türk kuvvetlerinin gizli yönlerini işaret etmiş, Mustafa Kemal’i öldürüp, firar edeceği mıntıkaların krokilerini de resmetmişti. Bütün bu bilgiler, Hindistan yoluyla İngilizlere bildirilmişti. Sf. 98

    Alıntı; Ali Çavuş (Mustafa Kemal’in Canyoldaşı) – Zeynel Lüle, (Doğan Kitap, 1. Baskı 2008, Sf. 98) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ali Çavuş limonataları verdikten sonra dışarıya çıktı. Limonataları dağıtırken karşılıklı olarak “sertçe” konuşan paşalar, şimdi daha çok birbirlerine bağırıyorlardı.

    Enver Paşa bağırarak: “Alman generalinin emrinde çalışmak bu kadar izzet-i nefis kırıcı bir şey olmasa gerek diyordu.

    Mustafa Kemal ise gür bir sesle cevap veriyor ve “Memleketi satacaksınız!.. Padişah denilen satılmış herife sen de mi alet oluyorsun?.. Burada son sözümü söylüyorum. Kimseden emir almayacağım ve bilakis emirleri ben vereceğim” diyordu. Sf. 20

    Alıntı; Ali Çavuş (Mustafa Kemal’in Canyoldaşı) – Zeynel Lüle, (Doğan Kitap, 1. Baskı 2008, Sf. 20) kitabından birebir alınmıştır.

  • Asrın gizli servis operasyonu işte bu sözlerle başlamış oluyordu. İki gizli servis arasında hemen oracıkta bir kâğıt üzerinde basit bir protokol yapıldı. Protokol içinde şunlar yazıyordu:

    Abdullah Öcalan’ın ele geçirilerek Türkiye’ye getirilmesinde Türk gizli servisi MİT ile Amerikan gizli servisi CIA birlikte ve ortak bir operasyon yapacaklardır, Öcalan sağ olarak ele geçirilip adil bir şekilde yargılanacaktır. s. 420

    Alıntı; MİT’in Gizli Tarihi (Milli İstihbarat Teşkilatı) – Tuncay Özkan, (Alfa yayınları, 7. Baskı Ekim 2003, s. 420) kitabından birebir alınmıştır.

  • Prof. Dr. Taner Tamer:

    “Ayrıca bu gibi geçici misyonlar dışında, Batılılar 16. yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul’da devamlı diplomatik temsilcilikler kurarak, istihbaratı kurumsallaştırmışlardır. Osmanlılar ise ilkel ve bağnaz bir inatla, Batıda olup bitenleri küçümsemişlerdir. 19. yüzyıla kadar Batıda devamlı elçilikler kuramamışlardır. Fransız düşünürü Voltaire, 12. Charles adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin kendini beğenmişlik içinde Batıya temsilci göndermediğini bu yüzden dış politikasının tam bir cehalet içinde olduğunu yazar.” Sf. 31, 32

    Alıntı; MİT’in Gizli Tarihi (Milli İstihbarat Teşkilatı) – Tuncay Özkan, (Alfa yayınları, 7. Baskı Ekim 2003, Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sonuç olarak, İstanbul ile Kafkasya’nın doğal önemliliklerinin ayrılması lüzumludur. Her ikisinin durumu Lord Ponsonby tarafından ilişkilendirildi. İstanbul’a birinci öncelik sırası tanındı, Kafkasya’ya ikinci öncelik verildi. İstanbul Kafkasya’nın gölgesinde yaşar. Kafkasya’nın önemi Rusya’dan kaynaklanır. İmparator Aleksander, “İstanbul benim evimin anahtarıdır” demiştir. Sf. 209

    Alıntı; İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya – Osman Çelik, (Gelişim Matbaası, 1. Baskı 1992 – Sf. 209) kitabından birebir alınmıştır.

  • Geleceği endişe etmeyen başarılı insanlar aynı zamanda geçmişine karşı da unutkandır. Şanssız insanlar kendilerini geleneklerine dönmeye verirler. Bunu yapmakta başarılı olduklarında gelecek için hazırlıklı ve tedarikli olurlar. Sf. 171

    Alıntı; İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya – Osman Çelik, (Gelişim Matbaası, 1. Baskı 1992 – Sf. 171) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sevgili oğlum Vâlâ,

    Şimdi çocuğun yanından geliyorum.- Hastalığı neurasteniye döndü. Mükemmel melankoli, neurasteni nöbetleri içinde çırpınıyor. Bundan bir ay evvel arkadaşı intihar etmesine mani olmuş. Revirden uyku ilâcı almış, yatarken, bütün tüpü içerken yakalanmış.- Fakat çok reca ederim, bunu doktordan başkasına söylemeyiniz. Sf. 242

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

     BAKKAL’IN NOTU (2024); 1950 yılında DP’nin iktidara geleceği anlaşılınca Nazım Hikmet ve arkadaşları özgürlük umudunu iyice kaybettiler. Nazım 2 Mayıs 1950’de açlık grevine başladı. 14 Mayıs 1950’de DP simi kazandı. Nazım’ın sağlık durumu iyice bozulunca açlık grevinin 17. gününde 19 Mayıs 1950’de Abidin Dino Nazım’ı açlık grevini bırakmaya ikna etti. Aydınlar bir dilekçe ile Nazım’a af kampanyası başlattılar. Halide Edip ilk akla gelen isim oldu onun imzasının yanına eşi Adnan Adıvar, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Cevdet Kudret gibi isimler eklendi, otuz etkili isim listesi tamamlandı… Nazım Hikmet yeni hükümetin tavrı belli oluncaya kadar 19 Mayıs 1950 günü açlık grevine son verdi. 13 Temmuz 1950’de TBMM Genel Kurulu Af Kanunu’nu görüşmeye başladı. Bazı Milletvekilleri şiddetli bir direnişle Nazım Hikmet’in af edilmesine karşı çıktı, basından başta Bedii Faik, Bahadır Dülger ve Necip Fazıl gibi etkili yazarlar da onlara destek verdiler. MTTB ve diğer milliyetçi gençlik örgütleri “Komünist Nazım Hikmet”in af edilmemesi için Başvekil Adnan Menderes’i telgraf yağmuruna tuttu. MTTB Başkanı Bedri Baykam’ın babası Suphi Baykam, affa karşı çıkan 5 bin imzalı bir dilekçeyi alıp Ankara’ya götürdü. Meclis af yerine “ceza indirimi” çözümünü buldu, 15 Temmuz 1950’de af kanunu Resmi Gazetede yayınlandı. Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’nde saat 14.15’te on üç yıllık bir hapislikten sonra serbest kaldı. Avukatı İrfan Emin ile eşi Münevver Andaç da hastane kapısında onu bekliyordu. “Heyecanlıyım. Bu gece sırtüstü yatıp gökyüzüne bakacağım. (…) Yıldızları, uçsuz bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum.” Diyordu.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’lara Mektup)

    Eh ne yapalım, bir kanunsuzluğun timsali olarak işkence çekmektense, bir hakkın gerçekleşmesi uğrunda ölmek elbette ki daha güzel bir şeydir. Sf. 236

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2024); 1950 yılında DP’nin iktidara geleceği anlaşılınca Nazım Hikmet ve arkadaşları özgürlük umudunu iyice kaybettiler. Nazım 2 Mayıs 1950’de açlık grevine başladı. 14 Mayıs 1950’de DP simi kazandı. Nazım’ın sağlık durumu iyice bozulunca açlık grevinin 17. gününde 19 Mayıs 1950’de Abidin Dino Nazım’ı açlık grevini bırakmaya ikna etti. Aydınlar bir dilekçe ile Nazım’a af kampanyası başlattılar. Halide Edip ilk akla gelen isim oldu onun imzasının yanına eşi Adnan Adıvar, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Cevdet Kudret gibi isimler eklendi, otuz etkili isim listesi tamamlandı… Nazım Hikmet yeni hükümetin tavrı belli oluncaya kadar 19 Mayıs 1950 günü açlık grevine son verdi. 13 Temmuz 1950’de TBMM Genel Kurulu Af Kanunu’nu görüşmeye başladı. Bazı Milletvekilleri şiddetli bir direnişle Nazım Hikmet’in af edilmesine karşı çıktı, basından başta Bedii Faik, Bahadır Dülger ve Necip Fazıl gibi etkili yazarlar da onlara destek verdiler. MTTB ve diğer milliyetçi gençlik örgütleri “Komünist Nazım Hikmet”in af edilmemesi için Başvekil Adnan Menderes’i telgraf yağmuruna tuttu. MTTB Başkanı Bedri Baykam’ın babası Suphi Baykam, affa karşı çıkan 5 bin imzalı bir dilekçeyi alıp Ankara’ya götürdü. Meclis af yerine “ceza indirimi” çözümünü buldu, 15 Temmuz 1950’de af kanunu Resmi Gazetede yayınlandı. Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’nde saat 14.15’te on üç yıllık bir hapislikten sonra serbest kaldı. Avukatı İrfan Emin ile eşi Münevver Andaç da hastane kapısında onu bekliyordu. “Heyecanlıyım. Bu gece sırtüstü yatıp gökyüzüne bakacağım. (…) Yıldızları, uçsuz bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum.” Diyordu.

  • (5.04.1950 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’ya Mektup)

    Vâlâ Kardeşim, 5.4.1950

    Unutma, intihar etmiyorum, hiç kimseye şantaj yapmıyorum, hiç kimseyle inatlaşmıyorum, sadece kanun yollarının açılabilmesi için, on üç yıldır sürüp giden adli bir hatanın düzeltilmesi için, hayatımı ortaya koymaktan başkaca imkânım kalmadığı için bu son çareye başvuruyorum. Haydi kardeşlerim, ikinizi de hasretle kucaklar, her şeye rağmen yakın zamanda kavuşacağımıza emin olduğumu çünkü memleketimin vicdanına güvendiğimi bir kere daha tekrar ederim. Sf. 235

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 235) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2024); 1950 yılında DP’nin iktidara geleceği anlaşılınca Nazım Hikmet ve arkadaşları özgürlük umudunu iyice kaybettiler. Nazım 2 Mayıs 1950’de açlık grevine başladı. 14 Mayıs 1950’de DP simi kazandı. Nazım’ın sağlık durumu iyice bozulunca açlık grevinin 17. gününde 19 Mayıs 1950’de Abidin Dino Nazım’ı açlık grevini bırakmaya ikna etti. Aydınlar bir dilekçe ile Nazım’a af kampanyası başlattılar. Halide Edip ilk akla gelen isim oldu onun imzasının yanına eşi Adnan Adıvar, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Cevdet Kudret gibi isimler eklendi, otuz etkili isim listesi tamamlandı… Nazım Hikmet yeni hükümetin tavrı belli oluncaya kadar 19 Mayıs 1950 günü açlık grevine son verdi. 13 Temmuz 1950’de TBMM Genel Kurulu Af Kanunu’nu görüşmeye başladı. Bazı Milletvekilleri şiddetli bir direnişle Nazım Hikmet’in af edilmesine karşı çıktı, basından başta Bedii Faik, Bahadır Dülger ve Necip Fazıl gibi etkili yazarlar da onlara destek verdiler. MTTB ve diğer milliyetçi gençlik örgütleri “Komünist Nazım Hikmet”in af edilmemesi için Başvekil Adnan Menderes’i telgraf yağmuruna tuttu. MTTB Başkanı Bedri Baykam’ın babası Suphi Baykam, affa karşı çıkan 5 bin imzalı bir dilekçeyi alıp Ankara’ya götürdü. Meclis af yerine “ceza indirimi” çözümünü buldu, 15 Temmuz 1950’de af kanunu Resmi Gazetede yayınlandı. Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’nde saat 14.15’te on üç yıllık bir hapislikten sonra serbest kaldı. Avukatı İrfan Emin ile eşi Münevver Andaç da hastane kapısında onu bekliyordu. “Heyecanlıyım. Bu gece sırtüstü yatıp gökyüzüne bakacağım. (…) Yıldızları, uçsuz bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum.” Diyordu.

  • (30.03.1950 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Müzehher ve Vâlâ

    Çok şükür aklım başımda. Ne yaptığımı bilen bir adamım. Fakat dedim ya, bu derdimizi anlaşılan benim avukata bile anlatamamışız. Adaletin, hakkın, hakikatin tecellisi için bir Türk vatandaşının icabında hayatını ortaya atacağı, atabileceği, bu uğurda ölebileceği neden kabul edilmiyor, anlamadım gitti. Yahu bu Türk milleti hak ve hakikat uğrunda ölmesini bilen nice nice insan yetiştirmiş ye yetiştirecek. Sf. 232

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 232) kitabından birebir alınmıştır.

  • (28.11.1949 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’ya Mektup)

    Vâlâ Kardeşim,

    Şiirlerimin tercüme edilip basılması ve Paris radyosunda okunması, eğer doğruysa beni pek minnettar etti. Acı olan şey, kendi memleketimde kitaplarım toplanmışken, ve şiirlerimin okunması, yahut bir insanın üstünde bulunması, okuyan ve onları üzerinde taşıyan için bir Suç delili sayılırken onların başka dillere çevrilmesini bile günahı kebairden sayanların Türk münevveri sayılmalarıdır. Her ne halse. Memleketimin başka illerde tanınmasına bu kadarcık bir hizmetim dokunduğu için müftehirim ve yeryüzünde namuslu insanların bulunuşu en büyük tesellimdir. Sf. 210

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 210) kitabından birebir alınmıştır.

  • (12.09.1949 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Vâlâcığım,

    İşte böyle canım kardeşim, üzülme. Hapishane de memleketimin, Türkiye’min hapishanesi, o da benim; taşı, toprağı, ağacı, suyu, bütün namuslu, çalışkan, harikulâde Türk insanları gibi, bütün insanlığın bu en cana yakın çocukları gibi benim. Sf. 203

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 203) kitabından birebir alınmıştır.

  • (12.09.1949 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’lara Mektup)

    Müzehher, evlâdım,

    Şartlarım değişecek te, tekrar şiir yazabilecek miyim diye düşünüyorum. Yazarım, şartlarım değişsin, yine şiir yazmadan duramam elbet te değil mi? Sf. 199

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 199) kitabından birebir alınmıştır.

  • (30.05.1949 Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’lara Mektup)

    Müzehher, kızım,

    Zaafını gizleyen insanda bir çeşit aşağılık duygusu vardır. Sf. 185

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 185) kitabından birebir alınmıştır. (477 – Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet – Sf.185)(Nazım – Felsefe)

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’lara Mektup)

    Müzehher, kızım,

    Mektubunu tuhaf bir tesadüfle elden aldım, cevabım da elden yolluyorum, karşılığını ona göre verirsin. Dayıkızım geldi. Münevveri pek beğendim. Bayıldım doğrusu dayıkızıma. Soyumun sopumun en güzel, en akıllı insanı. Sf. 111

    Ne yalan söyleyeyim, dayı kızımın da beni beğenmesini pek isterdim doğrusu. Sf. 111

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 111) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû’ya Mektup)

    Vâlâ

    Dünyanın en iyi insanlarından biri olan Türk halkının ve dünyanın en güzel dillerinden biri ve belki de en başta gelenlerinden olan Türk dilinin yabancı diyarlarda tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefi olur. Bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.. Sf. 84

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Vâlâ

    Hattâ şahsıma ait biricik zevkim bu. Bunda egoistlik eden ben Nâzım Hikmet kulunuzum. Ne olur kırk yılda birde böyle bir egoistlik göstereyim, yani çoluk çocuğuma hapisten bile bakmak, onların yiyeceğini, içeceğini, odununu, kömürünü, üstünü başını düşünmek ve temin etmek zevkinin egoistliğini. Sf. 83

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 83) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Vâlâcığım,

    Millet mecmuasının bir sayısını ben de okudum. Üstüme pislik sürülmüş gibi bir şey oldum. Çok yalancı, aşağılık herifler. s. 82

    On yıldan beri kanunsuz yere hapislerde yattığım halde hâlâ beni baş düşmanları sayıp saldırmaları tuhaf bir kederle de olsa hoşuma gidiyor. Yaşasın, büyük, ölmez ve uğrunda hapislerde yatılmağa değer Türk halkı. Memleketim ve namuslu insanlık ve güzelim dünya! Seni de hasretle kucaklarım. Yahu, Son Posta’da af hakkında geçenlerde bir yazı çıktı. Şu meseleyi bir tahkik ediver de bildir. s. 82

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – s. 82) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Müzehher kızım,

    II. Dünya Savaşını yaşamamış olanlara o savaşın dehşetini anlatmak nasıl olanaksızsa, bizde de tek parti devrini yaşamamış olanlara o gerçek faşist devrin baskısını anlatabilmek o denli olanaksızdır. Sf. 75

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 75) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bursa Mapushanesinden Vâ-Nû Mektup)

    Müzehher kardeşim,

    Zaten şu geçen 46 yılında ne yaptın? Derlerse, tül perde yaptım ve bugün bu tül perdeleri, bütün Türkiye fabrikaları dâhil, benim tezgâhtan başka yapan değil (yapabilen ) yok.

    Abajur işi olmadı, yani tam ben piyasaya abajur çıkardım, bilmem hangi fabrika da tam o sırada ortaya abajur sürdü. Fabrika mamûlü karşısında elişi sökmedi. Sf. 59

    Alıntı; Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar – Nazım Hikmet, (Cem Yayınevi,  2. Baskı 1993 – Sf. 59) kitabından birebir alınmıştır.