Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Osmanlılar güç kazanmak için önce Balkanlarda ilerlemişlerdi. Anadolu’yu daha sonraki bir evreye bırakmış görünüyorlardı. Anadolu’yu ele geçirdiklerinde ise, Türkmen beyliklerinin hakimiyetinde bulunan bu bölgeye güçlükle hâkim olabilmişlerdir. Pek çok Türkmen ayaklanması ile karşı karşıya kaldıklarını Osmanlı tarihi üzerine çalışmalar kaydediyor. Sf. 254

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 254) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aydınoğlularının ilerleyişi oldukça cezbediciydi. 1310’da önce Müslüman İzmir’ini daha sonra Selçuk, Tire, Sultan Hisarı gibi yerleşim yerlerini, 1326 yılında ise Gavur İzmir’i denilen İzmir’in sahil kesimini ele geçirmişti. Sf. 253

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 253) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gibbons’ın Bitinya’daki yeni oluşuma ve Osmanlıya ilişkin tezi Türk tarihçilerinin tam tersi olmakla şöyleydi: “… bir medeniyeti tahrip eden bir Asyalı ırkın coşkun istilası mevzu-u bahis değildir. Belki, bizim meşgul olduğumuz yeni bir ırkın doğduğu yerde mevcut unsurların kaynaşmasından müteşekkil bir ırkın tarihidir.” Gibbons Osmanlı’yı tek başına Asyalı göçebelerden müteşekkil bir kitle olarak görmüyordu; Gibbons’ın yazdığı, Rumlar ve Hıristiyanların da olduğu bir tarihtir. Çalışmasının devamında ise uzun sayılamayacak bir zamanda Osman’ın etrafına toplanmış Asyalı maceracıların sayısının yarım milyona çıktığını, bu artışın tabii sayılamayacağına işaret ediyordu. Bunun, “şarktan gelen göçebelerin iltihakıyla [katılımıyla]” gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını yazmaktadır. Sf. 252

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yaşar Ocak kitabında, Babailerin siyasal eğilimlerini kastederek, “İranlılaşarak kendilerine yabancılaşmış Anadolu Selçuklu merkezi yönetiminin yıkılışını hedefleyen bir ideolojinin mensupları … bir başka devletin, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda rol aldılar” notunu da düşmektedir. Demek ki, Osmanlının kuruluşuna katılanlar, Selçuklunun yıkılışını isteyenlerdi. Selçuklu ile Osmanlı arasında bir devamlılık ilişkisi kuran Türk tarihçiliğinin ve Türk-İslam tezlerinin zıddı bir olgu ile karşı karşıyayız. Sf. 250

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 250) kitabından birebir alınmıştır.

  • Babai Ayaklanması tarih sahnesine iki “babanın” yönetimi altında çıkar. Bu babaların isimleri Baba İlyas ve onun halifesi Baba İshak olarak biliniyor. Ayaklanan kitleyi ise yerli Hıristiyanların yanında, heteredoks Türkmenler oluştururlar. İsyan oldukça geniş bir bölgeyi etkisi altına alır; Rum Selçuklu düzeni üzerindeki yıkıcılığıyla da Anadolu’ya ilerleyen Moğolların yolu üzerindeki taşları temizler.

    Anadolu’yu kasıp kavuran ve Selçuklu sultanını Kütahya’yı terke zorlayan Babailiğin yeni bir din sayıldığına ilişkin rivayetlere de sahibiz. Ebu’l-Ferec’te bu yeni dinin İslam’a karşı olmasının yanında, bir peygamberinin de olduğu iddiasını okuyabiliyoruz. Şunları yazmaktadır: “İslam dinine karşı fena bir ayrılık hareketi baş gösterdi. Yaşlı ve zahit bir Türkmen, kendine peygamber diyor, Muhammed’in yalancı olduğunu ve peygamber olmadığını iddia ediyordu.” Demek ayaklanmaya “sahte peygamber Muhammed’in” yerini gerçek peygamberin alacağı söylentileri de eşlik etmektedir; Ebu’l-Ferec’in ifadelerinden bunu çıkarabiliyoruz. Sf. 249

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 249) kitabından birebir alınmıştır.

  • İrene Melikoff, Bektaşiliğin de aynı şekilde Sünni İslam’ın temel ilkelerinden uzak bulunduğunu ileri sürüyordu: “Bektaşilik örf dışıdır… Dinin dış biçimlerine hiç ehemmiyet vermez. Tanrıya inanmak için ne camiye gitmeye gerek vardır, ne beş vakit namaz kılmaya, ne de Ramazanda oruç tutmaya.” Sf. 247

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 247) kitabından birebir alınmıştır.

  • İran her zaman imanı eriten bir unsur olarak görülmeye devam etmişti. Osmanlıda ulemanın şeriat yanlısı olanlarının İran’a bakışını gösteren bir ifadeyi burada tekrar edebiliriz: “Her kim okur Farisi, gider dinin yarısı.” Türkler ise, İslam’ı İranlılardan öğrenmişlerdi; herhalde daha baştan dinlerinin yarısını kaybetmiş olarak Anadolu topraklarına giriyor ve Anadolu’yu yurt tutuyorlardı. Ernst Werner’in daha önce aktardığımız bir cümlesine atıfla, belki de dinen pek laçka gazilerdik; gazamız esnek, imanımız gevşek ve “kâfirlerimiz” ise en yüksek devlet adamlarıydı; vezirliği dahi kolayca gayrimüslimlere emanet edebilecek ölçüde kutsal savaştan habersizdik. Sünni İslam’a uygun olmasa da, bu, hiç şüphe yok ki, dini tutarlılıktan yoksun göçebe Türklere has bir tutumdur. Sf. 247, 248

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 247, 248) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çetin Yetkin bu yakınlığa ilişkin olarak şunları yazmaktadır: “… [Ahmet Yesevî] daha Müslümanlığa adım atmamış Türklere de İslam’ı benimsetmek istiyordu. Bunun için ise bu ideolojiyi onların algılayabilecekleri ve yaşam biçimlerine ters gelmeyecek bir söylemle anlatmak ve belletmek gerekiyordu. İşte, o da bu yolu izleyecekti, özellikle de, Türklerin Şamanist inançlarını İslam’la kaynaştırarak sürdürmeleri ve saz şairlerini eski şamanlara benzetmeleri, Ahmet Yesevî’nin ise bu saz şairleri üzerinde derin etkiler yaratması onun işini kolaylaştıracaktı.” Bkz: Prof D. Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri, Sf.83. Sf. 246

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 246) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim 1189’da başlayan III. Haçlı Seferi sırasında, Anadolu’dan geçen bir güzergâh üzerinde karar kılan I. Friedrich Barbarossa, geçiş güzergâhını korumasını istediği II. Kılıç Arslan ile kolaylıkla anlaşabiliyordu. Görünen o ki, Rum Selçuklu Devleti İslam’ın ve gazanın kılıcını kınında unutmuştu. Ernst Werner, İslam dünyasında Selçukluların adının, böylesi dini esneklikleri nedeniyle “laçka Müslümanlara” çıkarıldığını belirtmektedir. Gordlevski de 12. yüzyılın ikinci yarısında çevre ülke iktidarlarınca Selçukluların Müslümanlıklarından kuşku duyulduğunu ileri sürüyordu. Sf. 245

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 245) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim 10. yüzyılda halife adına Oğuz bölgelerini ziyaret eden İbn Fadlan, Türk topluluklarının, İslam’a geçseler de, gerçekte ona inanmadıkları düşüncesindeydi. Bu kabilelerin din değiştirmelerine güvenilmemesi gerektiğini, siyasi koşullar değiştiğinde Türk şeflerinin utanıp sıkılmadan yeni bir dine geçebilecekleri uyarısında bulunuyordu. Sf.244

    İbn Fadlan’ın sözlerindeki küçümseyici ton bir yana bırakıldığında, göçebelerin din ile ilişkisi konusunda söyledikleri dikkate değer bir olguyu ortaya koymaktadır. İlhanlı Moğollarının hanı Olcaytu bu açıdan tipiktir. Olcaytu önce vaftiz edilerek Nikola ismini almış, ardından Budist ve en sonunda da Müslüman olmuştu; kolayca din değiştiriyordu ve sonra yeniden değiştiriyordu. Eski dinini yeni dinin önünde bir engel olarak görmüyordu. Fadlan’ın sözünü ettiği türde bir “siyasi” yaklaşımı ise Selçukluların ünlü komutanı İbrahim Yınal’da görebiliyoruz. Selçuklu Sultanı Tuğrul ile giriştiği sultanlık mücadelesinde, dâhili olduğu Selçuk yöneticilerinin Sünniliğini bir yana bırakarak Fatımilerle anlaşıyor ve Musul’da Şii halifesi adına hutbe okutuyordu. Bağdat Sünni halifesinin sultanı olan Tuğrul’u tahtından indirip, İsmaili Şii Mısır halifesinin sultanı olarak Selçuklu sultanlığına geçmeye çalışırken din değiştirmekte bir sakınca görmemişti. Sf. 244, 245

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 244, 245) kitabından birebir alınmıştır.

  • Peki, nasıl bu kadar kolay din değiştirdik? Çabucak yeni bir dine geçebildiğimizi Türk tarihine ilişkin neredeyse bütün kaynaklar kaydediyorlar. Sorunun yanıtını Michel Balivet’nin çalışmalarında buluyoruz. Balivet Türklerde din değiştirmenin yeni din lehine eski geleneklerin bırakılması anlamına gelmediğini, tersine, yeni dinin eskisi üzerine eklendiğini ve her ikisinin birleştiklerini savunur. Türkler ve Moğollarda din değişikliğinin bu yolla gerçekleştiği iddiasındadır. Güçlü bir tezdir ve Türklerin benimsediği dinlerdeki heterojenliği açıklayabilmek için de ipuçları sağlamaktadır. Sf. 243

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Zinkeisen’ın “peygamber” olarak tanımladığı Babai liderini Fuad Köprülü “yeni bir din neşri ile”  meşgul bir baba olarak tarif ediyordu. Bu tür mehdici hareketlerin liderleri tıpkı Muhammed gibi bir mağaraya çekiliyorlar ve bir süre sonra Tanrı ile temas kurduklarını söyleyerek ortaya çıkıyorlardı. Tipik bir Hira’ya kapanma ve vahiy inmesi öyküsüdür. Sf. 243

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 243) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türklerde din değişikliği, son dinlerini eski dinlerinin ön kabullerine ve dinsel törenlerine uyarlamaktan ibaretti. Marx’ın bir cümlesini değiştirerek yazarsak, Türkler bir dini ancak onu kendi eski dinlerine çevirerek algılayabiliyorlar. Dolayısıyla İslam’a ancak onu bozarak girebildiklerini ileri sürebiliriz. Sf. 240

    Marks’ın cümlesinin aslı şöyledir; “… yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi ana diline çevirir durur.” Sf. 240

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 240) kitabından birebir alınmıştır.

  • İbn Fadlan şunları yazar: “İçlerinde, inandıkları için değil de, sadece ülkelerinden geçen Müslümanlara yaranmak için ‘La ilahe illallah, Muhammed Resulüllah’ diyenler var. (…) Türkün adeti böyledir. Müslümanı teşbih ve istiğfar (Sübhanellah ve La ilahe illallah) ederken duyarsa onun gibi yapar.” Sf. 237

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • Peki, Türkmen boyları Şii miydi, herhalde soru budur. Ahmet Yaşar Ocak ve İrene Melikoff, Türklerin sadece Şiilikten değil, pek çok dinden etkilendiklerini ve Şiilik olarak kabul edilemeyecek bir tür heteredoks halk dinini yaşadıklarını ileri sürüyor. Türkler, sufiler ve Şii din adamları yoluyla İslam ile tanışsalar da, tarihçilerce Şii sayılmıyorlar. Ama Şii sayılmadığımız gibi, çoğu zaman pek İslam da kabul edilmiyorduk. Abbasi halifeliğinin görevlisi, Orta Asya’da Türk boylarını dolaşmış seyyah İbn Fadlan, 10. yüzyılda Maveraünnehir’deki Oğuzların İslam’dan çok Şamanist oldukları düşüncesindeydi. Ona göre, bu bölgelerdeki Oğuzlar kelime-i tevhid’den öteye gitmeyen bir Müslümanlık inancına sahiplerdi. Sf. 237

    İrene Melikoff’un, “Türkmen aşiretler arasında egemen olan, İslam kisvesi altında da olsa Şamanizm’dir” ifadesi bu açıdan, İbn Fadlan’ın Oğuzlara ilişkin gözlemlerinin tarih bilimi çerçevesinde ifade edilmiş bir biçimidir. Sf. 237

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 237) kitabından birebir alınmıştır.

  • Avcıoğlu (Doğan Avcıoğlu) çalışmasında, Minorsky’e dayanarak, ilk İslam olan Karahan’lı Satuk Buğra Han’ın Şii olduğunu da ileri sürer. Sf. 236

    İslam tarihine ilişkin çalışmalarıyla tanınan F. W. Hasluck da Sultanlar Zamanında Hıristiyanlık ve İslam başlıklı kitabında, Avcıoğlu’nun Şii din adamlarına ilişkin verdiği bilgiyi teyit ediyordu: “Batıya olan yolculukları sırasında Kuzey İran’dan geçen birçok Türk boyunun ilk önce İslam’ın Şii biçimi ile tanışmış olması muhtemeldir.” Sf. 236

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 236) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu tabloyu tamamlayan bilgiyi ise Franz Babinger Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı kitabında aktarıyor. Babinger, II. Murad zamanına gelindiğinde artık devlette yerel, eski Anadolu ailelerinin oğullarına verecek pek az mevki kaldığını; hükümetteki ve ordudaki bütün mevkilerin Sırbistan’dan, Arnavutluk’tan, Yunanistan’dan gelmiş eski Hıristiyanlarca doldurulduğunu yazıyordu. Sf. 233, 234

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 233, 234) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bizans’ın son imparatoru XI. Constantinus’un müteveffa ağabeyinin üç oğlu da fethin hemen ardından Fatih tarafından saray hizmetine alınıyorlardı. Şehrin düşmesinden 17 sene sonra, 1470 yılında bu oğullardan biri, Osmanlı donanması amirali ve Gelibolu vilayeti Sancak Beyi Mesih Paşa olarak, İngilizcesiyle christ ya da messiah ismiyle, saray duvarlarının dışına çıkacaktı. 1482 yılında bu yeni Osmanlı paşası sadrazamlık mevkiine atanmış; iki sene bu görevde kalmış ve ardından 1499’da tekrar sadrazam yapılmıştı.

    Mesih Paşa’nın erkek kardeşi de Osmanlı sarayında kendisine yer bulabilmişti; yeniden isimlendirilerek Murad Paşa oluyordu. Fatih’in kişisel hası olarak da yakınındaydı. O da 1472 yılında Rumeli Beylerbeyi olarak atanacaktı. Üçüncü kardeşin izini sürmek ise daha zordur. 1473 yılında Fatih’in sadrazamlığına yükselen Gedik Ahmet Paşa olabileceğine dair rivayetler bulunmakla birlikte, Gedik Ahmet Paşanın Sırp aristokratı olduğuna dair iddialar da söz konusudur, dolayısıyla üçüncü kardeşin kaderini tespit imkânına şimdilik sahip değiliz. Sf. 232

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • Roma Ortaçağ’da hem Balkanlar, hem de Doğu için bir modeldi. Tam da bu nedenle zaptı bir tür modeli ele geçirme ve modelin yerini alma anlamına geliyordu. Roma İmparatoru olmanın yolu ise İstanbul’u almaktan geçiyordu; bu bakış açısıyla zapt edilmek isteneni “Roma’nın tüm bir tarihi ve unvanları” olarak düşünebiliriz. Nitekim Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiğinde sadece İstanbul’u değil, “Kayzer” unvanını da elde ediyordu.

    Üçüncü Roma sayılan Osmanlılar İstanbul’u fethettiklerinde de, bilgiyi veren İlber Ortaylı’dır, resmi yazışmalarında şehrin ismini değiştirmemişlerdi ki, Romanın izleyeni olma düşüncesiyle uyumludur: “Şehrin adı bütün resmi vesikalarda Konstantiniye olarak muhafaza edildi.” Konstantiniye’nin özenle muhafaza edilen kuşkusuz sadece ismi değildi, Rumen tarihçisi Nicolae Iorga, Byzantium After Byzantium eserinde, Türk yöneticilerinin Konstantiniye için bir isim koyamamakla kalmayıp, şehrin bütün ihtiyaç ve tutkularını gözettiklerini ve şehri büyüterek sevdiklerini, koruduklarını yazar. Bunu modeli sevmek olarak düşünmek mümkündür.

    Ama tarihçilere göre, Türklerin korudukları sadece Konstantiniye’den ibaret değildi. Toynbee korunanın aslında Roma imparatorluğu olduğunu söyler. Hıristiyan Grek Roma İmparatorluğu’nun Müslüman Türk Roma İmparatorluğu biçiminde yeniden yükselmek üzere çöktüğünü yazıyordu. Sf. 231

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 231) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bahçesinin duvarını yaptıran bir soyluya Mevlana’nın söylediği bu cümleyi Ernst Werner Eflaki’den aktarıyor: “Efendi … Bu inşaat için Rum işçiler almalısın. Türk işçiler yalnızca yıkmak için işe yarar, çünkü dünyanın imar edilmesi Greklerin bir özelliğidir, ama o dünyanın tahrip edilmesi ise Türklere mahsustur.” Bkz: Ernst Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu: Osmanlılar (1300-1481) Sf. 224

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 224) kitabından birebir alınmıştır.