Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Osmanlı sultanı, hem kardeşinin ölümünü emrediyor, hem ölüme ağlıyor ve kardeşinin ya da ye­ğenlerinin celladına cellat seçiyordu; hiçbir sarayda görülmeyen bu ikiyüzlülüğün bazı seremonileri bile var. Osmanlı hanedanı, Moğol saraylarından öğrenip beğendikleri bir usulle asillerini sadece boğduruyorlar ve üstelik bu işi, sadece ipek sicimle yaptırıyorlardı. Osmanlı’da kafası vurularak öldürülmek, adî insanlara ait bir sondur.

    Kuşkusuz, bu hipokrit davranış sadece Beyazıt’ın şehzadelerinde görülmüyor; bana hiçbir zaman “kanunî” görünmemiş Süleyman’ın en sevdiği ve en parlak oğlunun ipek sicimle boğulmasını seyretmesinde veya bebek yaşında torunlarının yaşamına son verilmesini emretmesinde bir kanunî yan göremiyorum. Süleyman da, hem boğdurmayı emretmiş ve hem de boğanların kafasını kestirmiştir; ikiyüz­lülük burada da kalmıyor, boğdurdukları bebelerin asil olduklarını öldürüldükten sonra anlıyorlar ve cesetlerini, gerekli ihtimamla, babalarının yanına koyduruyor­lar, bu ihtimamı da anlamakta hep güçlük çektim. Bursa’daki sultan türbelerinde, babalarının yanındaki babalarına göre ufacık bebek mezarlarını seyretmek bana her zaman büyük bir hüzün ve öfke vermiştir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 175) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kırım Savaşı’nın sürdüğü üç yıllık zaman süresince İstanbul, bir büyük hastaneye dönüşmüştür. Dünya hemşireliğinin kurucusu sayılan Florence Nightingale’in, bu sıfatı, Kırım Savaşı sırasında ve İstanbul’daki çalış­maları nedeniyle alması da bunu doğruluyor; bir ölçüde, hemşirelik de, Kırım Savaşı’nda doğmuş olmaktadır.

    Uzun süren bu savaşta, Fransız ve İngilizler fazla kayıp vermiş, subayları ve erleri yaralanmıştı; yaralananlar, İstanbul’da düzenlenen hastanelere getiriliyordu. Özellikle Fransız ve İngiliz asil kız ve hanımları da, yaralı subay ve askerleri tesel­li etmek üzere İstanbul’a akın ediyorlardı; yalnız, gündüzleri hastanelerde geçirdik­leri hüzün yüklü zamanın acısını akşamları düzenlenen eğlence ve balolarda telâfi etmek gereğini duyuyorlardı. Bunlar İstanbul’un hayatını değiştirmiştir; gece eğlencelerine ve balolara Türk asilleri ve yüksek bürokratları da çağrılıyorlardı. İlk önceleri büyük uyumsuzluk gösteren ve çok zaman alay konusu olan Türk tarafı, hızla, Paris ve Londra görgü kurallarını öğrenmeye başladılar. Türkler, kitaptan olmasa bile pratikten öğrenmede, eşsizdirler ve burada da bu yeteneklerini sergileyebildiler.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 173) kitabından birebir alınmıştır.

  • Tanzimat, halkçı olmamak bir yana, halka güven de beslememektedir; halkla ilgili tek çizgisi, halkı değiştirmek istemesidir.

    Bu nokta, Türkiye tarihinin ufkunun ötesinde de, ilgi çekici görülmelidir; yüzyıl sonrasının Kemalizm’i kadar Tanzimatçılığın da nihaî başarısızlığı, getirdikleriyle birlikte, ele alınmak durumundadır. Tanzimat, hiçbir alt yapıya sahip olmadan, çok dinli ve çok milletli bir emperyal düzen kurmak istiyordu; “millet” sözünü kabul ediyor ve bunları, hukuk belgelerine geçirerek, Müslüman olmayan halklar için kullanıyordu. Bütün dinlere ve bütün halklara uzak olmak zorundaydı; bunu, Tanzimat’tan çok sonra ve Tanzimat’la karşılaştırıldığında mükemmel ekonomik ve teknolojik bir baza (zemine, tabana) rağmen, ne monopolist (tekelci) düzen, Amerika Birleşik Devletleri ve ne de Sovyet sosyalizmi, başarabilmiştir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 173) kitabından birebir alınmıştır.

     

  • Türkiye’de ilk gazete, ilk roman, ilk tiyatro, çıkışında bir parlamento niteliğinde olan Danıştay, ilk anayasa, ilk parlamento, ilk yasalar, hepsi hepsi bu döneme aittir. Sadece bu kadar değil, kadın – erkek arasında aşk bile, bu dönemden önce, Osmanlı’da bulunmuyordu. Bu tarihten önce Osmanlıda erkeklerin; erkeklere âşık olmaları esastır; Osmanlı’da da eninde sonunda bir büyük “aydın” sayılmak için kendine ait şiirlerden bir “divan” gerekiyordu, olanları incelediğimizde, aşkların hep erkekten erkeğe olduğuna şaşkınlıkla tanıklık ediyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 171) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yeniçeri Ocağı darbeler ve sultan indirip yenisini çıkarmalar oluyor, ancak, hanedan değişmiyordu.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 171) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (2004): Yeniçeri Ocağı devletçi idi, Osmanlı Devletinin temel kurumu idi, sürekli kötüye giden devlet idaresine isyan edip yönetimi değiştirebiliyorlardı. Ocağın kapatılması Devleti yıkıma götürdü. Hoca’nın Ocak ile ilgili tespitlerine katılmıyorum. İkinci Mahmut bir çeşit Cumhuriyet olan Osmanlı Devletini, Padişahını seçen önemli bir gücü, Yeniçeri Ocağını, ortadan kaldırarak, mutlakıyet sistemine dönüştürdü.

  • Öz­gürlük endeksinin yükseldiği zamanda siyasî kan akıtmanın da artması çok üzücü olmakla birlikte, teorik düzeyde, hiç de şaşırtıcı görünmemektedir. Çünkü özgür­lük, eninde sonunda, devlet zoru ile temas alanlarındadır; devlet zorunun ortadan kalkması ile özgürlük arasındaki sınırı tanımlamak da çok zordur. Öyleyse ve eğer özgürlük, devlet zoru ile zıtlık ilişkisi içindeyse, iç savaş ile yakınlık hâlindedir; çünkü iç savaş, devlet zorunun coğrafyasında boşluk anlamına gelmektedir. Devlet ise, tanımında, zorunu uygulama alanında boşluk kabul etmediği için, zoru yeniden zorlayabilmek üzere, kendi legalitesinin dışına çıkmaya zorlanmaktadır. Buna iç savaş diyoruz ve iç savaş, devletin parçalanmasının, bir başka görünüşü olmaktadır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 161, 162) kitabından birebir alınmıştır.

  • Burada kullandığım “özellik” sözü de tesadüf olmamıştır; özellik, tanımı zor bir sözcüktür ve bu açıdan “hürriyet” sözcüğüne benzemektedir. Hürriyet de, mutlak tanımı imkânsız sözcük ve kavramlar arasında ve belki de başında yer alıyor; taş’ın hem özgür ve hem de esir olduğunu söylemek mümkündür ve bu hürriyetin anlatılmasındaki zorluğa işaret etmektedir. Hareket istek veya alışkanlığını kaybet­miş katman veya sınıfları, hareket etmedikleri için, özgürlükten yoksun sayabilir miyiz; bu nedenle, özgürlüğün bir hareket durumu ve sadece hareket durumu değil, aynı zamanda sınırlarda ve sınırları zorlayan hareket hâli olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla, bir yanıyla, öznede hareket isteği ve diğer yanıyla, sınırla çatışma hâli yoksa özgürlüğün varlığını söylemek, sözcüğün olumsuz anlamında, metafiziktir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 161) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şu veya bu, idam edilenlerin ve idam iddiasıyla yargılananların hepsinin bir ortak yanları var; ister gazeteci, ister asker ve isterse sivil politikacı olsun her birinin hayatının birer roman olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz. İdamlar, hapisler, bir romanesk kuşağı ya idama ya da bir kenarda kalmaya mahkûm etmiştir; doğru veya eğri, ufukları çok geniş ve yürekli serüvenci bir kuşak, mezara gömülmüştür.

    Artık bundan sonraki Anadolu aktivisti sadece marjinalisttir. Stalin mahke­melerinden sonra, Sovyetler Birliği’ndeki kadrolar için kullanılan sözcüğü Kemalist modernizasyona uygulayacak olursak, artık önümüzde sadece aparatçik yeni­likçiler ya da aparatçik inşaatçılar var; belki de amaç burada düğümleniyordu.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 156) kitabından birebir alınmıştır.

  • İdamlar arasında iki isim de ayrı bir kategori oluşturmaktadır; Çerkez Canbulat, çeşitli kayıtlara göre, Kemal Paşa’nın hayattaki pek az yakınından birisi olarak tanınıyordu. Paşa’nın, mücadeleye atılmadan önce, bakan olma isteğiyle, saraya gönderdiği mektupta, kendisiyle birlikte hükümette Canbulat’ı da görmek istemesi bunun ayrı kanıtıdır; ayrıca, çeşitli anılar da bunu doğrulamaktadır. Öte yandan, karargâhında ayı beslediği için “Ayıcı” Arif olarak bilinen Albay Arif’in ise, Kemal Paşa’nın en yakın arkadaşı olduğu son derece kesindir. Kemal Paşa hakkında en eleştirel biyografinin yazarı Armstrong, hem kabul ediyor ve hem de spekülasyona açık ifadeler kullanıyordu.           

    Suikastla, Canbulat’ın hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz ve Arif’inki arkadaş sitemlerini aşmıyordu; ikisinin de idam edilmesi, belki de Kemal Paşa’nın kendi geçmişinden kopma isteğiyle açıklanabilecektir, bilemiyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 155) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yaklaştığı ülkelerin siyasetini izleyenleri tasfiye etmek ise Kemal Paşa’nın siyasi üslûplarından biridir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 155) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şeyh Sait başkaldırısı nedeniyle Seyit Abdülkadir’in ve İzmir suikastı nedeniyle Mehmet Cavit’in idamları üzerinde çok kısa olarak durmakta yarar var; Şûra-ı Devlet üyesi Abdülkadir’in Sait’in başkaldırısı ve Cavit’in de suikast ile bir ilgilerinin olmadığı, o zaman da biliniyordu ve bugün ise kesin sayılmaktadır. Ancak Şeyh Ubeydullah’ın çocuklarının, Abdülkadir çocuklarından birisidir, Bedirhan’ın çocuklarının Fransa’ya bağlılıklarının karşısında, hep Londra’nın çizgisini izlediklerini görüyoruz; sonradan gizlilikleri kaldırılan diplomatik kayıtlar, bu iki ailenin, birbirini, hep karşı ülkenin casusu olarak, Paris veya Londra’ya ihbar ettiğini göstermektedir. Bundan ayrı olarak, Abdülkadir’in 1921 yıllarında, Londra’ya Bolşevizm’in güneye yayılmasını önlemek için, tampon bir Kürt devleti önerdiği kayıtlarda vardır. Abdülkadir’in Sait’le bir ilgisi olmamakla birlikte, hem Kemalist önderliği kabul etmediği ve hem de Londra siyasetine bağlı kaldığı kesindir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 155) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Şeyh Sait başkaldırısı ile başlayan ve İzmir suikastı ile sürdürülen iki yıllık bir olaylar zinciri içinde, Türkiye solunun, İstanbul basınının önde gelenlerinin hemen hemen hepsi, İstiklâl Mahkemeleri önünde sanık sandalyesine oturtulmuşlardır; çoğu pişmanlığa zorlanmış ve yeni düzenin içine çekilmişlerdir. Ancak İttihat ve Terakki ile Teşkilât-ı Mahsusa’nın kalan kadrolarının bir bölümü, ölümden kurtu­lamamışlardır; anlamı burada aramak zorunluluğu ile karşılaşıyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 154) kitabından birebir alınmıştır.   

          

  • Kürt kökenli milletvekillerinin hükümeti Musul’u teslim etmekle eleştirdikleri görülmektedir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 153) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Bu da, Ankara’daki yeni önderliğin “defeatist” bir psikolojiye sahip olmasıyla ilgilidir; aynı psikoloji ile Musul Eyaleti’nin de katılması hâlinde, yeni coğrafyanın yönetilemez olabileceği değerlendirmeleri de ihtimal dâhilindedir. Kemalizm’e yüklenen gerçekçilik felsefesini, “ne kadar küçük olursa, o kadar kolay yönetilir” bakış açısı olarak da değerlendirmek gerekmektedir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 152) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Türkoloji ile ilgili şu kuralı formüle edebiliriz; bir sorun ne kadar az inceleni­yorsa, o ölçüde tahrifat var demektir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 151) kitabından birebir alınmıştır.   

          

  • Ankara, Fransız kuvvetlerinin Kilikya’dan çekilmesinden kısa bir zaman sonra, 17 Mart 1922 tarihinde, Revanduz’a bir Türk kaymakam tayin ediyordu; bu, Musul’da hak iddia etmek anlamındadır. Ancak aynı Türkiye, 22 Nisan 1923 tarihinde, Irak-Britiş kuvvet­lerinin baskısıyla, en ufak mukavemet göstermeden kaymakamını geri alıyordu; yerine, bir Kürt vali atanmıştır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 150 ile 152 arası) kitabından birebir alınmıştır. 

    BAKKAL’IN NOTU (2004): Türkiye’de Ankara Hükümeti Musul için savaşmama kararı alıyordu, Rusya ise Türkiye’yi Musul’da savaşmak için tahrik ediyordu. Sf. 150-151

  • Başkaldırının hazırlığı gizli yapılmıştır; ancak bu gizlilik çok tartışmalıdır. Komite, ordu içinde örgütleniyordu ve Halit Bey, 1924 yılı kasım ayında, diğer Kürt liderlerinin katılımını sağlamak üzere, Diyarbekir üzerinden, Halep’e gidi­yordu. Harekete katılanların birbiriyle irtibatı, konspirasyon kurallarına hiç uymayan bir gevşeklik içinde geliştirdiklerini artık çok iyi biliyoruz; bütün bun­ların, zamanında Ankara tarafından da bilinmediğini düşünmek çok zordur. Nitekim Albay Halit, 1924 yılında yakalanmış ve isyana hazırlıktan dolayı, Yusuf Ziya ile birlikte, derhâl kurşuna dizilmiştir; bütün bunlar üzerine, başkaldırının neden önlenmediği sorusu önümüzde duruyor.

    Yeni Kemalist yönetimin, böylesine ve hızlı bir yayılmayı beklememiş olması ve daha sınırlı bir ayaklanmadan yarar umması ihtimal dâhilindedir. Bununla birlikte, Ankara’nın, daha kalıcı politikalar için, böyle bir başkaldırının yayılmasını öngörmesi de ihtimal dâhilindedir; bu takdirde, bununla tutarlı olarak, yeni Kemalist yönetimin, Musul’un ve aynı anlama gelmek üzere, bugünkü söyleyişle Güney’in, yeni cumhuriyetle birleşmesini göz ardı ettiğini de düşünmek zorundayız.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 148) kitabından birebir alınmıştır.      

       

  • Profesör Hasretyan’ın, sözünü ettiğim derlemesinde, kendisinin kaleme aldığı bölüm (1), yeteri ölçüde açık ve güven vericidir. Profesör Hasretyan’ın, o tarihe kadar en geniş katılımlı bu başkaldırı ile ilgili olarak, “İsyan şeyhler tarafından değil, esas olarak, başında, Türk ordusundan Albay Cibranlı Halit Bey, gazeteci Kemal Fevzi, Doktor Fuat gibi tanınmış aydınların bulunduğu Azad-i Kürdistan Komitesi tarafından hazırlandı” saptaması, çok aydınlatıcıdır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 148) kitabından birebir alınmıştır.    

    BAKKAL’IN NOTU (1) (2004): M.A. Gasratyan, Kurdskoe ve Novoe i Noveyşee Vremya. 1987, s.33

  • Bütün nasyonalist hareketlerde az veya çok, bir dinsel boyut olmuştur.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 147) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Sait’in de bir “İngiliz ajanı” olmadığını, geniş kütlelere, göstermek bana kalı­yordu. Zamanın Britanya diplomatik belgeleri artık açıktır ve bunlarda, Sait’in İngilizler ile temasına dair bir işarete rastlamıyoruz; öte yandan, Türkiye’ninki, daha önce Bulgarların ve daha önce de Elenlerinki dâhil, bütün nasyonalist hareketlerde az veya çok, bir dinsel boyut olmuştur. Muhtemelen, Şeyh Sait baş­kaldırısının dinsel yanı daha ağırdır; ancak, Kürt halkının o zamanki nasyonalist özlemlerini de içerdiğinden kuşku duymak imkânsızdır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 147) kitabından birebir alınmıştır.