Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Gazi İzmir’e ulaşınca, Ziya Hurşit ile diğer şerirleri (şirretli adamları) bizzat huzuruna çağırıp sorgulamış, (1) Ziya Hurşit her şeyi kabul ve itiraf ettikten sonra Gazi; “-Ziya Hurşit! Seninle hayli arkadaşlık ettik. Hayatıma kastedecek kadar ileri gitmene sebep neydi? Bana acımadın mı?” dediği zaman susmuş.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 41) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Kemal Paşa sorgulamayı yapmış.

  • Hükümet, İzmir’e hareketimiz için bir özel tren hazırlatmıştı. Trenin hareketinden önce trenin salonunda arkadaşlarla toplandık. Durumu inceledik. Ziya Hurşit’in itirafı üzerine olay ile Terakkiperverlerin (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticilerinin) ilgisi ihtimalini teemmül ettik (istekle ve etraflıca düşündük). Bütün Terakkiperver Fırka üyelerinin bulundukları yerlerde ve aynı saatte derhal tevkif edilmelerini ve evlerinin itina ile aranmasını ve çıkacak bütün evrakın İzmir’e gönderilmesini karar altına aldık.

    İcap edenlere gereken talimat ve emirleri verdikten sonra 17 Haziran 1926’da Ankara’dan İzmir’e hareket ettik.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 39, 40) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1997): Bu mahkeme heyeti, İzmir suikastı hakkında, İzmir Valisi Kâzım Paşa’nın konu hakkında çok sade ve suçlama içermeyen iki telgrafına dayanarak, tutuklamalara karar veriyor.

  • (Yer Ankara, henüz suikast olayı duyulmamış, Ziya Hurşit yakalanmamış. İstiklâl Mahkemesi heyeti, Çankaya civarındaki Maraş Mebusu Nurettin Bey’in köşküne serinlemek ve akşam yemeği için gidiyorlar, buradan çıkınca Eskişehir Mebusu olan ve İzmir suikastı davasında astıkları Ayıcı Arif Bey’in köşküne gidiyorlar. Arif Bey bu mahkeme heyetini görünce heyecanlanıyor.)

    Oturur oturmaz ben, hiçbir sebep olmadığı halde, muhakkak bir latife (şaka) yapayım diye;

    “-Ey Arif Bey! Şimdi doğruyu bize söyle bakalım. Son toplantınızda kimler vardı ve nelere karar verdiniz?” dedim. Benim bu şakamdan, Arif ürker gibi bir durum alınca Ali Bey sıkıldı.

    (Kılıç Ali bu muzipliğe devem ediyor ve defalarca soruyor, İstiklâl Mahkemesinde de benzer soruyu defalarca soruyor:) 

    Günün birinde;

    “-Arif Bey, İsmet Paşa ile niçin bu kadar uğraşıyorsun? Gazi sıkılıyor?” demiştim.   Hemen cebinden bir defter çıkartmış;

    “-Birader nasıl uğraşmayayım? İşte bak; İsmet Paşa Milli savunmanın askeri arabaları ile köşküne kireç naklettirmiş! Bu olur mu ya?”  Arif Bey küçük şeylerle uğraşırdı. 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 37, 38) kitabından birebir alınmıştı.  

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): O dönemde yapılan yolsuzluklar yanında bu konu hakikaten küçük şey miydi?

  • İstanbul henüz İtilaf Devletlerinin işgali altındaydı, o sırada Gazi, benimle arkadaşım İhsan’ı (1) İstanbul’daki milli teşkilatımızı gözden geçirmek ve başkanları ile görüşmek, temas etmek üzere gizli olarak ve takma adlarla İstanbul’a göndermişti. Teşkilat arkadaşlarımız bizi Kara Kemal’le de görüştürmeyi arzu etmişlerdi. Kara Kemal bize, Ankara’daki 2. Gurup şeklindeki ayrılığı (Mustafa Kemal’e muhalif olan mebusların gurubuna verilen ad) uygun görmediğini, bu gurubun ortadan kalkmasına yardım edebileceğini, hatta samimi bir anlaşmaya varıldığı takdirde halen maiyetinde bulunan kuvvetiyle o zamanki Müdafai hukuk teşkilatımıza yardım edeceğini söyledi. 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 28) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Eski deniz bakanı, Topçu İhsan, İstiklâl Mahkemesi üyelerinden, sonradan yolsuzluktan hüküm giydi.

  • (Yıl 1920, Hint asıllı İngiliz ajanı Mustafa Sağir, İstiklâl Mahkemesi tarafından yargılanıp idama mahkûm ediliyor. Genelkurmay Başkanı olan İsmet Paşa, Ankara Emniyet Müdürü Dilaver Bey’i göndererek bu infazın (ceza kararının uygulanmasının) Gazi ile görüşülmesi sonucuna kadar geciktirilmesini istiyor. Kel Ali hemen Gazi’nin yanına gidiyor, Gazi telefonla hemen İsmet Paşa ile konuşuyor;) 

    Gazi’nin hali sıkkın ve hırçınca idi. Telefonu kapatınca bana döndü; “İsmet telefon ediyor, bir Hintli asıyormuşsunuz!  Bunun idamı İngilizlerle aramızda olay çıkarır diyor. Ben cevabını verdim, siz görevinizi bilirsiniz.” dedi.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 24) kitabından birebir alınmıştı.

  • İkinci Ankara İstiklâl Mahkemesinde Afyon Mebusu Ali Bey’le (Kel Ali Çetinkaya) görevde idik. Osmaniye’nin Bahçe kazasından (Kasabasından) boylu poslu, irice, levent gibi gayet güzel bir delikanlı mahkememize gönderilmişti. Askerlikten firar etmiş, takip eden müfrezeye karşı silahlı çatışma sonucunda yakalanmış olmakla suçlanıyordu. İdam kararını verdik fakat bu karar beni çok üzdü. .. Sabah erken Mahkemeye gittim, Reis Ali Bey’de erken gelmişti. O da çok üzülmüştü.  Tam bu sırada telefon çaldı, telefonda idam hükmünü infaza memur olan Rize Mebusu Ali Bey; “-Kararda salben (asılarak) idam diye yazılı. Hâlbuki asker olduğu için kurşuna dizilmesi lâzım değil mi?” diye soruyordu.  “-Hükmü infaz etmeyiniz, telefonumuzu bekleyiniz!” dedim.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 17, 18) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Mahkeme yeniden toplanıp kararı değiştiriyor, cezayı ömür boyu kürek cezasına çeviriyorlar. Yani bu çocuğun yakışıklılığı onu ölümden döndürüyor. Bu hükümden kısa bir süre sonra, Bahçe’den tarafsız birisi mahkemeye bir mektup yazıyor; Meğerse iki hasım ailenin husumeti yüzünden çocuk iftiraya uğramışmış. Yaşı tutmadığı halde zorla askere almak istiyorlar, çocuk kaçıyor, jandarma kıstırınca da silahla cevap veriyor. Bunu öğrenen mahkeme heyeti tekrar toplanıp çocuğu yeniden mahkeme edip kürek cezasını da kaldırıyorlar. berat ettiriyorlar! İnanılır gibi değil!

  • Düzce veya Hendek’ten bir genç, bilfiil Düzce İsyanına katılmış olmasından dolayı İdama mahkûm ettik. Ve kararı kendisine tebliğ ettik. İhsan Bey ile evimize gidiyorduk, Jandarma subayı arkamızdan koştu; “-İdam Mahkûmunun size bir söyleyeceği varmış!” dedi. Derhal döndüm. Genç, bana; “-Efendim, ben bu hıyaneti yaptım fakat sonradan Genel affa uğramıştım.” dedi. Kendisine; “-Savunmanda niçin bunu söylemedin?” dedim. “-Korktum da ağzım tutuldu, onun için söyleyememiştim.” Ali Fuat Paşa’dan telgraf başında, bu gencin affa dâhil olup-olmadığını sorduk ve cevap olumlu olunca, derhal tahliyesine karar verdik.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 18) kitabından birebir alınmıştı.

  • Asker, sivil bütün devlet memurları İstiklâl Mahkemelerinin verdikleri hükümleri derhal infaz etmekle (uygulamakla) mükellefti. İstiklâl Mahkemelerinin verdikleri hükümlerin temyizi (bir üst mahkemeye itirazı) kabil değildi (mümkün değildi). Hükümler derhal infaz edilirdi.   

    Memlekete zararlı ve fesat olduklarına kanaat getirdikleri kimselere karşı da amansız davrandığına dair örnekler pek çoktur.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 13) kitabından birebir alınmıştı.

  • Keyfi idarelerin milli yapıda yapacağı tahribatı bilen adamlarız… İnkılabın ve memleketin kurtuluşu, ordunun takviyesi, milli davanın her etkiden korunması başlıca hedefimizdi.  İnkılap kurtları, her cins haşere, milletin kurtuluşunu engellemeye, inkılabın aleyhindeki harekâta hâkim olmaya çalışıyorlardı. Mahkeme heyeti olarak çalışırken daha çok bu gibilerin gizli emellerini, gizli ihtiraslarını meydana çıkarmaya çalışmak gerekiyordu.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 11, 12) kitabından birebir alınmıştı.

  • İsmet Paşa İstiklâl Mahkemelerinin kaldırılması dolayısıyla bir parti (CHP) toplantısında yaptığı açıklamada;

    “-Samimi olarak parti huzurunda ve iki gün sonra da Meclis huzurunda söyleyeceğim ki; BMM, İstiklâl Mahkemelerini seçip ve oluştururken büyük bir isabet ve hüsnü intihap (güzel seçim) göstermiştir. Mahkemeler seçmiş olduğu arkadaşlar, her türlü tesirden azade olarak, yalnız büyük ve aziz mefkûrelerinin (fikirlerinin) ve memlekette inkılabın korunması için, büyük Meclis’in kendilerine emanet ettiği yüksek salahiyet ve yargılama hakkını yerinde ve lâzım olduğu kadar dikkatle kullanmışlardır. Kendilerini huzurunuzda tebrik ve teşekkür etmeyi bir görev telakki ederim.” 

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştı.

  • Bu mahkemeleri (İstiklal Mahkemeleri) Çeka Mahkemesine benzetenler de olmuştu.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 9) kitabından birebir alınmıştı.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Çeka, komünist ihtilalinden sonra Rusya’da kurulmuş devrim mahkemeleri.

  • Mahkemelere Millet Mahkemesi ismini vermek isteyenler olduğu gibi Terreur Mahkemesi denilmesini ileri sürenler de olmuştu.

    Alıntı: İstiklâl Mahkemesi Hatıraları – Kılıç Ali (Sel yayınları 1955- Sf. 7) kitabından birebir alınmıştı.

  • (9 Şubat 1925’te Başbakanlık bütçesi görüşülürken, Elazığ Mebusu Hüseyin Bey (Deveci), baytarların (Veterinerlerin) terfileri hakkında bir önergeyi imza ettirmek için Ardahan Mebusu Halit Paşa’ya gidiyor. Tersliği üstünde olan Deli Halit Paşa bunu imzalamıyor ve tartışıyorlar. Halit Paşa Hüseyin Bey’i vurmak istiyor ama bırakmıyorlar.  Rize Mebusu Rauf Bey, Bozok Mebusu Salih Bey, Antep Mebusu Kel Ali Beyler onu yatıştırırken, Deli Halit Paşa;)

    “-Hüseyin’i mutlaka öldüreceğim, hıncımı alamadım.” deyip duruyordu.   Salih Bozok’un kulağına; “-Sen gitme! Kal! Kapıyı tut. Hüseyin’i çağırt gelsin, içeri gönder, ben onu tepelerken odaya kimse girmesin.” demiş. Meclis salonunda oturumu izleyen Hüseyin Bey’i bir desise ile dışarıya çıkartmış.  Afyon Mebusu, Ali Bey (Kel Ali Çetinkaya) araya girmek istemiş… Halit Paşa birden geri dönmüş iki cebinden çıkardığı tabancaları Ali Bey’e yönelterek; “-Al sana Kel Ali!” diye boşaltmış. Ali Bey kaçarken düşmüş, Halit Paşa üstüne atılıp kafasına silah sıkmak isteyince, Rize Mebusu Rauf Bey elini tutmuş, bir el de ateş etmiş.  Zeki Bey heyecanla soruyor; “-Paşa ne oluyor?”  Paşa; “-Kel’i altıma aldım, hergele Rauf beni arkamdan vurdu!” cevabını veren Halit Paşa sarsılıyor.

    …dediklerine göre,  Ali Bey, sırf arkadaşı Rauf Bey’i sorumluluktan kurtarmak amacıyla Halit Paşa’yı kendisinin vurduğunu söylemiştir.”

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 93) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Halit Paşa, saldırgan ve sinirli bir adam. 9 Şubat 1925’te vuruldu, 14 Şubat 1925’te yani beş gün sonra saat;14’te ölüyor. Yaralı olarak, Meclis Muhasebe odasına yatırılıyor. İstanbul’dan gelen Operatör Orhan Bey cerrahi müdahaleyi bu odada yapıyor. Adamı hastaneye kaldırmıyorlar. İfadesi alınamıyor ama Mustafa Kemal ile ve Erzurum Mebusu Gözü Büyük Hoca ile konuşuyor. Öldükten sonra ceset Memleket Hastanesine götürülüyor. “Feth-i meyyit” muamelesi görüyor yani otopsi yapılmıyor.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Bu konuda Rıza Nur’un iddiası çok ilginç; “Deli Halid’e Mustafa Kemal mebusluk teklif ettiği zaman ben orada idim. Zavallı Halid; “İstemem.” dedi. “Ben Mebusluk yapamam, Pek sinirli bir adamım, kürsüye çıkar bir şey söylerim, bir Mebus itiraz eder, ben itiraza alışmamışım, tabancayı çıkarır vururum. Beni yapmayınız.” dedi. Hâlbuki bizzat Mustafa Kemal kendisini öldürttü.” Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım III Sf. 686, 687

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Ayrıca bu konu hakkında Yalçın Küçük Hocanın notu var; “Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir Paşa’dan Albay Halit’i Ankara’da oluşturulabilecek özel cezalandırma kuvvetlerinin başına istiyor. Halit uzun süre Ankara’da hükümet adına şiddet dağıtıyor. Hep birlikte Meclis salonundan çıktılar ve tabancalarına sarıldılar. Ali Çetinkaya (Kel Ali) kaçarken, ayağı takıldı, düştü, Halit Paşa üzerine çullandı. Bu anda üç-dört el silah patladı. Halit Paşa yere yıkıldı. Mustafa Kemal Paşa ve savcıya haber verildi.  Halit Paşa hastaneye kaldırılmamış Meclis binasında yatıyordu. 12 Şubat 1925 İstanbul’dan operatörler geliyorlar. Meclis binasında Halit Paşa’yı ameliyat ettiler. Sağlık durumunun iyiye gittiğini söylediler. Fakat Halit Paşa yine hastaneye kaldırılmadı ve iki gün sonra ansızın zatürreeden öldü.” Yalçın, Küçük, Aydın Üzerine Tezler III Sf. 432

  • Atatürk, Latife Hanımla evlendiğinden kısa bir zaman sonra, Çankaya Köşkü’ne, Atatürk’ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olan Fikriye Hanım geliyor. (1)

    Günün birinde Fikriye’nin Almanya’dan dönüp, gelir-gelmez Ankara’ya giderek Atatürk’ü ziyaret etmek istediği halde, Başyaveri Rasuhi Bey’in, herhalde daha önce almış olduğu talimata uyarak, nezaketle engel olması üzerine, Fikriye’nin son derece mahzun, müteheyyiç bir vaziyette Çankaya Köşkünden çıkarken, oracıktaki Çolak İbrahim Köyü karşısında tabancasını kalbine sıkarak canına kıydı.

    Alıntı: Atatürk’e İzmir Suikastından Ayrı 11 Suikast – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 117-118) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresinden sonra Ankara’ya gelince Fikriye Hanım da Ankara’ya geliyor.  Mustafa Kemal’in eniştesi Mustafa Mecdi Bey, Fikriye’nin sonraları Mustafa Kemal’i sevdiğini, Zübeyde Hanım ve Makbule’nin ise Fikriye’yi Mustafa Kemal’e layık görmediklerini ve hoşlanmadıklarını söylüyor.  Mustafa Kemal Latife ile evlenme işini kararlaştırdığı zaman, Fikriye’de genel bir zafiyet teşhisi ile tedavi ve istirahat için Almanya’da bulunuyordu.    

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Fikriye’nin yanında tabancasının olmasını Mustafa Kemal’e suikast girişimi olarak değerlendiriyorlar. Bazıları da Fikriye’yi Mustafa Kemal’in öldürttüğünü söylüyor.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): “Bir haber: Fikrîye Hanım intihar etmiş. Sebebi? Çankaya’ya gitmiş, kabul edilmemiş, üzüntüsünden intihar etmiş?… Gazi evlenince bu metresini para vererek Avrupa’ya yollatmış. Kadın gezmiş gelmiş, Latife kesinlikle bu kadını çekemiyor… Bizim oturduğumuz Leblebici Mahallesinde bir komşumuz var, yerlilerden. Bizim hanımla iyi ahbaplar. Çankaya’ya yakın bağları var. O hanım anlattı: “Bir tabanca patladı. Pencereye koştuk. Bir kadın sesi “Bani vurdular, cankurtaran var mı?” diye feryat ediyor. Sesi biraz sonra kesildi.” Demek Fikrîye intihar etmedi, vurdular. Bunu ya Latife veya Mustafa Kemal vurdurdu.. Mahkeme, kimse bu işi araştırmadı. Geçti, gitti.” Rıza Nur, hayatım ve Hatıratım IV Sf.1291

  •      O zaman Ankara’da Rus Sefarethanesinde kafayı çekmekle meşgul olan, İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya’ya bu haber bildirilince, sevinçten bir kadeh daha yuvarlayarak, hemen oradaki İsmet Paşa’ya koşarak; “- Paşa’m müjde!  Kara Kemal gürledi gitti! İntihar etmiş!” diye müjdeyi verdi.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 100) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Kara Kemal; 1926’daki İzmir Suikastı davasında, İzmir İstiklâl Mahkemesi gıyabında idam cezası verdi. Evi basılınca, 27 Temmuz 1926’da yakalanacağını anladı ve intihar etti. İttihat ve Terakki’nin alım satım işleri ile ilgili bakanlığını yapan düzgün ve onurlu adamı.

  • Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey (1) ; “-Giresunlu Topal Osman ve hempalarından, suç ortaklarından BMM Başkanlığı Muhafız Bölüğü Kumandanı Mustafa Kaptan adlı şahsa fuzuli olarak verilen Teğmen rütbesi dolayısıyla askeri tevkifhanede (tutukevinde) yatması pek manasızdır. Kendisinin derhal genel hapishaneye nakli ve cinayetin hakiki müsebbiplerinin (sebep olanların) süratle tahkiki ile (araştırılarak) meydana çıkartılmasını teklif ederim.”  

    Ziya Hurşit Bey’in bu teklifine Rauf Bey çok fena hiddetleniyor; “-Heyecan ve üzüntüyle alacağımız kararların gelecekte geniş etkileri olabilir.”  

    Ziya Hurşit Bey; “- … bu adama (Mustafa Kaptan’a) subaylığı, bu rütbeyi veren kimdir? Lütfen söyleyiniz, bu rütbeyi kim vermiştir buna?”  

    Erzurum Mebusu Salih Hoca; “-Arkadaşlar Biliyorsunuz ki terfiler meclisten geçer ve tasdike iktiran eder (dayanır). Böyle haşerelere kim rütbe vermiştir? Bu ne subaydır ne neferdir. Ordu böyle subay bilmez tanımaz. Bu adam eşkıyadır, canidir!”  

    Ziya Hurşit Bey; “-Arkadaşlar! … Bu memlekette ancak Harp Okulunu bitirerek subay olunur. … Rauf Beyefendiden sorarım; Cani, katil, cahil, hain bir adama subay üniforması giydirilir mi?  Bu nasıl olur demeyin, oluyor işte!” (2) 

    Bunun üzerine, Milli savunma Bakanı Kâzım Paşa, “-Genel hapishaneye götürülseydi, milis subayıdır diye almayabilirlerdi diyor.  

    Ziya Hurşit Bey; “-Paşa Hazretleri, bir cani ve eşkıyaya üniforma giydirip subay hüviyeti (kimliği) veremezsiniz!” diye bağırıyordu.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952- Sf. 56) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): 1926’da Mustafa Kemal’e düzenlenen İzmir Suikastı davasında asıldı.

    BAKKAL’IN NOTU (2) (1995): Bu adama subay rütbesini veren Mustafa Kemal Paşa.

  • Ve Meclis’e bir önerge veriliyor;  ” … yapılan çatışma sonucunda yaralı olarak ele geçirilen ve sonradan geberen, hunhar katil Kaymakam (yarbay) Topal Osman’ın Meclis’in kapısı önünde asılarak teşhir edilmesini teklif ederiz.” İttifakla (herkesin katılımıyla) kabul edilen bu teklif de Topal Osman’ın cesedi Meclis önündeki sehpada sallandırılmak sureti ile yerine getirildi. Fakat ceset başsızdı.         

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952- Sf. 52) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): “14 Ocak 1923 günü Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir ve Fevzi Paşa ile birlikte İzmir’e gider. Gazi o gün çok öfkelendi, öfkesinin nedeni de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı gazete için Ankara’ya matbaa makinesi getirmesidir. Karabekir anlatıyor; Gazi pek asabi idi, “Muhaliflerden Ali Şükrü Bey Ankara’ya matbaa makinesi getirmiş, Tan adında bir gazete çıkartacakmış, siz hala uyuyorsunuz!” diye, yaveri Hüseyin Abbas Bey’e verdi veriştirdi ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı.” Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Sf. 68

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Yine başka bir kaynaktan; “Sonraki benim araştırmama göre (ki orada bulunan birinden yapılmıştır.) Çatışma olmamış. Yaylım ateşleri kasıtlı olarak yapılmış, yapılmış ki herkes çatışma var zannetsin. Osman ilk hamlede teslim olmuş, İsmail Hakkı, Ali Şükrü olayında Osman’a yardım eden sekiz adamıyla Osman’ı almış götürmüş. Dokuzunu da tabanca ile öldürmüş. Sonradan Latife’nin bana söylediğine göre, Osman Mustafa Kemal’in evine kurşun atmıştır. Hatta elbiseleri dolapta kurşunla delinmişti.” Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım III Sf.1177, 1180

  • “-Efendiler! Bu kürsü artık onun sağlam mantığından ,… vatansever sözlerinden mahrum kalmıştır. Fakat .. Ruhu bizimledir. Âşığı olduğu hürriyet ve milli egemenliği biz ve bizden sonra gelecek şerefli Türk milletinin temsilcileri, yerine getirmekle, daima onun ruhunu şad edeceğiz.  Ey gaddar el! Ey hunhar pençe! Ne istiyordun bu vatanperverden?  Ey zalim! Ey alçak! Ne istiyordun bu hürriyet kahramanından? … Hiç mi insanlıktan nasibin yok? ….. siz azimli, metin ve kararlı kaldıkça ve millet böyle müdrik (idrak eder) oldukça, hiç kimsenin intikamı kalmaz! Efendiler, bu eşkıyalara, bu canilere silah veren kimdir? Olay olmadan önce bunu keşfetmeliydik. … Ortada bir suçlu varsa o da bizleriz.   Böyle adamların eline silah verirken, bunların bu silahları nasıl kötüye kullandıklarını düşünmeli idik.  Ömrü dağlarda, eşkıyalıkla geçmiş (Topal Osman’dan kasıtla. 1995) bir lâinin (lanetlinin) eline silah verdiğiniz için, bugünkü cinayetlere sebep oldunuz. Günahkârsınız! Tarih, bu günahı sizden soracak, benden soracaktır. O, sizin hürriyetiniz, şerefiniz, istiklâliniz için kurban gitmiştir ve biz hepimiz, onun yolunda giderken, onunki gibi şerefli ölümlere de hazırlanmalıyız!  Bu azim ve karar ve imanla, Ali Şükrü Bey’in aziz hatırası önünde kemali hürmetle eğiliyorum!”

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 50, 51) kitabından birebir alınmıştır.

  • … korumasıyla görevli olduğu Mustafa Kemal Paşa’ya kıymaya kalkması ihtimali olduğundan her şeyden önce, Mustafa Kemal Paşa’yı bu melun’un şerrinden korumak gerekiyordu.   

    Mustafa Kemal Paşa’yı ve Latife Hanım’ı Çankaya Köşkünün arka tarafından aldırıp istasyona getiriyorlar. Tam o sırada Çankaya’da ateş de başlamıştı.  Topal Osman, yarasından akan kanları sile sile kudurmuşçasına; “Ah namertler! Kancıklar! Beni gafil avladınız! Ah kahpeler!” diye homurdanıyor.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 45, 46) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Başbakan Rauf Bey bu olayı Meclis’e anlatıyor, artık bu işi daha fazla deşmeyelim, mesele kapanmıştır gibi laflar ediyor. Rıza Nur, hatıralarında Topal Osman’ı Mustafa Kemal’in öldürttüğünü iddia ediyor.

  • Ali Şükrü Bey, … Muhalefetlerine devam ederken, 27 Mart 1923’te evinden çıkıp Meclis’e giderken kaybolmuş. 30 Mart 1923 günkü celsede BMM de Hüseyin Avni (Ulaş) Bey;

      “- …. Ey milletin Kâbe’si! Sana da mı saldırı? Ey Milletin iradesi sana da mı taarruz? … Arkadaşlar! Asırlardan beri bu memleketi inim inim inleten saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı, kahrolası haşaratın yok edilmesi ve büyük Türk milletinin kurtuluşu için bayrak çektik! … Hâkimiyet kutsaldır, milletin namusudur, vekilleri milletin ağzıdır, kalemidir. Bu namusa tecavüz eden eller kırılsın! .. Hüseyin Avni bir damla murdar kan değildir, Ali Şükrü arkadaşımız da öyle değildi! Ali Şükrü’ye tecavüz eden milletin namusuna tecavüz etmiştir. Böyle namussuzlar yaşamamalı! Kahrolmalı!   Evet, Ali Şükrü Bey’in… adi bir saldırıya maruz kalmış olmasını isterdim. Ya Allah göstermesin, siyasi bir saldırıya uğramışsa.  Efendiler! .. Ya siyasi bir cürümse? Demek ki bu memlekette herhangi bir düşüncenin serdarı (başkanı) yaşayamayacaktır! Ölecektir! Bir fikrin timsali, bir gurubun mensubu olan bir insanın kendi kişisel ve vicdani kanaati olarak milletin ve memleketin mutluluk ve selameti uğrunda söyleyeceği söz, yazacağı yazı kutsaldır. O, milletin sesi, milletin yazısıdır. Efendiler, bu ağız kapatılamaz, bu kalem kırılamaz, bu fikir öldürülemez!    Efendiler! Türkiye Milletinin vekâletini taşıyorsunuz! Size saldırıyorlar. Bu saldırı kanuna saldırıdır…. Allahtan dilerim ki bu saldırı siyasi bir cinayet olmasın da, bütün dünya bizi, siyasetten, fikir ve söz hürriyetinden yoksun bir hayvan sürüsü görmesin. .. Yoksa bu sancak uğrunda bin Hüseyin Avni feda olsun!    Şimdi şu anda ellinci saat doluyor, Ali Şükrü Bey kardeşiniz Ankara denilen köy kadar yerde, subayıyla, ordusuyla, millet meclisiyle, hükümetiyle, Ankara’da Ali Şükrü Bey kayboluyor ve bulunamıyor?   Efendiler! Hepinizin boyunlarında idam fermanları var! Altı yüz yıllık bir tahtın heyulalarıyla mücadele edişinizin, onların zulmüne boyun eğmeyişinizin verdiği bu idam fermanlarına rağmen, metanetle mücadeleye devam ederken, şimdi bir de meçhul ellerin saldırısına uğrayarak yıldırılmak isteniyorsunuz.  Sizden şüphelenenler namussuzdur! Yalnız, Bakanlar Kurulundan rica ediyorum; dokunulmazlığınızı koruduklarını, koruyacaklarını gelsinler burada temin etsinler, söz versinler! Bunu söyleyemezlerse namussuzdurlar!  Dokunulmazlığınız temin edilmedikçe, burada oturmayınız. Oturursanız siz de namussuzsunuz! Başkanlarımızın gücü yoksa çekilsinler! Siz de namusunuzu şerefinizi koruyacak başka bir hükûmet seçersiniz. Aksi halde paydos efendiler paydos! (1)

    Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey; “Söz ve fikir hürriyeti güvence altına alınmamış olan bir yerde, ödenek almaktan başka bir şey yapmaya imkân olamayacağına göre, burada oturmaya devam etmek bir zillettir!” 

    Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey;

    “-Rauf Bey’in bu beylik sözlerini dinlerken ben de dedim ki; kötü örnekler var, endişemiz bundandır. … daha dün denecek kadar yakın bir zamanda, …unuttunuz mu?” (2)

    “…Hükûmetin kışlalarının yanında, karşısında, güpegündüz saat dört buçukta, üç yüz kurşun atılmak suretiyle yapılan suikastın, faillerini, katillerini o zaman da hükûmet reisi olan Rauf Beyefendi… neden yakalayamadılar? Neden adalete vermediler? Neden? … Hükûmetin bir şey yapmadığına ve yapamayacağına tam kanaatim vardır.”

    Topal Osman’ın sağ kolu olan Mustafa Kaptan yakalanmış, onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmış.

    .. Kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın, Topal Osman tarafından öldürtülmüş oluşu, Ali Şükrü Bey’in de BMM de bu işi kurcalayarak, Yahya Kâhya’nın katillerinin mutlaka bulunup cezalandırılmasını ısrarla isteyişi de hatırlanınca şüpheler kesinleşti.  Pazar günü akşamüstü, Köşkün (Çankaya Köşkü’nün) beş-altı yüz metre berisinde… Jandarma müfrezesinin başındaki Teğmen Kemal… Çukurda iplerle bağlı ayakları görünen bir ceset vardı. .. Çukurdan çıkartılan ceset Ali Şükrü Bey’di. … Vücudunun da çeşitli yerleri parça parça edilmiş, çift iple boğulmuş, sol eli kırılmış, dili dışarı fırlamış, sıkılı olan sağ avucunda sandalye hasırları kalmış. Bütün bu haliyle son nefesine kadar boğuştuğu aşikârdı.

    Alıntı: Cumhuriyet Devrinde Siyasi Cinayetler – Feridun Kandemir (Ekicigil Tarih Yayınları 1952 – Sf. 16 ile 21 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1) (1995): Bu sırada Ali Şükrü Bey’in katili olan ve Mustafa Kemal’in özel koruma birliğinin başı olan Topal Osman da Meclis’te, Yenibahçeli Şükrü Bey onu kolundan tutup dışarıya atıyor. Rauf (Orbay) Bey Başbakan. Konuşmalara devam ediliyor

    BAKKAL’IN NOTU (2) (1995): Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını boğan Yahya Kâhya’nın öldürülmesi olayını hatırlatıyor. Ali Şükrü de ölümünden önce bu olayı araştırıyordu.