Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Türkiye solu Denktaş’ı hep “emperyalistlerin adamı” olarak nitelendirmiştir; hem savaş sırasında ve hem sonrasında, “Denktaş gitmeden Kıbrıs’a özgürlük ve refah gelmez” görüşü, yetmişli yıllar Ecevit Hükümeti bakanlarının ortak düşüncesiydi. Ecevit Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı, Dektaş’ın yerine lider aradıklarını ve hazırladıklarını, bana, pek çok kez söylemiştir. Bulunamadı mı, yoksa görüş mü değiştirildi, soru ortadadır.

    Araştırmacı Ahmet An şunları yazmaktadır: “1964 yılında Erenköy’de bulunduğu sırada, oradaki öğrencilere kendisinin Türkiye Genelkurmayı’na bağlı olduğunu söylemiş olan Kıbrıs Türk Lideri Rauf Denktaş’ın Kıbrıs sorunundaki belirleyici rolü 1958’den beri önemini korumaktadır.” Sf. 302

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 301, 302) kitabından birebir alınmıştır.      

       

  • Büyükelçi Girgin “Kurmay Albay Vuruşkan çok değerli hizmetler gördü, gençleri yetiştirdi”, demektedir; daha sonra ayrıldığına işaretle “diğer subaylar geldi” diye devam etmektedir. Bu sırada., diplomat Girgin de Lefkoşa’da görevli idi ve anılarında şu son değerli değerli bilgiler de yer almaktadır: “1962 sonbaharında ben oradan ayrılırken de Kurmay Albay Kenan Çoygun elçilik kadromuzda Ataşe Kemal Coşkun adıyla, göreve başladı, cesur ve atak olan bu değerli subayımız mücahitlerin daha çok çoğalmasında ve yetişmelerinde başrolü oynadı. En krizli dönemde, 1962-1967 arasında, büyük hizmetler görerek, adeta bir milli kahraman oldu. Çok otoriter ve disiplinliydi.” Bu bilgiler, Kıbrıs Savaşı sırasında, her çevreden ve özellikle Kıbrıslı Türk aydınlar tarafından bana aktarılanlar ile kısmen uyuşmaktadır; ancak uyuşma tam değildir, çünkü muhtemelen Çeçen, ancak kesinlikle Kafkas halklarından olan Albay Çoygun’un, Kıbrıs Türkleri üzerinde çok büyük bir korku yarattığını biliyoruz. (1)

    Diplomat Girgin (2), “bir mücahidin sakınca yaratacak disiplinsizliğini ağır biçimde cezalandırınca geri çekildi ve generalliğe yükseltildi”, demektedir; böyle bir vak’a olabilir ancak, Bayraktar Çoygun’dan yakınmalar çok daha kapsamlıdır. Bunları burada ele almak istemiyorum.

    Birinci soruyla ilgili olarak anlamlı bir akıl yürütmenin bazı verilerini sıralayabile durumdayız,

    a) Ahmet An (3), TMT’nin embriyonik hâli olan Volkan’ın, Ada’daki İngiliz sömürge yönetiminin inisiyatifi ile ortaya çıktığını haber vermektedir. Makul görünmektedir.

    b) Rauf Denktaş, diğer iki kişiyle birlikte, bunlardan birisi hemen sonra Türk Dışişleri tarafından Tahran Büyükelçiliğinde görevlendirilmiştir, TMT’nin kuruculuğu iddiasındadır; ancak bu sırada da, İngiliz sömürge idaresinde savcı olarak hizmet vermektedir.

    c) Aynı tarihlerde ben Ankara’da, Ankara yükseköğrenim gençliğinin en etkili yöneticisi durumundaydım, Doktor Küçük ve Denktaş, anılarında işaret ettikleri Ankara ziyaretlerinde, sık denebilecek ölçüde beni arıyorlar ve Ankara’da Ulus’ta Park Oteli’nin lobisinde uzun uzun benimle görüşüyorlardı; o zamanlarda biliyordum ve şimdi yazılanlarla da okuyorum, beni daha çok Başbakan Menderes ile Dışişleri Bakanı Zorlu’nun itibar göstermediği zamanlarda arıyorlardı. Benden Kıbrıs Davası lehine büyük öğrenci eylemleri örgütlememi istiyorlardı. Bu dönemlerde Menderes başkanlığındaki yönetimin tereddütlü olduğunu, öğrencilik yıllarımda da biliyordum. Sf. 301

    d) Londra ve Washington’un “taksim” politikasını benimsediği zamanda tereddütler ortadan kalkmıştı; TMT’nin de geliştirilmesi bu döneme denk düşmektedir.  Sf. 302

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük – (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 301, 302) kitabından birebir alınmıştır.   

    BAKKAL’IN YORUMU (1), (2) (2022): Türk Mukavemet Teşkilâtı TMT’nin başındaki bu Albay’dan Kıbrıs’ın Türk halkı neden çok korksun ki? Bu korkunun arkasında orada yapılan bazı şiddet içeren işlerin Kıbrıs’taki Türkler için olmadığı anlaşılıyor. Özel Harp Dairesi’nin NATO’cu veya İsrail yanlısı kanadının varlığı, Kıbrıs’taki sosyalist Makarios yönetimini yıkmak ve yeni kurulmuş İsrail devletini rahatlatmak amaçlı olabilir . Orada Görev yapan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarının öldürülmesi de karanlık bir hadiseydi. Dr. Nihat İlhan Paşa’da o yıllarda TMT elemanı olmalı.

    BAKKAL’IN NOTU (3) (2022): Ahmet An, ‘Kıbrıs’taki Ayrılıkçı politikalara Bir Bakış’, Tarih ve Toplum Dergisi Aralık 1998, s.365

  • Ambasadör Girgin (1), hemen bunu izleyen sayfada şu bilgileri eklemektedir: “Bu, bir nefsi müdafaa teşkilatıydı. Sonraları işler büyüyünce Menderes’in onayı ve Zorlu’nun isteğiyle bütün adada kolları olan T.M.T. (Türk Mukavemet Teşkilâtı) kuruldu. Başına da Türk Albay özel harpçi Rıza Vuruşkan getirildi.…”

    Doktor Küçük: (Girgin’den alıntıya devam ediyor) “1957 yılında EOKA’nın tedhiş faaliyetleri hakkında Ankara’ya bilgi vermek ve Türkiye’nin yardımını sağlamak amacıyla sık sık Ankara’ya gittiğini ve bu ziyaretlerin birinde Başbakan Menderes’in kendisine Rıza Vuruşkan adlı birini tanıttığını anlatmaktadır.” İsim ve tarihte tam bir uyum görüyoruz. Sf.299

    Doktor Küçük, An’ın (Ahmet An) (2) yazdığına göre, “Daha sonra Korgeneralin makamında Vuruşkan’la konuştuğunu” da kaydetmektedir; bundan sonra Albay Vuruşkan, Lefkoşa’da İş Bankası’na müfettiş olarak atanıyor ve yeraltı çalışmalarını yönetiyor, birbirini tamamlayan kaynaktan bu sonucu netlikle çıkarabiliyoruz.

    Türk Mukavemet Teşkilâtı, Kıbrıs’ta ilk gizli bildirisini, netlikle ortaya çıkmaktadır, Kasım 1957 tarihinde yayımlamıştır; kuruluş tarihi de, böylece, açıklıkla ortaya çıkmak­tadır. Birinci yöneticisi, “bayraktar” deniliyordu, Özel Harp Dairesi’nden Albay Rıza Vuruşkan idi, bundan sonra, Albay Kenan Coşkun’u biliyoruz. Sf. 300

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 299, 300) kitabından birebir alınmıştır.  

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2022): Büyükelçi Kemal Girgin, ‘Dünyanın Dört Bucağı, Bir Diplomatın Anıları 1957-1997, Milliyet Yayınları Ekim 1998 s.80-81

    BAKKAL’IN NOTU (2) (2022): Ahmet An, ‘Kıbrıs’taki Ayrılıkçı politikalara Bir Bakış’, Tarih ve Toplum Dergisi Aralık 1998, s.365

  • “Dinsellikle bu Türk – Kürt ikilemi, Türkoloji ve Kürdoloji’nin doğuşunda da kendini göstermektedir; eğer yapılan analizler doğru ise, Türkoloji, esasında bir İngiliz keşfi ise, Fransa bu keşfi geliştiriyordu Rusya’nın da Kürdoloji’yi keşfederek buna cevap vermesini beklemek zorunludur. Gerçekten de, burada çok kısa olarak bunu göstermek imkânımız var.

    Kürdoloji çalışmalarını, zaman zaman “Kürdoloji’nin Babası” olarak ta anılan; Papaz Maurizio Garboni’nin 1787 yılında yazdığı sözlüğe dayanarak iki yüzyıl öncesine götürmek isteyenler varsa da bu başlangıcı sembolik saymak gerçekçidir. Kürdoloji ile ilk temas edenlerin bile Minorski veya Nikitin türünden Rus isimleriyle karşılaşması, modern Kürdoloji’nin de bir Rus icadı olduğu konusunda bize ilk ipuçlarını veriyor. Gelişmesi, Türkoloji ile eş zamanlıdır; belki Kürdoloji bir veya iki on yıl arkadan geliyordu.

    Minorski ve Nikitin’in, mesleğe Rusya Dışişleri Bakanlığı memuru olarak başlamaları da bunu doğrulamaktadır.”

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 275) kitabından birebir alınmıştır.

  • Jön-Türk Sultanı Hamid’in, çok-uluslu tek dinli bir imparatorluk programına karşın, Tanzimat Sultanı Mahmut, çok-uluslu ve çok-dinli bir toplum düzeni kurmaya çalışıyordu;

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Türkler’in, son derece paradoksal bir niteleme ile yüzeyde dindar oluşları ya da sık sık din değiştirmeleri, bir kapıdır; bilimsel bir kışkırtıcılığı var ve cezbediyor.

    Türkler’in teorileri, en yakın pratikleridir. Türk dilinin dehasını da somuta karşı durdurulamaz bir eğilimde görüyoruz; pratiği teori bilmeleri ile tutarlıdır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.         

  • İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren Türkoloji’nin bir Amerikan disiplini hâline geldiğini saptıyoruz. Sf. 276

    1979 yılında Tahran’da Amerikan Büyükelçiliği işgali ile açığa çıkan Amerikan diplo­matik belgeleri, Washington’un, Kissinger döneminden itibaren bir “Büyük Kürdistan” projesi üzerinde çalıştığını gösteriyordu. Türkiye’de zaman zaman düzeni sarsan ve pro-Amerikan iktidarları tehdit eden sol ve sosyalist cereyanlar, Washington’un gözünde, Irak-İran-Türkiye’de yaşayan Kürtleri bir devlet içinde birleştirme pro­jesinin stabilizasyon katsayısını büyütüyordu. Sf. 276

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 276) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Dillerine çok düşkün Türkler, din alanında ise, kesinlikle Ortodoks olmuyorlar; Cahun’un anlatımına bakacak olursak, buradaki zafiyetleri, non-ortodoks sözcü­ğünün verebileceği anlamdan çok ötededir. Cahun, Selçuk Türkleri’nin, 800-1000 yılları arasında tarihin en büyük imparatorluklarından birisini kurduğu zaman, kavminin belli bir dini olmadığını ekleyebilmektedir, Leon Cahun, bir de Osmanlı’da geçerli, “Turkman, za’if ul iman”

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 274) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aybar ve Boran’ın liderliğinde, hem tam bir Türk-Kürt politik yürüyüşü kurul­muştu ve hem de, Türkiye tarihinde ilk ve bugün itibariyle son kez, Türkiye sosya­listleri, parlamentoya girdiler; 1965 Seçimlerinde on beş yeni sosyalist milletve­kili arasında Aybar İstanbul’u ve Boran, Kürtlerle yoğun Urfa’yı temsil ediyordu. Sosyalistler, parlamentoyu eski usul çalışamaz hâle getirdiler; ayrıca, üniver­siteleri, yargı ve kamu yönetimini etkilerine aldılar.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 253) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rusya kolonyalizmi türkofon kavimlerin yaşadığı topraklara yayılmasına başta Büyük Britanya olmak üzere Fransa’nın cevabı Türkist cereyanları güçlendirmek ve Türkoloji’yi kurmak olarak ortaya çıkıyordu, Tarihlerde de tam bir uyum görüyoruz.

    Akçuraoğlu Yusuf, ihmale uğramış ancak pek yararlı çalışmaları “Türklerin Tarihi”inde, “Bilinmektedir ki, 1860 yıllarına doğru Rusların Asya’da yayılmaları İngilizleri ürkütecek kadar hızını arttırmıştı”, diye yazıyordu; Macar Armenius Vambery ise Derviş Reşit Efendi kimliği ile İç Asya’da Türkçülük cereyanları uyandırmak üzere yola çıktığında, tarihler, 1861 yılına işaret ediyordu, gerçekten mükemmel bir uyum ile karşılaşıyoruz. Vambery’nin Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak hareket ettiği konusunda hemen hemen kuşku bulunmamaktadır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 263) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1951 yılında üç gelişmeye işaret etmem gerekiyor; İran’da, Doktor Musaddık’ın Millici Cephesi, geniş kütleleri sürükleyen bir rüzgâr estiriyordu. Şah, bu rüzgâr karşısında ve rüzgârı çalabilmek için, İran petrolünün kamulaştırılmasını karar­laştırdı; ancak, Musaddık’ın başbakan olmasını önleyemedi. Doktor Musaddık’ın komünist olmaması ve Tudeh’ten uzak durmasına, Tudeh’in Doktor Musaddık’ı desteklememesine karşın, Washington’un bunu bir komünist hükümet saydığını biliyoruz. Aynı yıl Türkiye’de de tarihinin en geniş kapsamlı olduğu kabul edilen bir Komünist Tevkifatı realize ediliyordu.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ayrıca İsmet Paşa’nın, Rıza Şah’ın utandırıcı sonunu unutması için bir neden yoktur; görevinden itibarlı bir biçimde ayrılmayı tercih edeceğini düşünebiliriz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 251) kitabından birebir alınmıştır.

  • 12 Temmuz 1947 iki açıdan önemli olmaktadır. Bu tarihte, bu yeni doktrine uygun ve yeni doktrini yürürlüğe koyacak, Türk-Amerikan Yardım Antlaşması’nın imzalandığını biliyoruz ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türk siyaset tarihine “12 Temmuz Beyannamesi adıyla geçen bir açıklama yapıyordu. Bu açıklamasında, İnönü, “Devlet Reisi olarak, kendimi iki partiye karşı, müsavi derecede vazifeli görürüm.” Diyordu; Amerika, Türkiye’ye koruma ikram ederken, Devlet Başkanı da, muhalefetteki burjuva ve Amerikan yanlısı Demokrat Parti’ye koruma veriyordu. Doktrinin ve yardım Anlaşmasının bir gereği mi? Mümkündür.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 251) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aydınlar ve akademisyenler niteliksel bir düzendir, “ordre” anlamında kul­lanıyorum; ürkütmek, susturmak, belleklerini silmek ve misyonlarını unutturmak için kütlesel bir muameleye ihtiyaç olmuyor, tekil örnekler, geriye kalanları former etmek (şekillendirmek) için yeterli oluyordu ve olmuştur. İstanbul Üniversitesi için bir Aybar yetmez mi?

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük – (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 250) kitabından birebir alınmıştır.

  • Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü’nde Soranca öğretmenim Halkaut Hâkim, doktora çalışmasında, Nakşibendi tarikatının yüz elli yıl kadar önce Buhara ve Semerkant’ta doğduğunu buradan Batı’ya ve Doğu’ya, Hindistan’a, doğru yayıldığını yazmaktadır. Osmanlı topraklarına getiren Mevlana Halit adlı bir Kürt idi ve çalışmasından Kadiri olan Mahmut Berzenci’nin dışında, önde gelen Kürt şeflerinin hep Nakşibendi tarikatı mensubu olduğunu öğreniyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1945 yılı sonu, İran’ın kuzeyinde biriyle iyi ilişkilerde olmasa da, iki “otonom cumhuriyet” dünyaya geliyor. İran’ın bölünmekte olduğu izlenimini almak mümkündür ve tam bu sırada, neredeyse, günü gününe, Türkiye’de büyük bir komünizm tehlikesinin keşfedildiğini en az iki yıl süren bir “sağ terör” uygulandığını görüyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rusça ve İngilizce kuşkusuz Farsça ve Kürtçe bilen Gazi Muhammed’in yabancı dillere meraklı olduğunu haber vermektedir. Şeyh Sait, Şeyh Ubeydullah ve Molla Mustafa gibi Nakşibendi tarikatı mensubu Gazi’nin, kurduğu cumhuriyette, Mahabad’da yaşayan Yahudilerden bakan yapması ilgi çekicidir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şah zamanında olsa da İranîler’in, Kürtleri, “Dağ İranîleri” sayarak aşağılamalarının etkisini tahmin etmek zor değildir, genellikle böyle oluyordu. İşte böyle bir ortamda, 1943 Ağustos ayında, Mahabad, genç Kürtlerin bir araya gelerek Komala-i Jizn-i Kürde, Kürt Gençlik Derneği’ni kurmalarına tanıklık ediyordu; daha çok kültürel aktivitelere yöneliyordu. Ancak demek, Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye türünden Irak kentlerinde de şube açmakta gecikmiyordu; Tahran’daki Amerikan askerî ataşesi Roosevelt Jr., “en Turquie, ou toute activité nationaliste kurde est un crime passible de mort”, Türkiye’de de bir şube açıldığını bildirmektedir. Komala, pan-kurdist bir eğilimin işaretlerini veriyordu.

    Bunlardan birisi, Irak, İran ve Türkiye’deki Kürt şefleri arasında bazı ön görüşmelerden sonra, 1944 yılı ağustos ayında, Dalenper Dağı’nda bir konferansın toplan­masıdır. Bu konferansa, Komala Kasım Kadri’yi, Irak Kürtleri Şeyh Ubeydullah’ı ve Türkiye Kürtleri de Molla Gazi Vahab’ı yolluyordu; sonuçta, Kürdoloji’de, Peyman-i Se Sınur adıyla bilinen, “Üç Sınır Paktı” anlamındadır, bir anlaşma imza­lanıyordu. Buna göre üç devletin Kürtleri her durumda imkânlarını birleştirmeyi, karşılıklı yardımlaşmayı taahhüt ediyorlardı; amaç, Büyük Kürdistan idi.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rıza’nın giysi devrimi ve özellikle külah-ı pehlevi, idam sehpaları ile yürürlüğe konuyordu; pehlevi şapkasının siperinin olması, namaz kılarken secdeye yatmakta güçlükler yaratıyordu. Peçenin yasaklanması da İranlı roman yazan Hidayefîn Hacı Ağa romanında gayet güzel çizildiği üzere, cami ve pazar partisinin tepkisini çekiyordu; Rıza, bunları, en acımasız bir biçimde bastırmaktan çekinmemiştir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 240) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nâzım, deniz kuvvetlerini isyana tahrikten “suç ortağı” ve daha sonraki yılların romancısı Kemal Tahir’le birlikte hapis yatıyordu, Tahir’e söylüyor ve Tahir de dışarıya yazdığı mektuplarıyla bizlere bırakıyor; çok iyimser haberler almaktadır. “Dehşetli iyi haber aldık. İsmet İnönü haber yolladı” türünden haberler Nâzım’ı coşturuyordu ve İsmet Paşa “günahsız olduklarına eminim” diyor ve bunlar, koğuşundaki Nâzım’ı buluyordu. Sonucu mu? Nâzım Hikmet, Türkiye edebiyat tarihinde, “Kuvay-i Milliye Destanı” olarak bilinen uzun epope’yi yazıyordu; Türkiye Kurtuluş Mücadelesinin ve Kemal Paşa’nın en başarılı güzellemesi oldu­ğunda hiç kuşku yoktur. Burada, Kurtuluş Mücadelesi kutsal, Kemal Paşa tanrısal ve örnektir. Çerkeş Ethem ise haindir; af vaatleriyle, hapisteki Büyük Şair’e “sipariş” verildiğini biliyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 225) kitabından birebir alınmıştır.