Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Peki, mübadele, ilk çözümlemede, bir servet transferidir. En zengin Yunaniler, Trabzon, Kayseri ve Antalya’da yaşıyordu ve buralara seçkin Sabetayistler yerleştirildiler ve büyük zenginliklere kondular. Karakaşzade Rüştü’nün Selanik Sabetayistlerini reddetmesi, büyük zenginliklerin yerli Sabetayistlere kalmasını sağlamak içindir. Etkisiz ve önemsiz olduğunu biliyoruz. Kayseri’deki İbrani asıllı Sabancı ve Has’lara gelince, Adana’ya indiler; zenginliklerinin oluşumunda Ermeni mülkleri önemlidir. Buradayız. Sf. 387

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 387) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir “tarih” daha yazmak istiyorum, çok kısa, Fitne kitabımda var, bir, John Kennedy, İsrael’in atom bombası yapmakta olduğunu öğrenmişti, önlemek istedi ve kararlıydı, 1963 yılında öldürüldü. İki, Katili mi, bilinmiyor; İsrael ve Ben Gurion’a bağlayanları biliyoruz; Ben Gurion böyle bir adamdır ve ben de bu görüşteyim. Üç, Yerine, yardımcısı Lyndon Johnson geçmişti ki, Yahudi değildir, ancak, Who is Who in fewish History içinde adı ve yeri bulunmaktadır. Yahudilere hizmet etmiş bir adamdır.

    Tabii 1964 seçimini kazandı, artık seçilmiş başkandır. Bundan sonraki seçime Robert Kennedy aday oldu, ön seçimlerde büyük başarılar elde ediyordu ve Haziran 1968 tarihinde öldürdüler. Sf. 385

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 385) kitabından birebir alınmıştır.

  • Efendileri benim yazdığım konusunda ciddi bir iddia vardı, hiç önemsemedim; bu kitapların yayınlanması, üstelik büyük bir sermaye grubunun yayınevi tarafından çıkarılması çok değerlidir. Ben Efendiye yardım ettim, fazla yardım etmiş olabilirim, ben buyum ve herkese yardım ediyorum. Çok önemli, Türk tarihinde pek mühim bir kapı açıyorduk; Hürriyet Gazetesi ve Doğan Kitap yolumuzu meşrulaştırıyorlardı, yaptıkları budur. Sf. 380

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 380) kitabından birebir alınmıştır.

  • Buradaki ayrı sözünü çok abartmamak durumundayız, İstanbul yakasında, Teşvikiye ve Anadolu yakasında İlahiyat Fakültesi camilerini bilirler. Anadolu yakasında, Karacaahmet, Bülbülderesi ile Nakkaştepe mezarlıklarını tercih ederler. Şimdi Kilyos Mezarlığı’nda yerleri var. Cebeci Asri Mezarlık’ta bölümlerini tespit edebiliyoruz. Sf. 371

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 365, 371) kitabından birebir alınmıştır.

  • Din eleştirisi her türlü eleştirinin temelidir. Sf. 365

    Din: İnsan Olamamış/İnsanlıktan Çıkmış Olanın Öz-Bilinci’dir. Sf. 365

    Allah: insanın Belirsiz ve Bozulmuş imajı. (Engels, Collected Works 3, p. 465)

    İnsanın kendi özü, tasavvur edilebilecek herhangi bir Tanrının hayali özünden çok daha harika ve yücedir; Tanrı dediğimiz, eninde sonunda yalnızca insanın kendisinin belirsiz ve bozulmuş bir imgesidir. Sf. 366

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 365, 366) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1952 yılında, 13 Şubat’ta Türkiye Nato’ya girmişti ve bunu, Günseli Başar’ın “Avrupa Güzeli” seçilmesi izliyordu ve Türkler için bir ödül sayıldığını hatırlıyoruz. Sf. 340

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 329) kitabından birebir alınmıştır.

  • Dünya yükseliyordu, her şey iyi gidiyordu, çok yüksekteydik ve ancak bir eksiğimiz vardı, bir “Nobel” ödülümüz yoktu ve hep birlikte Yaşar Kemal’i Cambridge’e göndermiştik. İngilizce öğrene­cekti, ödülü mutlak alacaktı, İngilizcesi de olsun istiyorduk. Open house’da bazen bu konu da açılıyordu; Yaşar Kemal giderken ne bi­liyorsa işte “aynen öyle” dönmüştü; sorduğumuzda, “kabahat öğret­mende” diyordu, “ben ona Türkçe öğrettim ve o bana İngilizce öğ­retemedi”, ekliyordu. Koca Yaşar, bizi çok güldürüyordu; içimizin güldüğü şahane yıllardan geçiyorduk. Sf. 337

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 329) kitabından birebir alınmıştır.

  • Davalar, Selimiye’de açıldı ve ben o sırada kendimi bir yeniçeri çavuşu olarak görüyordum. Osmanlı’da azapları modern lümpenlere benzetebiliriz, hep kaybetmişler, şanslarını denerler; Osmanlı bunları en ileriye sürüyordu. İlk güçlükte kaçarlar, yeniçeri çavuşu arkada bekler, kaçanlara palalarını indirir, ileride ve arkada parçalanma kaçınılmazdır. Selimiye’de ben yeniçeri çavuşuydum; işini hep ciddiye alan birisiydim. Bilinmektedir. Sf. 329

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 329) kitabından birebir alınmıştır.

  • Son toplantıyı, Köşk’ün karşısında, komite üyeleri için inşa edilmiş evlere nerede ise bitişik, geniş bir evde yapmak istiyordum. Son anda anahtarı alamadım, bir terslik olmuştu. Toplantıyı başka bir yerde yaparken, Aziz Bey ile yan yana oturuyorduk, “Aziz Bey, canım sıkıldı, tarihi bir yerde yapacaktık…” dediğimi hatırlıyorum. Aziz Bey, bazen mizah da yapıyor, yüksek sesle, “üzme canını Yalçın” demişti, “bizim kı..mızın değdiği yer tarihtir”, açıklamasını böyle bitirdiler. Bana çok ikna edici gelmişti; o günden beri kendimi daha tarihsel görüyorum. Oturacak yer seçmiyorum. Sf. 328

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 328) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1952 yılında Mısır’da genç subaylar Kral Ömer Faruk’u tahttan indirdiler ve “cumhuriyet” kurdular. Başlarında Albay Nasır vardı, yobazları asıyordu; sömürgecileri kovuyordu ve emperyalizmin, daha önce “bizim” dedikleri servetleri millileştiriyordu, Süveyş baştadır. Ve bu Nasır ciddi bir insan izlenimini veriyordu, dünyada sayıldı; ilk defa biliyoruz. Sf. 304

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 304) kitabından birebir alınmıştır.

  • Obama Rejimi ise, Partiya Karkeran Kürdistan’ı terörist örgütler listesinden çıkarma kararı almak üzeredir ve bu durumda merkezi Mezopotamya’da konuşlandırılmalarını bekleyebiliriz. Öyleyse, Washington’un Kemalize Kürtler’e, Barzani Kürtlerinden daha çok güvenmeye başladığı belli olmuştur ve normal karşılıyorum. Böylece “silah bırakma” davası, tarihe kavuşmak zorundadır. Sf. 289

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 289) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yalnız ordu, kendisini yobazlaştırmadan yobazizmi uygulaması imkânsızdır. Silivri’de de görmek imkânı buldum, subaylar ve paşaların çoğu mutaassıp ve hatta yobazdırlar. Artık gardırop modernistleri de diyebiliriz. Özel kuvvetler ve jandarma ise “Türk-İslam” Sentezi’ndedirler. Sf. 282

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 282) kitabından birebir alınmıştır.

  • Akif de, en başta şapkadan kaçtı, dönmedi, gelip öldürülmedi, Kahire’ye sığındı, hastalıktan ölüm teşhisi konunca geldi ve cenazesine, Cumhuriyet’ten bir bekçi dahi katılmadı, kısa hikâyesi budur. Kemalist Cumhuriyet Akif i ne şair ne de adam sayıyordu; asıl adı “Ragif’, bir şapka ve Kemalizm kaçkınıdır. Refik Halit Karay’ın yakın akrabası olduğu da kitaplarımda vardır. Karaim ya da “Karay” kabul ediyoruz. Sf. 275

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 275) kitabından birebir alınmıştır.

  • Üç, benim tanıdığım Öcalan, dindar değildi, Aleviliği çok konuşurduk. Üzüm üzüme baka baka kararır, Öcalan akepe’den yobazizm kaptı, not etmiştim. Dört, bu zamanda dahi, Murat Karayılan, “biz Zerdüşt’üz” diyordu ve Avesta’yı kutsal kitap kabul ettiklerine dair işaretlere rastlıyoruz. Beş, yobazizm’den çözülürlerse, laik Türkizm ile birliktedirler, başka yol göremiyorum. Sf. 273  

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 273) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir İslam gücü değil, Avrupa gücü olarak kurulmuştu. İslam coğrafyasına geçişi ve İslam toplumlarım hâkimiyet altına alışı çok sonraki bir dönemdedir. Kuruluş yılları boyunca gerçekleşen bir Türk-İslam Sentezi değil, bir Türk-Rum Sentezi oldu. İmparatorlukta sözcükler Osmanlı’nınsa da, cümleler ve dilbilgisi Bizans’ındı. Bütün yollar hâlâ Roma’ya, başka deyişle, Konstantiniye’ye çıkıyordu. Sf. 265

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 265) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bürokrasi ve ordunun devşirme ve yeniçerilik yoluyla ihtida etmiş (Müslümanlığa dönmüş) Hıristiyanlara açılması, yerli Hıristiyan unsurlar ile göçebe unsurları bir bütünlük oluşturmak üzere birleştiriyordu. II. Murad zamanına gelindiğinde artık devlet makamları önemli ölçüde Hıristiyan unsurların eline geçmiş bulunuyordu. Taner Timur’un bu yapı ve durum üzerine yorumu şöyleydi: “Burada şu kadarını söyleyelim ki, Osmanlılar Balkanları fethederken, Balkanlar aristokrasisi de Osmanlı devletini fethetmektedir.” Marx’ın kuralı işliyor; fetihçi göçebe Türkmen toplumu daha ileri bir üretim tarzına sahip Bizans ve Balkan düzenlerince fethediliyordu.

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 265) kitabından birebir alınmıştır.

  • Osmanlılar yağmadan vergiye geçmeye ve dolayısıyla uyrukların güvenliğini temin etmeye, Hıristiyanlar ise şehirlerdeki ve köylerdeki üretimlerini koruyabilmek adına Osmanlı yönetimini tanımaya ve hatta o yönetime çeşitli yollarla katılmaya muhtaçlardı. Hıristiyanların orduya alınmaları sürecinin ilk örnekleri de yine bu yıllarda ya da hemen sonrasındadır. Gelibolu’daki ilerleme de ancak bu toplumsal doku uyuşmasından sonra mümkün hale gelecektir. Sf. 263

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 263) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çok uzun süren kuşatma ve kırların sürekli yağmalanamayacağı gerçeği ise Osmanlının karşısına bir yönetme meselesi olarak çıkacaktı. Ablukanın bizzat kendisi, göçebe olmayan daimi piyade askerlerin toplanması ihtiyacını; yerleşik ordu kuşatma tekniklerinin kullanılması gerekliliğini ortaya çıkarıyordu. Uzunçarşılı’da bu ihtiyacın bir anlatımı yer alıyor; “Orhan Bey’in ilk zamanlarında da aşiret kuvvetlerinden istifa edildi ise de, Bursa’nın zaptının uzun sürmesi, atlı kuvvetlerinin muhasara işlerinde ve kale zaptında pek o kadar işe yaramamaları Orhan Beyi muntazam ve muvazzaf bir yaya kuvveti teşkiline sevk etti.” Kuşkusuz böyle bir piyade gücü insan malzemesi gerektiriyordu. Bu malzemenin göçebelerden sağlanması ya da karşılanmasının mümkün olmadığı ise aşikârdır. Sf. 262

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 262) kitabından birebir alınmıştır.

  • Büyük bir savunma boşluğu ve asker azlığı söz konusudur. Osmanlı Beyliği işte bu savunmasız sınırlarda doğuyordu; Paleologoslardan hoşnut olmayan çok sayıda akritai de bu beyliğe katılıyordu. Osmanlı Beyliği boşluğa doğmasına rağmen Bitinya bölgesinde, Balkanların tersine, yavaş ilerlemişti. 1340’lara kadar sadece Marmara çevresinde tutunabiliyordu. Bir göçebe devleti için oldukça düşük hızdaki bir yürüyüştür; tarih açısından ise bir sapmadır. Buradaki sapmayı bir örnek çerçevesinde açıklayabiliriz. Yıldırım Bayezid’ın uzun bir zaman boyunca almayı başaramadığı İzmir’i, Timur’un göçebe Moğol ordusuyla zaptetmesi sadece iki haftayı alıyordu. Bu hızı, Osman ve Orhan zamanının yıllar süren Bursa, İznik ve İzmit kuşatmalarıyla karşılaştırmak mümkündür.

    Colin Imber bu yavaşlığı Osman ve Orhan zamanının askeri zayıflığı ile açıklıyor ki, Osmanlı’nın Türkmen savaşçıları cezbedemediğinin kanıtıdır. Imber’a göre, kuruluş döneminin Osmanlı ordusu nizami bir savaşta düzenli bir ordunun üstesinde gelebilecek kapasitede değildi. 1302 yılında Bapheon’da yendiği birlikler ise küçük ve görünürde düzensiz Bizans kuvvetleri idi. W. L. Langer ve R. P. Blake ise, 1329 Pelekanon Savaşı’nda Bizans kuvvetlerinin asıl çekirdeğinin sadece üç yüz şövalyeden oluştuğunu yazmaktadır. Demek ki Osmanlı, kayda değer bir direniş ile karşılaşmadığı halde ilerleyemeyecek kadar güçsüzdür. Sf. 261

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 261) kitabından birebir alınmıştır.

  • Avrupa’nın gösterdiği dirence ilişkin olgular çok daha azdır ve şöyledir: Osmanlı’nın Haçlı niteliği çok kuşkulu ilk Avrupa ordusu ile karşılaşması 1396 yılındadır; bu savaşın adını Niğbolu Savaşı olarak biliyoruz. Gibbons “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu” kitabında, Avrupa ordusundaki şövalyelerin bir kır eğlencesi havasında olduklarını, yanlarında şarap ve kadın dahi getirdiklerini kaydetmektedir. Niğbolu Savaşı Osmanlı’nın Gelibolu’ya geçişinden kırk yıl sonrasına denk geliyor; Avrupalıların bir savaş için kırk yıl beklediklerini anlıyoruz. Öyleyse, 1396’yı bir direnç olarak kabul etsek dahi, bu tarihe dek Osmanlının herhangi bir ciddi kuvvet ile karşılaşmadığını ileri sürmek mümkündür. Sf. 259

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 259) kitabından birebir alınmıştır.