Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • İsmet Paşa İstiklâl Mahkemelerinin kaldırılması dolayısıyla bir parti (CHP) toplantısında yaptığı açıklamada;

    “-Samimi olarak parti huzurunda ve iki gün sonra da Meclis huzurunda söyleyeceğim ki; BMM, İstiklâl Mahkemelerini seçip ve oluştururken büyük bir isabet ve hüsnü intihap (güzel seçim) göstermiştir. Mahkemeler seçmiş olduğu arkadaşlar, her türlü tesirden azade olarak, yalnız büyük ve aziz mefkûrelerinin (fikirlerinin) ve memlekette inkılabın korunması için, büyük Meclis’in kendilerine emanet ettiği yüksek salahiyet ve yargılama hakkını yerinde ve lâzım olduğu kadar dikkatle kullanmışlardır. Kendilerini huzurunuzda tebrik ve teşekkür etmeyi bir görev telakki ederim.” 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştı.

  • Bu mahkemeleri (İstiklal Mahkemeleri) Çeka Mahkemesine benzetenler de olmuştu.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 9) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Çeka, komünist ihtilalinden sonra Rusya’da kurulmuş devrim mahkemeleri.

  • Mahkemelere Millet Mahkemesi ismini vermek isteyenler olduğu gibi Terreur Mahkemesi denilmesini ileri sürenler de olmuştu.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 7) kitabından birebir alınmıştı.

  • (9 Şubat 1925’te Başbakanlık bütçesi görüşülürken, Elazığ Mebusu Hüseyin Bey (Deveci), baytarların (Veterinerlerin) terfileri hakkında bir önergeyi imza ettirmek için Ardahan Mebusu Halit Paşa’ya gidiyor. Tersliği üstünde olan Deli Halit Paşa bunu imzalamıyor ve tartışıyorlar. Halit Paşa Hüseyin Bey’i vurmak istiyor ama bırakmıyorlar.  Rize Mebusu Rauf Bey, Bozok Mebusu Salih Bey, Antep Mebusu Kel Ali Beyler onu yatıştırırken, Deli Halit Paşa;)

    “-Hüseyin’i mutlaka öldüreceğim, hıncımı alamadım.” deyip duruyordu.   Salih Bozok’un kulağına; “-Sen gitme! Kal! Kapıyı tut. Hüseyin’i çağırt gelsin, içeri gönder, ben onu tepelerken odaya kimse girmesin.” demiş. Meclis salonunda oturumu izleyen Hüseyin Bey’i bir desise ile dışarıya çıkartmış.  Afyon Mebusu, Ali Bey (Kel Ali Çetinkaya) araya girmek istemiş… Halit Paşa birden geri dönmüş iki cebinden çıkardığı tabancaları Ali Bey’e yönelterek; “-Al sana Kel Ali!” diye boşaltmış. Ali Bey kaçarken düşmüş, Halit Paşa üstüne atılıp kafasına silah sıkmak isteyince, Rize Mebusu Rauf Bey elini tutmuş, bir el de ateş etmiş.  Zeki Bey heyecanla soruyor; “-Paşa ne oluyor?”  Paşa; “-Kel’i altıma aldım, hergele Rauf beni arkamdan vurdu!” cevabını veren Halit Paşa sarsılıyor.

    …dediklerine göre,  Ali Bey, sırf arkadaşı Rauf Bey’i sorumluluktan kurtarmak amacıyla Halit Paşa’yı kendisinin vurduğunu söylemiştir.”

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 93) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Halit Paşa, saldırgan ve sinirli bir adam. 9 Şubat 1925’te vuruldu, 14 Şubat 1925’te yani beş gün sonra saat;14’te ölüyor. Yaralı olarak, Meclis Muhasebe odasına yatırılıyor. İstanbul’dan gelen Operatör Orhan Bey cerrahi müdahaleyi bu odada yapıyor. Adamı hastaneye kaldırmıyorlar. İfadesi alınamıyor ama Mustafa Kemal ile ve Erzurum Mebusu Gözü Büyük Hoca ile konuşuyor. Öldükten sonra ceset Memleket Hastanesine götürülüyor. “Feth-i meyyit” muamelesi görüyor yani otopsi yapılmıyor.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Bu konuda Rıza Nur’un iddiası çok ilginç; “Deli Halid’e Mustafa Kemal mebusluk teklif ettiği zaman ben orada idim. Zavallı Halid; “İstemem.” dedi. “Ben Mebusluk yapamam, Pek sinirli bir adamım, kürsüye çıkar bir şey söylerim, bir Mebus itiraz eder, ben itiraza alışmamışım, tabancayı çıkarır vururum. Beni yapmayınız.” dedi. Hâlbuki bizzat Mustafa Kemal kendisini öldürttü.” Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım III Sf. 686, 687

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Ayrıca bu konu hakkında Yalçın Küçük Hocanın notu var; “Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir Paşa’dan Albay Halit’i Ankara’da oluşturulabilecek özel cezalandırma kuvvetlerinin başına istiyor. Halit uzun süre Ankara’da hükümet adına şiddet dağıtıyor. Hep birlikte Meclis salonundan çıktılar ve tabancalarına sarıldılar. Ali Çetinkaya (Kel Ali) kaçarken, ayağı takıldı, düştü, Halit Paşa üzerine çullandı. Bu anda üç-dört el silah patladı. Halit Paşa yere yıkıldı. Mustafa Kemal Paşa ve savcıya haber verildi.  Halit Paşa hastaneye kaldırılmamış Meclis binasında yatıyordu. 12 Şubat 1925 İstanbul’dan operatörler geliyorlar. Meclis binasında Halit Paşa’yı ameliyat ettiler. Sağlık durumunun iyiye gittiğini söylediler. Fakat Halit Paşa yine hastaneye kaldırılmadı ve iki gün sonra ansızın zatürreeden öldü.” Yalçın, Küçük, Aydın Üzerine Tezler III Sf. 432

  • Atatürk, Latife Hanımla evlendiğinden kısa bir zaman sonra, Çankaya Köşkü’ne, Atatürk’ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olan Fikriye Hanım geliyor. (1)

    Günün birinde Fikriye’nin Almanya’dan dönüp, gelir-gelmez Ankara’ya giderek Atatürk’ü ziyaret etmek istediği halde, Başyaveri Rasuhi Bey’in, herhalde daha önce almış olduğu talimata uyarak, nezaketle engel olması üzerine, Fikriye’nin son derece mahzun, müteheyyiç bir vaziyette Çankaya Köşkünden çıkarken, oracıktaki Çolak İbrahim Köyü karşısında tabancasını kalbine sıkarak canına kıydı.

    Alıntı: Atatürk’e İzmir Suikastından Ayrı 11 Suikast – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 117-118) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresinden sonra Ankara’ya gelince Fikriye Hanım da Ankara’ya geliyor.  Mustafa Kemal’in eniştesi Mustafa Mecdi Bey, Fikriye’nin sonraları Mustafa Kemal’i sevdiğini, Zübeyde Hanım ve Makbule’nin ise Fikriye’yi Mustafa Kemal’e layık görmediklerini ve hoşlanmadıklarını söylüyor.  Mustafa Kemal Latife ile evlenme işini kararlaştırdığı zaman, Fikriye’de genel bir zafiyet teşhisi ile tedavi ve istirahat için Almanya’da bulunuyordu.    

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Fikriye’nin yanında tabancasının olmasını Mustafa Kemal’e suikast girişimi olarak değerlendiriyorlar. Bazıları da Fikriye’yi Mustafa Kemal’in öldürttüğünü söylüyor.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): “Bir haber: Fikrîye Hanım intihar etmiş. Sebebi? Çankaya’ya gitmiş, kabul edilmemiş, üzüntüsünden intihar etmiş?… Gazi evlenince bu metresini para vererek Avrupa’ya yollatmış. Kadın gezmiş gelmiş, Latife kesinlikle bu kadını çekemiyor… Bizim oturduğumuz Leblebici Mahallesinde bir komşumuz var, yerlilerden. Bizim hanımla iyi ahbaplar. Çankaya’ya yakın bağları var. O hanım anlattı: “Bir tabanca patladı. Pencereye koştuk. Bir kadın sesi “Bani vurdular, cankurtaran var mı?” diye feryat ediyor. Sesi biraz sonra kesildi.” Demek Fikrîye intihar etmedi, vurdular. Bunu ya Latife veya Mustafa Kemal vurdurdu.. Mahkeme, kimse bu işi araştırmadı. Geçti, gitti.” Rıza Nur, hayatım ve Hatıratım IV Sf.1291

  •      O zaman Ankara’da Rus Sefarethanesinde kafayı çekmekle meşgul olan, İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya’ya bu haber bildirilince, sevinçten bir kadeh daha yuvarlayarak, hemen oradaki İsmet Paşa’ya koşarak; “- Paşa’m müjde!  Kara Kemal gürledi gitti! İntihar etmiş!” diye müjdeyi verdi.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Kara Kemal; 1926’daki İzmir Suikastı davasında, İzmir İstiklâl Mahkemesi gıyabında idam cezası verdi. Evi basılınca, 27 Temmuz 1926’da yakalanacağını anladı ve intihar etti. İttihat ve Terakki’nin alım satım işleri ile ilgili bakanlığını yapan düzgün ve onurlu adamı.

  • Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey (1) ; “-Giresunlu Topal Osman ve hempalarından, suç ortaklarından BMM Başkanlığı Muhafız Bölüğü Kumandanı Mustafa Kaptan adlı şahsa fuzuli olarak verilen Teğmen rütbesi dolayısıyla askeri tevkifhanede (tutukevinde) yatması pek manasızdır. Kendisinin derhal genel hapishaneye nakli ve cinayetin hakiki müsebbiplerinin (sebep olanların) süratle tahkiki ile (araştırılarak) meydana çıkartılmasını teklif ederim.”  

    Ziya Hurşit Bey’in bu teklifine Rauf Bey çok fena hiddetleniyor; “-Heyecan ve üzüntüyle alacağımız kararların gelecekte geniş etkileri olabilir.”  

    Ziya Hurşit Bey; “- … bu adama (Mustafa Kaptan’a) subaylığı, bu rütbeyi veren kimdir? Lütfen söyleyiniz, bu rütbeyi kim vermiştir buna?”  

    Erzurum Mebusu Salih Hoca; “-Arkadaşlar Biliyorsunuz ki terfiler meclisten geçer ve tasdike iktiran eder (dayanır). Böyle haşerelere kim rütbe vermiştir? Bu ne subaydır ne neferdir. Ordu böyle subay bilmez tanımaz. Bu adam eşkıyadır, canidir!”  

    Ziya Hurşit Bey; “-Arkadaşlar! … Bu memlekette ancak Harp Okulunu bitirerek subay olunur. … Rauf Beyefendiden sorarım; Cani, katil, cahil, hain bir adama subay üniforması giydirilir mi?  Bu nasıl olur demeyin, oluyor işte!” (2) 

    Bunun üzerine, Milli savunma Bakanı Kâzım Paşa, “-Genel hapishaneye götürülseydi, milis subayıdır diye almayabilirlerdi diyor.  

    Ziya Hurşit Bey; “-Paşa Hazretleri, bir cani ve eşkıyaya üniforma giydirip subay hüviyeti (kimliği) veremezsiniz!” diye bağırıyordu.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952- Sf. 56) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): 1926’da Mustafa Kemal’e düzenlenen İzmir Suikastı davasında asıldı.

    BAKKAL’IN NOTU (2) (1995): Bu adama subay rütbesini veren Mustafa Kemal Paşa.

  • Ve Meclis’e bir önerge veriliyor;  ” … yapılan çatışma sonucunda yaralı olarak ele geçirilen ve sonradan geberen, hunhar katil Kaymakam (yarbay) Topal Osman’ın Meclis’in kapısı önünde asılarak teşhir edilmesini teklif ederiz.” İttifakla (herkesin katılımıyla) kabul edilen bu teklif de Topal Osman’ın cesedi Meclis önündeki sehpada sallandırılmak sureti ile yerine getirildi. Fakat ceset başsızdı.         

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952- Sf. 52) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): “14 Ocak 1923 günü Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir ve Fevzi Paşa ile birlikte İzmir’e gider. Gazi o gün çok öfkelendi, öfkesinin nedeni de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı gazete için Ankara’ya matbaa makinesi getirmesidir. Karabekir anlatıyor; Gazi pek asabi idi, “Muhaliflerden Ali Şükrü Bey Ankara’ya matbaa makinesi getirmiş, Tan adında bir gazete çıkartacakmış, siz hala uyuyorsunuz!” diye, yaveri Hüseyin Abbas Bey’e verdi veriştirdi ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı.” Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Sf. 68

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Yine başka bir kaynaktan; “Sonraki benim araştırmama göre (ki orada bulunan birinden yapılmıştır.) Çatışma olmamış. Yaylım ateşleri kasıtlı olarak yapılmış, yapılmış ki herkes çatışma var zannetsin. Osman ilk hamlede teslim olmuş, İsmail Hakkı, Ali Şükrü olayında Osman’a yardım eden sekiz adamıyla Osman’ı almış götürmüş. Dokuzunu da tabanca ile öldürmüş. Sonradan Latife’nin bana söylediğine göre, Osman Mustafa Kemal’in evine kurşun atmıştır. Hatta elbiseleri dolapta kurşunla delinmişti.” Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım III Sf.1177, 1180

  • “-Efendiler! Bu kürsü artık onun sağlam mantığından ,… vatansever sözlerinden mahrum kalmıştır. Fakat .. Ruhu bizimledir. Âşığı olduğu hürriyet ve milli egemenliği biz ve bizden sonra gelecek şerefli Türk milletinin temsilcileri, yerine getirmekle, daima onun ruhunu şad edeceğiz.  Ey gaddar el! Ey hunhar pençe! Ne istiyordun bu vatanperverden?  Ey zalim! Ey alçak! Ne istiyordun bu hürriyet kahramanından? … Hiç mi insanlıktan nasibin yok? ….. siz azimli, metin ve kararlı kaldıkça ve millet böyle müdrik (idrak eder) oldukça, hiç kimsenin intikamı kalmaz! Efendiler, bu eşkıyalara, bu canilere silah veren kimdir? Olay olmadan önce bunu keşfetmeliydik. … Ortada bir suçlu varsa o da bizleriz.   Böyle adamların eline silah verirken, bunların bu silahları nasıl kötüye kullandıklarını düşünmeli idik.  Ömrü dağlarda, eşkıyalıkla geçmiş (Topal Osman’dan kasıtla. 1995) bir lâinin (lanetlinin) eline silah verdiğiniz için, bugünkü cinayetlere sebep oldunuz. Günahkârsınız! Tarih, bu günahı sizden soracak, benden soracaktır. O, sizin hürriyetiniz, şerefiniz, istiklâliniz için kurban gitmiştir ve biz hepimiz, onun yolunda giderken, onunki gibi şerefli ölümlere de hazırlanmalıyız!  Bu azim ve karar ve imanla, Ali Şükrü Bey’in aziz hatırası önünde kemali hürmetle eğiliyorum!”

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 50, 51) kitabından birebir alınmıştır.

  • … korumasıyla görevli olduğu Mustafa Kemal Paşa’ya kıymaya kalkması ihtimali olduğundan her şeyden önce, Mustafa Kemal Paşa’yı bu melun’un şerrinden korumak gerekiyordu.   

    Mustafa Kemal Paşa’yı ve Latife Hanım’ı Çankaya Köşkünün arka tarafından aldırıp istasyona getiriyorlar. Tam o sırada Çankaya’da ateş de başlamıştı.  Topal Osman, yarasından akan kanları sile sile kudurmuşçasına; “Ah namertler! Kancıklar! Beni gafil avladınız! Ah kahpeler!” diye homurdanıyor.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 45, 46) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Başbakan Rauf Bey bu olayı Meclis’e anlatıyor, artık bu işi daha fazla deşmeyelim, mesele kapanmıştır gibi laflar ediyor. Rıza Nur, hatıralarında Topal Osman’ı Mustafa Kemal’in öldürttüğünü iddia ediyor.

  • Ali Şükrü Bey, … Muhalefetlerine devam ederken, 27 Mart 1923’te evinden çıkıp Meclis’e giderken kaybolmuş. 30 Mart 1923 günkü celsede BMM de Hüseyin Avni (Ulaş) Bey;

      “- …. Ey milletin Kâbe’si! Sana da mı saldırı? Ey Milletin iradesi sana da mı taarruz? … Arkadaşlar! Asırlardan beri bu memleketi inim inim inleten saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı, kahrolası haşaratın yok edilmesi ve büyük Türk milletinin kurtuluşu için bayrak çektik! … Hâkimiyet kutsaldır, milletin namusudur, vekilleri milletin ağzıdır, kalemidir. Bu namusa tecavüz eden eller kırılsın! .. Hüseyin Avni bir damla murdar kan değildir, Ali Şükrü arkadaşımız da öyle değildi! Ali Şükrü’ye tecavüz eden milletin namusuna tecavüz etmiştir. Böyle namussuzlar yaşamamalı! Kahrolmalı!   Evet, Ali Şükrü Bey’in… adi bir saldırıya maruz kalmış olmasını isterdim. Ya Allah göstermesin, siyasi bir saldırıya uğramışsa.  Efendiler! .. Ya siyasi bir cürümse? Demek ki bu memlekette herhangi bir düşüncenin serdarı (başkanı) yaşayamayacaktır! Ölecektir! Bir fikrin timsali, bir gurubun mensubu olan bir insanın kendi kişisel ve vicdani kanaati olarak milletin ve memleketin mutluluk ve selameti uğrunda söyleyeceği söz, yazacağı yazı kutsaldır. O, milletin sesi, milletin yazısıdır. Efendiler, bu ağız kapatılamaz, bu kalem kırılamaz, bu fikir öldürülemez!    Efendiler! Türkiye Milletinin vekâletini taşıyorsunuz! Size saldırıyorlar. Bu saldırı kanuna saldırıdır…. Allahtan dilerim ki bu saldırı siyasi bir cinayet olmasın da, bütün dünya bizi, siyasetten, fikir ve söz hürriyetinden yoksun bir hayvan sürüsü görmesin. .. Yoksa bu sancak uğrunda bin Hüseyin Avni feda olsun!    Şimdi şu anda ellinci saat doluyor, Ali Şükrü Bey kardeşiniz Ankara denilen köy kadar yerde, subayıyla, ordusuyla, millet meclisiyle, hükümetiyle, Ankara’da Ali Şükrü Bey kayboluyor ve bulunamıyor?   Efendiler! Hepinizin boyunlarında idam fermanları var! Altı yüz yıllık bir tahtın heyulalarıyla mücadele edişinizin, onların zulmüne boyun eğmeyişinizin verdiği bu idam fermanlarına rağmen, metanetle mücadeleye devam ederken, şimdi bir de meçhul ellerin saldırısına uğrayarak yıldırılmak isteniyorsunuz.  Sizden şüphelenenler namussuzdur! Yalnız, Bakanlar Kurulundan rica ediyorum; dokunulmazlığınızı koruduklarını, koruyacaklarını gelsinler burada temin etsinler, söz versinler! Bunu söyleyemezlerse namussuzdurlar!  Dokunulmazlığınız temin edilmedikçe, burada oturmayınız. Oturursanız siz de namussuzsunuz! Başkanlarımızın gücü yoksa çekilsinler! Siz de namusunuzu şerefinizi koruyacak başka bir hükûmet seçersiniz. Aksi halde paydos efendiler paydos! (1)

    Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey; “Söz ve fikir hürriyeti güvence altına alınmamış olan bir yerde, ödenek almaktan başka bir şey yapmaya imkân olamayacağına göre, burada oturmaya devam etmek bir zillettir!” 

    Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey;

    “-Rauf Bey’in bu beylik sözlerini dinlerken ben de dedim ki; kötü örnekler var, endişemiz bundandır. … daha dün denecek kadar yakın bir zamanda, …unuttunuz mu?” (2)

    “…Hükûmetin kışlalarının yanında, karşısında, güpegündüz saat dört buçukta, üç yüz kurşun atılmak suretiyle yapılan suikastın, faillerini, katillerini o zaman da hükûmet reisi olan Rauf Beyefendi… neden yakalayamadılar? Neden adalete vermediler? Neden? … Hükûmetin bir şey yapmadığına ve yapamayacağına tam kanaatim vardır.”

    Topal Osman’ın sağ kolu olan Mustafa Kaptan yakalanmış, onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmış.

    .. Kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın, Topal Osman tarafından öldürtülmüş oluşu, Ali Şükrü Bey’in de BMM de bu işi kurcalayarak, Yahya Kâhya’nın katillerinin mutlaka bulunup cezalandırılmasını ısrarla isteyişi de hatırlanınca şüpheler kesinleşti.  Pazar günü akşamüstü, Köşkün (Çankaya Köşkü’nün) beş-altı yüz metre berisinde… Jandarma müfrezesinin başındaki Teğmen Kemal… Çukurda iplerle bağlı ayakları görünen bir ceset vardı. .. Çukurdan çıkartılan ceset Ali Şükrü Bey’di. … Vücudunun da çeşitli yerleri parça parça edilmiş, çift iple boğulmuş, sol eli kırılmış, dili dışarı fırlamış, sıkılı olan sağ avucunda sandalye hasırları kalmış. Bütün bu haliyle son nefesine kadar boğuştuğu aşikârdı.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 16 ile 21 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Bu sırada Ali Şükrü Bey’in katili olan ve Mustafa Kemal’in özel koruma birliğinin başı olan Topal Osman da Meclis’te, Yenibahçeli Şükrü Bey onu kolundan tutup dışarıya atıyor. Rauf (Orbay) Bey Başbakan. Konuşmalara devam ediliyor

    BAKKAL’IN NOTU (2) (1995): Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını boğan Yahya Kâhya’nın öldürülmesi olayını hatırlatıyor. Ali Şükrü de ölümünden önce bu olayı araştırıyordu.

  • “Son günlerde bilinçsizce ” aman dil, dil efendim”, “Çok şey, çok şey” ve “Saat Kaç?”   “Vealeykümselam” diyerek gözlerini kapattılar.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 78, 79) kitabından birebir alınmıştı.

  • Atatürk ölünce, Saray ani bir biçimde boşalıverdi. 

    … Atatürk ölmüş, Saray’a feryadı figan içinde, ona karşı son sadakati hayatı bahasına gösteren aziz arkadaşımız Salih kanlar içinde bitap yatarken, Saray ani surette boşalmış, birkaç arkadaş dertlerimizle, teessürümüzle baş başa kalıvermiştik. Tıpkı tarihlerde gördüğümüz gibi bir tarafta Padişahın hasıra sarılmış cenazesi, diğer tarafta Kılıç Alayı (Merasim kıtası) merasimi hazırlıkları gibi bir havanın estiği hissediliyor.  

    Ankara’da Reisicumhur seçimi, Bakanlar Kurulu seçimi var. Bütün reisicumhur memurları hemen Ankara’ya çağrılmışlar, zavallı Hasan Rıza yapayalnız iş başında kalmış, Sarayı ne arayan ne soran kalmış!   

    Bu elim manzaraya isyan etmemek kabil olmadı. Ankara telefonla bulundu, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Baki Bey telefon başına çağırıldı. Bu acı hal ve manzara Celal Bayar’a intikal ettirildi….. aradan bir saat kadar bir zaman geçmişti ki Saray’da bir faaliyet başladı. Ordu Müfettişinin cenaze törenine ve hazırlıklara memur edildiği bildirildi. Resmi üniformalı subaylar tarafından Atatürk’e resmi saygı nöbetleri tutulmaya başlandı.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 72) kitabından birebir alınmıştı.

  • “Beni bir an önce Ankara’ya götürün, yapılacak önemli işler var!

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 68) kitabından birebir alınmıştı.

  • “19.05.1932’de Resmi Gazete ile ilan edilen Özel Kanun şudur;

    1- Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin, Kanunu Medeninin 452 nci maddesi dairesindeki, tasarrufları mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup, bütün mallarında muteberdir.

    (Vasiyet ile görevli kişi Hasan Rıza Bey.)

    “Mal olarak nemiz varsa bir listesini yap bana getir!”  Listeyi incelemeye aldı. “-Bunları ikiye ayıracağız. Bir kısmı hayatta bulunduğumuz sürece üzerimizde kalması gerekendir. Nakitler, hisse senetleri, Çankaya’daki Köşk’le eşyası gibi… Yapacağımız belgeye işte bunları koyacağız. Diğerleri yani, başka yerlerdeki evleri ve emlaki, Ankara’ya döner dönmez yerel belediyelere veya diğer kurumlara verir, işlemlerini yaptırırız.” buyurdu.   Vasiyeti; “Maliki olduğum bütün nukut (nakitler) ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul mallarımı CHP’sine gelecekteki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum;

    1-Nakitler ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.   

    2- Her yılki nemadan bana hâsıl olan nispetleri (oranları) şerefi mahfuz (saklı) kaldıkça, yaşadıkları müddetçe Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gökçen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüz lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki gibi yüzer lira verilecektir. 

    3- Sabiha Gökçen’e bir mesken tedariki için ayrıca para verilecektir.  

    4-Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev emrinde bulunacaktır.  

    5- İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal (tamamlamak) için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır. 

    6- Her sene nemadan geriye kalan miktarı yarı yarıya Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 60 ile 63 arası) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (2008): Cem İpekçi’nin Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi kitabından alındı: İkinci miras: Mustafa Kemal Atatürk: 1938 yılında sağlığı iyice bozulan Atatürk, 5 Eylül’de mutemedi ve Çankaya Köşkü Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı yanına çağırtarak, mal varlığını tespit etmesini ister. Soyak’ın hazırladığı liste şöyledir: 1) 582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri, 2) Çeşitli yerlerde 650 bin fidan.3) 400 dönüm Amerikan Asma Fidanlığı. Burada 560 bin kök bağ çubuğu. 4) 220 dönüm bağ. Burada 88 bin adet bağ çubuğu vardır. 5) 370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe. 6) 220 dönüm 6 bin 600 ağaçlı zeytinlik. 7) 27 dönüm 1.654(bin altı yüz elli dört) ağaçlı portakallık. 8)15 dönüm kuşkonmazlık. 9) 100 dönüm park ve bahçe. 10) 2 bin 650 dönüm çayır ve yoncalık. 11) 1.450 (bin dört yüz elli) dönüm yeni tesis edilmiş orman. 12) 148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve meralar. 13) 45 adet büyük ve küçük idare binası ve ikametgâh, bütün mefruşat ve demirbaşları ile beraber. 14) 7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl.15) 6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandıralar. 16) 8 adet at ve sığırlara mahsus ahır. 17) 7 adet umumi ambar. 18) 4 adet hangar ve sundurma. 19) 4 adet lokanta, gazino, ve eğlence yerleri, lunapark. 20) 2 adet çeşitli imalat yapan fırın. 21) 2 adet, çiçek ve süsleme nebatı yetiştirmeğe mahsus yer. (Toplam Bina 51 adet). 22) Bira Fabrikası: (Yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip.) 23) Malt Fabrikası. 24) Buz Fabrikası; (Günde dört bin ton buz üretme kapasitesine sahip) 25) Soda Ve Gazoz Fabrikası: (Günde 3 bin şişe soda ve gazoz üretebilecek kapasitede.) 26) Deri Fabrikası. 27) Ziraat Aletleri Ve Demir Fabrikası. 28) Süt Fabrikaları; Biri Ankara diğeri ise Yalova’da olan bu iki fabrika günde 30 bin litre süt ve bir ton tereyağı üretme kapasitesinde. 29) İki Yoğurt İmalathanesi. 30) Şarap İmalathanesi: Yılda 80 bin litre şarap üretme kapasitesine sahip. 31) Değirmen. 32) İstanbul’daki bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi. 34) Biri Ankara’da, diğeri Yalova’da kurulu iki tavuk çiftliği. 35) Yalova’da ki Çiftliklerde İki Hususi İskele ve Liman Tesisatı. 36) Üçü Ankara’da Ve İkisi İstanbul’da ‚’Beş Satış Mağazası’nın bütün tesisat ve demirbaşları. 37)Orman Çiftliğinde; Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon, Telefon tesisatı, elektrik tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su tevziatı şebekesi. 38)Yalova Çiftliğinde; Hususi Su tesisatı, telefon tesisatı, elektrik tesisatı, küçük beton köprüler ve yollar. 39) Silifke Tekir Çifliği’nde; hususi sulama tesisatı, beton köprüler. 40)Orman Çiftliğinde kurulu Çiftlik Müzesi ve ufak mikyasta Hayvanat Bahçesi tesisatı. Bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları. 41) 13 Bin Baş Koyun. Kıvırcık, Merinos, Karagül, Karaman ırklarıyla bunların melezleri. 42) 443 Baş Sığır, Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Halep yerli ırklarıyla bunların melezleri, yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri. 43) 69 baş İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri Koşum Ve Binek Atları. 44) 2 bin 450 baş Tavuk, Legorn, Rodayland ve yerli ırklar. 45) 16 adet traktör, 13 adet harman ve Biçer Döver Makinesi ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan Ziraat işlerini görmekte bulunan ziraat alet ve edavatının Tamamı. 46) 35 Tonluk bir adet Deniz Motoru. Yalova çiftliğinde. 47) 5 adet, Çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan Kamyon ve Kamyonet. 48) 2 adet Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan Binek Otomobili. 49) 19 adet, Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan, binek ve Yük Arabası. (Kaynak; İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Sf. 261-264 arası)

  • “Atatürk, İskenderun – Antakya ve havalisi Türklerinin Hatay ülkesi Türklerinden olduğunu… İlmi bir şekilde ortaya çıkartmıştı.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 42) kitabından birebir alınmıştı.

  • “Atatürk Salih’e; “-İsmet Paşa’ya benden niçin bahsediyorsun, neden telefon ediyorsun? Bunun anlamı nedir? Bu hareketinizi hiç beğenmedim!” diyerek muaheze ediyor.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 52) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Mustafa Kemal’in siroz olduğu anlaşılınca, Salih Bozok hemen Celal Bayar ve İsmet İnönü’ye durumu bildiren mektuplar yazıyor. Celal Bayar Başbakan ve sık sık gelip ziyaret ediyor. İsmet Paşa’da ise en küçük bir ilgi yok.

  • “Bu adam ölürse ben yaşayamam!” diyor.

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 55) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (2022); Nitekim Paşa vefat edince Bozok intihar etmiş ancak ölmemiş.

  • “Bütün dünyanın bir deha olduğunda ittifak ettikleri (birleştikleri) Atatürk…”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 25) kitabından birebir alınmıştı.

  • “1938 yılı Şubatında Yalova’ya gitmiştik, o zaman kaplıcalar müdürü olan Prof. Nihat Reşat Bey’e kendilerini muayene ettirmişlerdi… 

    Atatürk’ün karaciğerinin büyümüş olduğunu tespit etti.

    Bacak ve karnında bazı kaşıntılar başladı. Bilhassa bacakları daha çok kaşınıyordu.  Burun kanaması da sık sık tekerrür ediyordu. Bacaklarında da biraz şişkinlik peyda olmuştu.”

    Alıntı: Atatürk’ün Son Günleri – Kılıç Ali (Sel Yayınları 1952 – Sf. 25 ile 30 arası) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Profesörden kaplıca müdürü olmuş, bu Profesör daha sonra Sağlık Bakanı da olacak.