Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • “Dinsellikle bu Türk – Kürt ikilemi, Türkoloji ve Kürdoloji’nin doğuşunda da kendini göstermektedir; eğer yapılan analizler doğru ise, Türkoloji, esasında bir İngiliz keşfi ise, Fransa bu keşfi geliştiriyordu Rusya’nın da Kürdoloji’yi keşfederek buna cevap vermesini beklemek zorunludur. Gerçekten de, burada çok kısa olarak bunu göstermek imkânımız var.

    Kürdoloji çalışmalarını, zaman zaman “Kürdoloji’nin Babası” olarak ta anılan; Papaz Maurizio Garboni’nin 1787 yılında yazdığı sözlüğe dayanarak iki yüzyıl öncesine götürmek isteyenler varsa da bu başlangıcı sembolik saymak gerçekçidir. Kürdoloji ile ilk temas edenlerin bile Minorski veya Nikitin türünden Rus isimleriyle karşılaşması, modern Kürdoloji’nin de bir Rus icadı olduğu konusunda bize ilk ipuçlarını veriyor. Gelişmesi, Türkoloji ile eş zamanlıdır; belki Kürdoloji bir veya iki on yıl arkadan geliyordu.

    Minorski ve Nikitin’in, mesleğe Rusya Dışişleri Bakanlığı memuru olarak başlamaları da bunu doğrulamaktadır.”

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 275) kitabından birebir alınmıştır.

  • Jön-Türk Sultanı Hamid’in, çok-uluslu tek dinli bir imparatorluk programına karşın, Tanzimat Sultanı Mahmut, çok-uluslu ve çok-dinli bir toplum düzeni kurmaya çalışıyordu;

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Türkler’in, son derece paradoksal bir niteleme ile yüzeyde dindar oluşları ya da sık sık din değiştirmeleri, bir kapıdır; bilimsel bir kışkırtıcılığı var ve cezbediyor.

    Türkler’in teorileri, en yakın pratikleridir. Türk dilinin dehasını da somuta karşı durdurulamaz bir eğilimde görüyoruz; pratiği teori bilmeleri ile tutarlıdır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 281) kitabından birebir alınmıştır.         

  • İkinci Dünya Savaşı sonrasından itibaren Türkoloji’nin bir Amerikan disiplini hâline geldiğini saptıyoruz. Sf. 276

    1979 yılında Tahran’da Amerikan Büyükelçiliği işgali ile açığa çıkan Amerikan diplo­matik belgeleri, Washington’un, Kissinger döneminden itibaren bir “Büyük Kürdistan” projesi üzerinde çalıştığını gösteriyordu. Türkiye’de zaman zaman düzeni sarsan ve pro-Amerikan iktidarları tehdit eden sol ve sosyalist cereyanlar, Washington’un gözünde, Irak-İran-Türkiye’de yaşayan Kürtleri bir devlet içinde birleştirme pro­jesinin stabilizasyon katsayısını büyütüyordu. Sf. 276

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 276) kitabından birebir alınmıştır.    

        

  • Dillerine çok düşkün Türkler, din alanında ise, kesinlikle Ortodoks olmuyorlar; Cahun’un anlatımına bakacak olursak, buradaki zafiyetleri, non-ortodoks sözcü­ğünün verebileceği anlamdan çok ötededir. Cahun, Selçuk Türkleri’nin, 800-1000 yılları arasında tarihin en büyük imparatorluklarından birisini kurduğu zaman, kavminin belli bir dini olmadığını ekleyebilmektedir, Leon Cahun, bir de Osmanlı’da geçerli, “Turkman, za’if ul iman”

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 274) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aybar ve Boran’ın liderliğinde, hem tam bir Türk-Kürt politik yürüyüşü kurul­muştu ve hem de, Türkiye tarihinde ilk ve bugün itibariyle son kez, Türkiye sosya­listleri, parlamentoya girdiler; 1965 Seçimlerinde on beş yeni sosyalist milletve­kili arasında Aybar İstanbul’u ve Boran, Kürtlerle yoğun Urfa’yı temsil ediyordu. Sosyalistler, parlamentoyu eski usul çalışamaz hâle getirdiler; ayrıca, üniver­siteleri, yargı ve kamu yönetimini etkilerine aldılar.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 253) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rusya kolonyalizmi türkofon kavimlerin yaşadığı topraklara yayılmasına başta Büyük Britanya olmak üzere Fransa’nın cevabı Türkist cereyanları güçlendirmek ve Türkoloji’yi kurmak olarak ortaya çıkıyordu, Tarihlerde de tam bir uyum görüyoruz.

    Akçuraoğlu Yusuf, ihmale uğramış ancak pek yararlı çalışmaları “Türklerin Tarihi”inde, “Bilinmektedir ki, 1860 yıllarına doğru Rusların Asya’da yayılmaları İngilizleri ürkütecek kadar hızını arttırmıştı”, diye yazıyordu; Macar Armenius Vambery ise Derviş Reşit Efendi kimliği ile İç Asya’da Türkçülük cereyanları uyandırmak üzere yola çıktığında, tarihler, 1861 yılına işaret ediyordu, gerçekten mükemmel bir uyum ile karşılaşıyoruz. Vambery’nin Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak hareket ettiği konusunda hemen hemen kuşku bulunmamaktadır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 263) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1951 yılında üç gelişmeye işaret etmem gerekiyor; İran’da, Doktor Musaddık’ın Millici Cephesi, geniş kütleleri sürükleyen bir rüzgâr estiriyordu. Şah, bu rüzgâr karşısında ve rüzgârı çalabilmek için, İran petrolünün kamulaştırılmasını karar­laştırdı; ancak, Musaddık’ın başbakan olmasını önleyemedi. Doktor Musaddık’ın komünist olmaması ve Tudeh’ten uzak durmasına, Tudeh’in Doktor Musaddık’ı desteklememesine karşın, Washington’un bunu bir komünist hükümet saydığını biliyoruz. Aynı yıl Türkiye’de de tarihinin en geniş kapsamlı olduğu kabul edilen bir Komünist Tevkifatı realize ediliyordu.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ayrıca İsmet Paşa’nın, Rıza Şah’ın utandırıcı sonunu unutması için bir neden yoktur; görevinden itibarlı bir biçimde ayrılmayı tercih edeceğini düşünebiliriz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 251) kitabından birebir alınmıştır.

  • 12 Temmuz 1947 iki açıdan önemli olmaktadır. Bu tarihte, bu yeni doktrine uygun ve yeni doktrini yürürlüğe koyacak, Türk-Amerikan Yardım Antlaşması’nın imzalandığını biliyoruz ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türk siyaset tarihine “12 Temmuz Beyannamesi adıyla geçen bir açıklama yapıyordu. Bu açıklamasında, İnönü, “Devlet Reisi olarak, kendimi iki partiye karşı, müsavi derecede vazifeli görürüm.” Diyordu; Amerika, Türkiye’ye koruma ikram ederken, Devlet Başkanı da, muhalefetteki burjuva ve Amerikan yanlısı Demokrat Parti’ye koruma veriyordu. Doktrinin ve yardım Anlaşmasının bir gereği mi? Mümkündür.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 251) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aydınlar ve akademisyenler niteliksel bir düzendir, “ordre” anlamında kul­lanıyorum; ürkütmek, susturmak, belleklerini silmek ve misyonlarını unutturmak için kütlesel bir muameleye ihtiyaç olmuyor, tekil örnekler, geriye kalanları former etmek (şekillendirmek) için yeterli oluyordu ve olmuştur. İstanbul Üniversitesi için bir Aybar yetmez mi?

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük – (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 250) kitabından birebir alınmıştır.

  • Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü’nde Soranca öğretmenim Halkaut Hâkim, doktora çalışmasında, Nakşibendi tarikatının yüz elli yıl kadar önce Buhara ve Semerkant’ta doğduğunu buradan Batı’ya ve Doğu’ya, Hindistan’a, doğru yayıldığını yazmaktadır. Osmanlı topraklarına getiren Mevlana Halit adlı bir Kürt idi ve çalışmasından Kadiri olan Mahmut Berzenci’nin dışında, önde gelen Kürt şeflerinin hep Nakşibendi tarikatı mensubu olduğunu öğreniyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1945 yılı sonu, İran’ın kuzeyinde biriyle iyi ilişkilerde olmasa da, iki “otonom cumhuriyet” dünyaya geliyor. İran’ın bölünmekte olduğu izlenimini almak mümkündür ve tam bu sırada, neredeyse, günü gününe, Türkiye’de büyük bir komünizm tehlikesinin keşfedildiğini en az iki yıl süren bir “sağ terör” uygulandığını görüyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rusça ve İngilizce kuşkusuz Farsça ve Kürtçe bilen Gazi Muhammed’in yabancı dillere meraklı olduğunu haber vermektedir. Şeyh Sait, Şeyh Ubeydullah ve Molla Mustafa gibi Nakşibendi tarikatı mensubu Gazi’nin, kurduğu cumhuriyette, Mahabad’da yaşayan Yahudilerden bakan yapması ilgi çekicidir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Şah zamanında olsa da İranîler’in, Kürtleri, “Dağ İranîleri” sayarak aşağılamalarının etkisini tahmin etmek zor değildir, genellikle böyle oluyordu. İşte böyle bir ortamda, 1943 Ağustos ayında, Mahabad, genç Kürtlerin bir araya gelerek Komala-i Jizn-i Kürde, Kürt Gençlik Derneği’ni kurmalarına tanıklık ediyordu; daha çok kültürel aktivitelere yöneliyordu. Ancak demek, Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye türünden Irak kentlerinde de şube açmakta gecikmiyordu; Tahran’daki Amerikan askerî ataşesi Roosevelt Jr., “en Turquie, ou toute activité nationaliste kurde est un crime passible de mort”, Türkiye’de de bir şube açıldığını bildirmektedir. Komala, pan-kurdist bir eğilimin işaretlerini veriyordu.

    Bunlardan birisi, Irak, İran ve Türkiye’deki Kürt şefleri arasında bazı ön görüşmelerden sonra, 1944 yılı ağustos ayında, Dalenper Dağı’nda bir konferansın toplan­masıdır. Bu konferansa, Komala Kasım Kadri’yi, Irak Kürtleri Şeyh Ubeydullah’ı ve Türkiye Kürtleri de Molla Gazi Vahab’ı yolluyordu; sonuçta, Kürdoloji’de, Peyman-i Se Sınur adıyla bilinen, “Üç Sınır Paktı” anlamındadır, bir anlaşma imza­lanıyordu. Buna göre üç devletin Kürtleri her durumda imkânlarını birleştirmeyi, karşılıklı yardımlaşmayı taahhüt ediyorlardı; amaç, Büyük Kürdistan idi.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 242) kitabından birebir alınmıştır.

  • Rıza’nın giysi devrimi ve özellikle külah-ı pehlevi, idam sehpaları ile yürürlüğe konuyordu; pehlevi şapkasının siperinin olması, namaz kılarken secdeye yatmakta güçlükler yaratıyordu. Peçenin yasaklanması da İranlı roman yazan Hidayefîn Hacı Ağa romanında gayet güzel çizildiği üzere, cami ve pazar partisinin tepkisini çekiyordu; Rıza, bunları, en acımasız bir biçimde bastırmaktan çekinmemiştir.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 240) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nâzım, deniz kuvvetlerini isyana tahrikten “suç ortağı” ve daha sonraki yılların romancısı Kemal Tahir’le birlikte hapis yatıyordu, Tahir’e söylüyor ve Tahir de dışarıya yazdığı mektuplarıyla bizlere bırakıyor; çok iyimser haberler almaktadır. “Dehşetli iyi haber aldık. İsmet İnönü haber yolladı” türünden haberler Nâzım’ı coşturuyordu ve İsmet Paşa “günahsız olduklarına eminim” diyor ve bunlar, koğuşundaki Nâzım’ı buluyordu. Sonucu mu? Nâzım Hikmet, Türkiye edebiyat tarihinde, “Kuvay-i Milliye Destanı” olarak bilinen uzun epope’yi yazıyordu; Türkiye Kurtuluş Mücadelesinin ve Kemal Paşa’nın en başarılı güzellemesi oldu­ğunda hiç kuşku yoktur. Burada, Kurtuluş Mücadelesi kutsal, Kemal Paşa tanrısal ve örnektir. Çerkeş Ethem ise haindir; af vaatleriyle, hapisteki Büyük Şair’e “sipariş” verildiğini biliyoruz.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 225) kitabından birebir alınmıştır.

  • Hapis ve sürgün, eğer insanı bozmazsa, kurnaz yapıyor ve bu bir savunma içgüdüsü olarak gerekiyor.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 218) kitabından birebir alınmıştır.

  • İnsanın zaafsız insanı sevdiği görülmemiştir ve insan, zaafsız insan karşısında hep korkmuştur; hâlbuki Türkiye insanı, en korkunç olduğu zamanda bile Nâzım’ı sevmiştir. Türkiye’nin bu en “Büyük” çocuğu bu sevgiyi hak ediyordu.

    Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 213) kitabından birebir alınmıştır.

     

  • Ülke yönetilemez hâle gelmişti.

    Başbakan Demirel’in birdenbire, hiçbir hazırlığı olmadan, Moskova’ya gittiğine ve Sovyetler Birliği ile ancak 1921 yılında yapılan ile karşılaştırılabilecek bir antlaşma imzaladığına tanık oluyoruz; belki de, Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’nin karşı kamptaki bir ülke ile yaptığı en geniş: ekonomik ve ticarî anlaşmadır. Bu umulmadık ve çok kapsamlı anlaşmanın, 1921 benzeri bilinmeyen siyasî sözleşmeleri de var mıdır; bu soru da hiç sorulmamıştır ancak hep sorulmalıdır.

     Alıntı: Sırlar – Yalçın Küçük, (YGS Yayınları 2. Baskı Mayıs 2002, Sf. 208) kitabından birebir alınmıştır.