Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • “Yerüstü kar ve buzlarla kaplı iken yeraltında türlü türlü kömür ve madenlerden yararlanamıyoruz. Teknik ziraat ve hayvan yetiştiriciliğinden yoksunuz. .. Doğal kaynaklarımızı ihtiyacımıza göre işlemeyi bilmediğimiz herkesçe malumdur (bilinmektedir). Mevcut okullarımız yalnız memur ihtiyacını karşılamaktadır. .. İnsan sınırlı olan yaşamında, sınırsız olan menfaat esaretinden kendisini kurtaramamıştır. Vicdanın telkini ile aklın ürünü olan yaratıcının tanınması için din anlatanları ortaya çıkmıştır.”

    “Ben ezilmenin zehrini tatmış, acısını asla unutmamış ve unutmayacak öz, yavuz halk çocuğuyum. Hüseyin Avni’yi hiçbir güç maşerinden (vicdani yolundan) ayıramaz.”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 -s. 38, 42) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Bu düşüncesi, İstanbul Beşinci Noteri Hüseyin Avni Ulaş’ın ateist veya deist olabileceğini gösteriyor.

  • “İnsanlık macerasını gözden geçirirken yönetenlerle yönetilenler şeklinde karşılıklı iki varlığı görüyorum. İster istemez hatırıma bir soru geliyor: Bu idare edenler sınırsız yetkilerini acaba kimden ve nereden almışlardır. Bu soruya sadece yönetilenlerin acizliğinden cevabı verilir. Yönetenler yönetilenlerin yalnız mallarına değil canlarına bile egemendirler. Tarih boyunca çeşit çeşit adlarla ceberrut (zorba) cephesini kuran tiranlar, kişisel keyif ve arzularının genel yararlılık gereği olduğunu ileri sürerek, küreyi (dünyayı) kanla boyamaya devam ede gelmişlerdir. Yönetilenlerden hınç ve kinlerini belirtenlere asi deyip acımasızca yok edilmeleri, ıstırap çekenlerin acısını arttırmış ve imkânlar oranında da mücadele güçleri belirmiştir. (Bu kesimi aristokratlar olarak değerlendiriyor)  Kütle kendisini kendi arzusuna göre yönetmek için imkânları oranında varlığını göstermiş ve milli irade adı ile tiranlıkların karşısına dikilebilmiştir. .. Son Osmanlı tarihi bile gösterir ki hükümdarlar kendilerini mukaddes kitapla mukayyet (bağlı, kayıtlı)bilmiş ve bunun hükümleri ile kendilerini kısıtlamış ve kendisini halkın kontrolünün dışında düşünmemiş ve sürekli millet huzurunda bir memur vasfı ile görev yapmışlardır. Osmanlı Devleti oluşurken civanmerdâne (çok güçlü ve sağlam) bir adalet kurmuş, bunun temizliği ve samimiyeti dünyanın saygınlığını görmüş, üç asırda üç kıtanın en uygar milletlerine katılarak egemen olmuş ve adalet saçarak temsil gücü ile sancağına milyonları riyasız (yalansız)olarak hürmet ettirmiştir. …. Türk milleti daima iradesine sahip olmuş, sultanları kendisi idare etmiştir. Buna Zembilli Ali’nin gözü pekliği örnek olduğu gibi, nicelerinin Sultanların tahta çıkıp inmelerinde amil (ana sebep) oldukları tarihi olaylarımızla sabittir. Gözümüzün önünde İmparatorluğumuzu dâhiyane idare eden sultan Hamit çok zor bir zamanda tahta çıkmıştı. Mithat Bey faciası hariç tutularak olursa en nazik zamanlarda bile cana kıymadan otuz üç yıl Allah korkusu ile hükmetmişti. Tahttan indirildikten sonra bile töhmet (işlenmemiş suç) isnat edilememiştir. Sonradan Saray’ı istila edenlerle onların Türk olmayanları, birçok velvelelerle halkımızı şaşırttılar. Bunlara putlar gerekliydi. Alıştıkları vezne (devlet) memesinden nasiplerini kesmemek için her kalıba girip, ruhları sömürmekten başka amaç gütmedikleri için siyasi kasırgalar koparıyorlardı. Diğer milletlerin meşruti idarelerinden biz daha çok müstefit (yararlanan) idik. (Bizdeki Meşrutiyet diğerlerinden daha iyiydi diyor.) .. Bu nimet öyle güçlü bir temel oluşturmuştur ki zamanımızda bile her türlü teşvike rağmen o varlık sarsılmamıştır.”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 28, 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Bu olayı önce Lütfü Bornovalı’nın Mayıs 1948 tarihli sayısında yazdığı yazısından izleyelim)  

    “Hüseyin Avni bana, yirmi beş yıldır bu memlekette işkence ile yaşadım. Birçok yakınlarım da dâhil olmak üzere büyük bir kitlenin, hastalıktan korkar gibi benden kaçtıklarını gördüm. Millet ve memleket meselelerinde hizmetimi teşvik edecek şekilde bir tek yardım elinin bana uzandığını hatırlamıyorum. Milletten aldığım şerefi mezara kadar götürmektense onun yolunda harcamağı tercih ederim. (Diyerek Nuri Demirağ’la birlikte Partiyi kuruyorlar ama kötü niyetli adamların girmelerine engel olamayınca istifa ediyor. Milli Kalkınma partisinde 1945’de söylediği nutuk:) 

    “Bu milletin Meclis’inde yirmi yıldan beri hürriyet ifade eden tek kelime söylenmedi. Cumhuriyet ancak hürriyet ile olur. Hürriyete dayanmayan bir Cumhuriyet aldatıcıdır. Türk milletinin reşit olmadığını (sağlam düşünecek olgunluğa erişmediğini) iddia eden varsa, o kendi rüştünü inkâr etsin. Ey Türk genci, mutluluğu sağ-sol ayrımında değil, vicdan ve aklıseliminde ara! Demokrasinin gerçekleşmesi için en büyük araçlardan biri de doğru propagandadır. Ömür boyu şartı ile olan bir Cumhurbaşkanlığı kıp kızıl bir istibdattan başka bir şey değildir. … İstibdat kimin tarafından gelirse gelsin lanet olsun. Devletçilik bir takım olağan dışı teşkilat (kurumlar) doğurdu. Birtakım sefiller milyoner oldu. Türk çocuklarının kanı kurudu. (İnönü yeni kurulan partilere yardım etmelidir diyor.) Benim gibi bir adam tarafından söylenen bu sözler İnönü için en büyük ödüldür. Evet, ben yirmi beş yıldır muhalifim. Ama neye? Haksızlığa, kanunsuzluğa ve istibdada muhalifim.

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 -s. 20) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Altmış yıl önce (1876) yapılmış Mebus seçimi hakkındaki geçici kanun bu güne kadar devam etmiştir. Anayasa da dâhil olduğu halde bütün kanunlar değişmiş olmasına rağmen istibdat (baskı) devrinin hürriyetlere zincir vuran bu seçim kanununun değişmemesi incelemeye değerdir. Mebus seçiminde iktidarı elinde bulunduranlar, belediye seçimiyle temel atarlar. .. Bunlar aracılığı ile ikinci seçmenler (delegeler) seçilir. Artık milli irade bunların (bu delegelerin) bazicesi (oyuncağı) olurdu. … Diğer seçimlerde iktidarın korunması hırsı ile türlü türlü baskı ve zorlama yapılarak halk bizar (bezgin) edilmiş, bu seçme hakkından vazgeçirecek kadar gevşetilmiştir. … Eğer gerçek Cumhuriyet rejimi kurmak istiyorsak böyle, devletin gücüne ve parasına dayanmaktan vazgeçmeliyiz. Gönül arzu ediyor ki milletimiz oyunu serbestçe kullansın. Köylere kadar seçim sandıklarını belediye heyetleri ve jandarma götürecekse hiç zahmete gerek yoktur. Hürriyetine sahip olarak tarafsız denetleme ve gözetleme altında oy kullanımına imkân verilmez ise, sandığı taşıyacak mahlûka şimdiden acırım. … Cumhuriyet denildiği günden beri, Cumhuriyetin gereği olan parti kurulmalarına imkân vermeyen ve karşılıklı taahhütlerle ömür boyu koşulu ile değişmez başkan ve değişmez Mebus sözleşmesiyle devam edip, bugün yalnız sözünü kaldırıp özünü koruyacağını, birinin bağırması diğerlerinin alkışlaması ile yenilenen bu akdin (anlaşmanın) anlamını anlamayan bu memlekette kimse yoktur.”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 16, 17) kitabından birebir alınmıştır.

  • BAKKAL’IN YORUMU (1995): Hüseyin Avni ulaş 23 Şubat 1948 pazar günü sabaha karşı vefat ediyor. Kanlıca’da Küçüksu Mezarlığı’na defnediliyor. Maalesef milletimiz bu değerli insanı bilmiyor, tanımıyor.

     Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 45) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Zavallı Hüseyin Avni, o pür feyiz (çok aydınlatıcı) ve hayırsever kafanda ne kutsal tohumlar yetiştirdin. Ne yazık ki hepsi bahtının çorak sahasına döküldüler, sadece ……… Ey anlayışlı okuyucu! Habâdini (gerisini, devamını) zekâna bırakıyorum. Onu da sen düşün, sen bul, sen bitir!“

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 44) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (1995): Boşluğa ne konulacağını bulmamızı istiyor. Bulamadım.

  • (Hüseyin Avni Ulaş;)

    “Bence hayatta en büyük başarı alçaklığa mahkûm olmamaktır. Küçük ruhlu sefillere, yüksek makamlar hiçbir şey ilave etmez. Gönül arzu ederdi ki yüksek makamları yüksek şahsiyetler işgal etsin. Bu gerçekleri araştırırken (Kurtuluş savaşı yıllarını) karşınıza resmi güçler gölgesinde ve halkın zararına olan sefil ruhlu, evlattan evlada geçen bir kötü ruhlu hortlak gibi dişlerini gösteren bir sınıf görürsünüz.”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 14) kitabından birebir alınmıştır.

  • (1) “Pek Yüksek Karakterli ve Aydın Hemşerilerim

    …. Bundan önceki devirlerde kişilere tapmak ve tapındırmak en yüksek terbiye olarak telkin edilmekte idi. … Meşrutiyet devresinin (1908-1918) ilk ürünü olarak hayata atıldım ve askeri görev ile karşılaştım. Ateş hattında bire bir sefaletle yanıp kavruldum… Beni ve benim gibi düşünenleri memnun etmek isterseniz gelişen olaylar karşısında fersah fersah ileriye gitmek gerektiğine kani olursunuz. Vatani hizmette putlara tapmayacağız ve put olup kendimize taptırmayacağız. Vatan ve millet bu düsturlarla kurtulacak, necat ve hürriyete ulaşacaktır. Hizmetinden haz duyacağınız büyük kalpli milletimizi aşağılayanların, yumruklarıyla ezdirmemeye yemin ediniz. Baki olan (kalıcı olan) mesainin (çalışmaların, yapılan işlerin) asarı bergüzarıdır (bıraktığı izlerdir).”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 -Sf.13) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Erzurum’daki 1946 seçimdeki olaylara üzülen bir gurup genç Hüseyin Avni’den özür dileyen mektup yazıyor, o da cevap veriyor.

  • Yıl 1946… İkinci dünya savaşı bitmiş ve biz de bu beladan kurtulduğumuza sevinmiştik. Halk Partisi ise milletin bu sevincinden yararlanmak ve istismar etmek (sömürmek) yerini tutmuş olacak ki 1946 seçimlerini serbest maskesi adı altında zincirlere vurmuştu… Bizzat seçim sırasında Erzurum’da idim. Bağımsız kaydıyla Mareşal (Fevzi Çakmak) ve babam (Hüseyin Avni) Demokrat Parti listesinde aday gösterilmişlerdi. En çok oy alanlardandılar. Sandığa kadar böyle, ya sonrası? … Yirmi üç yıldır iş hanlarının rutubetli içerisinde belirli bir zümreye hizmet etmekte idi. (Avukatlık hizmeti) Haklının hakkını almasına uğraşıyordu. Fakat o işte de rahat bıraksalardı belki daha çok insanın hakkına ulaşmasını sağlayacaktı. Kapısında polis müşteriyi tehdit eder, arkasında polis rahat bırakmaz, evde polis kapıları dürter, sandıkları didikler..

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 -Sf.10) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kandillideki yalımızda kalıyorduk.. 1923’te Birinci Meclis dağıldıktan ve sonradan girişilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının çalışmalarının durdurulmasından  sonra eski mesleği olan avukatlıkla uğraşmaya başlamıştı….  1934’te Erzurum’dan adaylığını koymak istemesine karşın yapılan hareket 1946 seçimlerinden az önce Yeni Sabah Gazetesinde çıkmıştı. Memleketin en acı günlerinde hak ve hürriyet için çırpınan bir insan için Erzurum Belediye Başkanı, Hüseyin Avni’nin başvurusuna şu cevabı veriyordu.: ” … Burada sizi tanıyan ve size sevgi ve güven gösteren bir kişi bile yoktur. Erzurumlular sizi zamanında yeterli derecede denemiş ve yaptıkları seçimle ne kadar aldandıklarını acı deneyimlerle anlamışlardır.

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları, Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s.9) kitabından birebir alınmıştır.

  • “Ey Aziz Kardeşim. Candaşım! Yiğit Türk! Hür ve mağrur tab’ınla (yapınla) hangi dağlarda doğmuş bir kartaldın? Meclis’te ceberruta karşı nasıl vücudunla bir savunma cephesi kurduğunu orada bulunanlar ve okuyanlar bilir. Koca bir saltanatın yıkılışını birlikte seyrettik, bu arada ne kayıplara şahit olduk?… Azminden, metanetinden (dayanıklılığından), ümidinden zerre kaybetmedin. Senin hürriyet yolundaki feryatların gençliğe ibret dersi olacak. Bir gün Kandilli yolundan geçenler Küçüksu mezarlığını gördükleri zaman, tarihten bir ses onlara Hüseyin Avni’nin mezarı buradadır diye haykıracak!”

    Alıntı: Hüseyin Avni Ulaş’ın Son Yılları – Mehmet Ulaş (Berksoy Yayınevi 1952 – s. 6 ile 8 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • 23 Temmuz 1908’de, önce Manastır ve sonra da Selanik’te meşrutiyet ilan edilmiş, .. Sultan Hamit emrivakiyi kabul etmiş, Anayasayı yürürlüğe koymak zorunda kalmıştı.

    Alıntı: Sınıf Arkadaşım Atatürk – Ali Fuat Cebesoy (Baha Matbaası 1967- s.131) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): Padişahın yetkilerinin Meclis tarafından zayıflatılması meşruti idaredir.

  • BAKKAL’IN YORUMU 1995: Okul bitiminden kısa bir süre sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşları Abdülhamit’e suikast yapacakları zannı ile toplatılıyorlar. Daha 3. sınıfta gizli örgüt kurdukları iddia ediliyor. Ali Fuat yirmi gün, Mustafa Kemal otuz gün hapis yatıyorlar, Mustafa Kemal liderleri durumundaymış. Ali Fuat, Mustafa Kemal’in Şam’da Vatan ve Hürriyet adında bir cemiyet kurduğunu söylüyor. Mustafa Kemal’in amacı, fikirleri hakkında tek kelime yazmamış. Mustafa Kemal daha piyade stajını bitirmeden Şam’dan Selanik’e kaçıyor. Görevden kaçış nedeni bilinmiyor. Cemiyetin Makedonya şubesini açıyor. Şam’daki 5. Ordu Komutanı Müşir (Mareşal) Hakkı Paşa bu firar olayında Mustafa Kemal’i koruyor çünkü oğlu Haydar da bunlarla samimi, arkadaşları. Yine bu Haydar’ı aracı yaparak tayinini Selanik’e yaptırıyor. Mustafa Kemal’in dört ayı firarda geçiyor. Ali Fuat, Şam’da bol bol içtiklerini, Selanik’te de Mustafa Kemal ve Fethi Okyar ile birlikte bol bol içip vatanı kurtardıklarını söylüyor.

    Alıntı: Sınıf Arkadaşım Atatürk – Ali Fuat Cebesoy (Baha Matbaası 1967- s. 78, 118 arası) kitabından notlar alınmıştır.

  • Mustafa Kemal der ki: “-Eğer kitabet hocamız… İmdadıma yetişmeseydi ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı.” Lisan bakımından oldukça zayıftı. Mustafa Kemal 1898’de Manastır Askeri İdadisinden ikincilikle mezun oldu.  13 Mart 1889’da Pangaltı’daki Harp Okuluna kaydoldu.

    Alıntı: Sınıf Arkadaşım Atatürk – Ali Fuat Cebesoy (Baha Matbaası 1967- s. 8, 11 arası) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1894’te Selanik Mülkiye Rüştiyesine girdi. Orta tahsilini burada bitirecekti, olmadı. Okulun Müdür Yardımcısı ve matematik öğretmeni Hüseyin Efendi dayağı bol ve ceberrut bir insandı. Kaymak Hafız derlerdi.  .. Mustafa Kemal ondan bize bahsederken: “-Berbat bir adamdı. Kendisinden çok korkardım, ya bana da sopa atarsa ne yaparım diye düşündüğüm zamanlar ter basardı.”  Korktuğu başına geldi, arkadaşlarından birisi ile kavga ederken Kaymak Hafız’ın eline düştü. İnsafsızca dayak yedi ve bu yüzden de okuldan ayrıldı. Rüştiyeyi (Selanik Askeri Rüştiyesi) 40 küsur kişilik sınıfta dördüncü olarak bitirdiğini söylerdi. Atatürk’ün çocukluk arkadaşlarından olan Hacı Mehmet (Somer) Bey: “-Ragıp Bey (Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza’dan sonraki kocası) içgüveysisi olarak eve gelir gelmez Mustafa Kemal gücendi (kırıldı). Evi terk ederek öz halası Emine Hanım’ın yanına gitti.

    Alıntı: Sınıf Arkadaşım Atatürk – Ali Fuat Cebesoy (baha Matbaası 1967- s. 4-7) kitabından birebir alınmıştır.

  • Mustafa Kemal 1902’de 459 mevcutlu sınıfın sekizincisi olarak Harp Okulunu bitirdi. Üç yıl da Harp Akademisine devam etti.

    Alıntı: Sınıf Arkadaşım Atatürk – Ali Fuat Cebesoy (Baha Matbaası 1967- s. 24, 38) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN NOTU (1995): 1904’te de Harp Akademisi bitiyor. Mustafa Kemal kurmay yüzbaşıdır ve 1916 yılında daha 36 yaşında iken de General oluyor. Ali Fuat ise 1918 de general oluyor. Ali Fuat İsmail Fazıl Paşa’nın oğlu, kardeşi Mehmet Ali de asker. Ayıcı Arif denilen kişi de Mustafa Kemal ile aynı sınıftan. İzmir suikastı nedeni ile 1926 yılında asılan Albay Ayıcı Arif Milletvekili idi. Ayıcı Arif’in yürüyüşü, siması, giyinişi, konuşması, her hali ile Mustafa Kemal’e benziyormuş.

  • “Militanlar er ya da geç hapisten kaçarak, yada cezalarını tamamlayarak bu kez yasadışı ve eskiye kıyasla (oranla) daha güçlü devrimciler olarak sosyal hayata geçeceklerdir. Kaybedilen dostların acısı yaşayanları uzlaşmaz kılacaktır.”

    Alıntı: Militana Öğütler – Victor Jerge (1979 – s. 59) kitabından birebir alınmıştır.