Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • “Selçuklu Sarayında sopalı elli memur bulunurdu. Bunlar dayak cezasını tatbik ederlerdi (uygularlardı). Bu ceza şekli Türklerde daima vardır.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 121) kitabından birebir alınmıştır.

     

  • “Türkçe, resmen Cengiz Han ordularında, İlhanlılarda Uygur Alfabesi ile yazılmakta idi. Bu alfabe ıslah (yenilenme) ister, ıslahı mümkündür, Latin alfabesine müracaata (başvurmaya) gerek yoktur.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 109) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2007): Bu kitap, dil devriminden önce yazılmıştır.

  • “Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah, Melik Şah zamanında devletten maaş alarak yaşamışlardır. Ömer Hayyam Türk’tür ama eserini Acemce (Farsça) yazmıştır.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 80) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Homar yahut Kumar Orta Asya’da bir şehir adıdır. Bu şehrin insanları pek güzel ve yakışıklı olurmuş.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 39) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2007): Dilimizde, şarkı ve şiirlerimizde güzel gözlüler için söylenen Xumar gözlü deyimi vardır.

  • “Salçukluların Müslüman olmadan evvel Salçuk ile oğulları olan xonas (yunus), Musa, İsrail ve Mişel (Mikail) adlı reisleri vardı. Salçuk miladi 1004 yılında Müslüman oldu.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 22 ile 23 arası) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (2007): Selçukluların Hazar Türk Yahudilerinden oldukları biliniyor. Onomastik yani isimbilim de bunu doğruluyor. Yalçın Küçük’ün de bu yönde iddiası var. 

  • “Selçuklu Sultanı Alaaddin vefatından evvel (önce)  saltanatın Osman Gazi’ye geçmesini vasiyet etmiş. Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin huzurunda (bulunduğu ortamda) Osman Gazi’ye Konya’da taç giydirilmiştir.”

    Alıntı: Türk Tarihi III – Rıza Nur (1992 – Sf. 15) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Köle misin? Öyleyse dost olamazsın. Zorba mısın? Öyleyse dostun olmaz. Pek uzun bir süre köle ile zorba gizlenmiştir kadında, bu yüzden kadın, henüz dostluğa yeterli değildir: o, yalnız sevgiyi bilir.”

    Alıntı; Böyle Buyurdu Zerdüşt – Frederick Nietzsche (1990 – Sf. 59) kitaptan birebir alınmıştır.

  • “Hayatı eğitim değil, sanat sevdirir kişilere.”

    Alıntı: Böyle Buyurdu Zerdüşt – Frederick Nietzsche (1990 – Sf. 10) Kitabından birebir alınmıştır.

  • “Şeker Şirketi kurulduğunda Ahmet Ağaoğlu’nu yönetim kuruluna alıyorlar. Bir gün ona 2.000 TL veriyorlar. (O zaman için büyük para 1988)  İade edip (geri verip)  Mustafa Kemal Paşa’ya konuyu anlatan bir mektup yazıyor. ” … İnkılâp yapmak davasında olan insanların şahsi servet denilen beladan korkmaları gerekir” diyor. Mustafa Kemal’in verdiği cevap; “Haklısın ama bizim de bir başka büyük politika düşüncemiz var. Mamafih bu yazınızla sizin Şeker Şirketi Meclisi İdare azalığında (yönetim kurulu üyeliğinde) gereği gibi faydalı olamayacağınız da anlaşıldı. İstifa etmekle âlâ (iyi) ettiniz.”

    Alıntı; Hür Şehrin İnsanları I ve II – Kemal Tahir (Sf.?)

    BAKKAL’IN NOTU (2007): Yazar Adalet Ağaoğlu’nun dedesi. DP ve AP milletvekili Samet Ağaoğlu’nun babası. Dürüst insan olmalı. Yağmadan uzak durmuş olabilir.

  • Andre Maurou;  “Ahlâk düzeni sağlam olmayan ve soyguncuları ile başa çıkamayan bir toplum, ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da baskısı ile soyguncularına karşı hayranlık duyar.”

    Alıntı: Rahmet Yolları Kesti – Kemal Tahir (1988 – Sf. 1) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Devlet, belli bir ülke içerisinde yerleşmiş zorlayıcı yetkiye sahip, bir üstün iktidar tarafından yönetilen insan topluluğunun meydana getirdiği siyasi kuruluştur.”

    Alıntı: Politika Bilimine Giriş – Münci Kapanî (1980 – Sf. 17) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Siyasal bilimin gerçek anlamda bir bilim sayılamayacağı itirazını öne sürenler, her şeyden önce bu alanda deney yapmanın imkânsızlığı üzerinde durular. Bu görüşe göre olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkileri deneylerle doğrulanmadıkça kesin nedensellik (illiyet – determinizm) bağları ortaya konamaz. Başka bir değişle kesin kanunlara varılamaz. Böyle olunca da sadece genel gözleme dayanarak çıkarılan sonuçlar birer hipotez “varsayım” olmaktan öteye gitmezler.”

    Alıntı: Politika Bilimine Giriş – Münci Kapanî (1980 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Sosyal olaylar ve sosyal gerçekler genel olarak çok yönlü ve karmaşık bir nitelik taşırlar. Bu nitelikleri dolayısıyla basitleştirme ameliyelerine (operasyonlarına) pek elverişli olmadıkları gibi dar ve tek yönlü yorum kalıplarına da kolayca sığmazlar.”

    Alıntı: Politika Bilimine Giriş – Münci Kapanî (1980 – Sf. 2) kitabından birebir alınmıştır.

     

  • “Politika nedir sorusuna tarihte iki türlü ve birbirinin aksi olan cevaplar verilmiştir. Bir görüşe göre politika, toplumda yaşayan insanlar arasında bir çatışma, bir mücadele ve kavgadır. Buna karşı çıkan düşünürlere göre, politikanın amacı, her şeyden önce toplumda bütünlüğü sağlamak, özel menfaatlere karşı çıkarak genel menfaati ve insanların ortak iyiliğini gerçekleştirmektir. Bu ikinci görüş idealist ve bir bakıma ütopiktir.”

    Alıntı: Politika Bilimine Giriş – Münci Kapanî (1980 – Sf. 1) kitabından birebir alınmıştır.

  • Troçki ” Ayaklanma bir sanat değil, bir makinedir. Bunu çalıştırmak için teknisyenler lâzımdır. Ve onu yalnız teknisyenler durdurabilir.

    Alıntı: Sol’da Vur Emri – Uğur Tekin (1980 – Sf. 179) Kitabından birebir alınmıştır.

  • Bülent Ecevit; “Devrimcilik aklın kaç karış olduğuna göre ölçülmez. Devrimcilik ayağın yere ne kadar sağlam bastığıyla ölçülür.”

    Alıntı: Sol’da Vur Emri – Uğur Tekin (1980 – Sf. 55) Kitabından birebir alınmıştır.

  • Troçki “İsyan için bütün halk fazla gelir. Soğukkanlılıkla ve şiddetle hareket eden, isyan taktiğini öğrenmiş olan küçük bir kıta bu iş için yeterlidir.”

    Alıntı: Sol’da Vur Emri – Uğur Tekin (1980 – Sf. 46) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Stalin 1935’de Türkiye, İran ve yakın orta şarkı Rus bölgesi olarak tanımlamıştı. Bu konuşma Atatürk’ün kulağına değdi ve Rus ihtilâlinin yıldönümünde Sovyet elçiliğinde verilen yemekte Atatürk’e votka içmesi söylenince “Ben türküm, rakı içerim” demiştir. Yaveri (emir subayı, sekreteri) rakısını getirdi ve kadehini kaldırarak “Elçi Beyefendi, buna rakı, Türk rakısı derler. Moskova’da Kalinin midir, Stalin midir ne karın ağrısıysa o herife söyleyin Biz Türkler asırlarca Rusya’nın göbeğinde rakı içmiş bir milletiz. İcap ederse yine de içmesini biliriz. Bu kadehimi Türk milletinin hayrına ve hiçbir zaman Rus bölgesi derecesine düşmeyecek olan istiklâlinin (bağımsızlığının) şerefine içiyorum” kadehini boşalttıktan sonra da yine Sovyetler ve Stalin hakkında ağzına geleni söyledi.”

    Alıntı: Sol’da Vur Emri – Uğur Tekin (1980 – Sf. 29) Kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995); Bu anekdotun doğruluğunun araştırılması lâzım. Böyle bir konuşma savaş sebebi olabilirdi.

  • “Son yıllara kadar Sovyet yanlısı olarak bilinen Fransız Komünist Partisi ani bir çıkış yaparak “Proletarya Diktatörlüğü” tezini inkâr ve bu tezi modası geçmiş olarak ilan etti. Aynı tepkiyi İtalya Komünist Partisi de gösterdi. Brejnev ise bu çeşit eğilimlerin oportünizm olduğunu belirtti.”

    Alıntı: Sol’da Vur Emri – Uğur Tekin (1980 – Sf. 17) Kitabından birebir alınmıştır.

  • “Kişi, doğal nesneleri kendi geçimini sağlamak üzere kendi kendine elde ederken kendini, kendisi denetler, oysa o daha sonra başkalarının denetimi altına girer. Tek bir insan, kendi beyninin denetimi altındaki kaslarını harekete getirmeden doğa üzerine etkide bulunamaz. Daha sonra bunlar birbirlerinden ayrılır, bu ayrılma bunlar arasında düşmanca bir karşıtlığın doğacağı noktaya kadar devam eder. Ürün, genel olarak, bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkar, bir toplam işçinin üyeleri iş nesnesi üzerinde uygulanan işin ancak büyük veya küçük bir parçasını yapan bir bileşik işçinin ortak ürünü haline gelir. Kapitalist üretim sadece mal üretimi demek değil, esas itibariyle artıkdeğer üretimidir. İşçi kendisi için değil, fakat sermaye için üretimde bulunur, bundan dolayı onun, sadece üretimde bulunması yetmez; artıkdeğer üretmesi zorunludur. Şimdi, ancak, kapitalist için artıkdeğer üreten ya da sermayenin değerlenmesine, değerine değer katmasına hizmet eden işçi üretken işçidir.  İş gücünü işçinin tam kendi iş gücünün değerine eşit bir değer ürettiği noktanın ötesine uzatmak ve bu artık işe (artıkemeğe) sermaye tarafından el koymak; işte mutlak artıkdeğer üretimi denilen şey budur. Kapitalist sistemin genel dayanağını ve nispi (göreceli) artıkdeğer üretiminin hareket noktasını bu teşkil eder. Kapitalist sistemde iş günü (mesai veya mesai süresi) daha baştan iki kısma bölünmüştür; gerekli-iş ve artık iş. Artık işi azaltmak için, gerekli- iş, ücretin eş değeri olan değeri daha az zamanda üretmeyi sağlayan yöntemlerle kısaltılır. Mutlak artıkdeğer üretimi işin teknik sürecini ve toplumun bileşimini giderek köklü değişikliklere uğratır. Demek oluyor ki, nispi (göreceli) artıkdeğer üretimi kendine has yöntemleri araçları ve koşulları ile birlikte ancak işçinin sermayeye şeklen bağımlı hale gelmesi ile sağlanmış bir temel üzerinde kendiliğinden ortaya çıkan ve gelişen özgül bir üretim biçimini yani kapitalist üretim biçimini gerektirir.”

    Alıntı: Kapital – Ekonomi Politiğin Eleştirisi I, II – Karl Marks (1974 1. Baskı, Sf. 214 ile 216 arası) kitabından birebir alınmıştır.