Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Obama Rejimi ise, Partiya Karkeran Kürdistan’ı terörist örgütler listesinden çıkarma kararı almak üzeredir ve bu durumda merkezi Mezopotamya’da konuşlandırılmalarını bekleyebiliriz. Öyleyse, Washington’un Kemalize Kürtler’e, Barzani Kürtlerinden daha çok güvenmeye başladığı belli olmuştur ve normal karşılıyorum. Böylece “silah bırakma” davası, tarihe kavuşmak zorundadır. Sf. 289

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 289) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yalnız ordu, kendisini yobazlaştırmadan yobazizmi uygulaması imkânsızdır. Silivri’de de görmek imkânı buldum, subaylar ve paşaların çoğu mutaassıp ve hatta yobazdırlar. Artık gardırop modernistleri de diyebiliriz. Özel kuvvetler ve jandarma ise “Türk-İslam” Sentezi’ndedirler. Sf. 282

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 282) kitabından birebir alınmıştır.

  • Akif de, en başta şapkadan kaçtı, dönmedi, gelip öldürülmedi, Kahire’ye sığındı, hastalıktan ölüm teşhisi konunca geldi ve cenazesine, Cumhuriyet’ten bir bekçi dahi katılmadı, kısa hikâyesi budur. Kemalist Cumhuriyet Akif i ne şair ne de adam sayıyordu; asıl adı “Ragif’, bir şapka ve Kemalizm kaçkınıdır. Refik Halit Karay’ın yakın akrabası olduğu da kitaplarımda vardır. Karaim ya da “Karay” kabul ediyoruz. Sf. 275

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 275) kitabından birebir alınmıştır.

  • Üç, benim tanıdığım Öcalan, dindar değildi, Aleviliği çok konuşurduk. Üzüm üzüme baka baka kararır, Öcalan akepe’den yobazizm kaptı, not etmiştim. Dört, bu zamanda dahi, Murat Karayılan, “biz Zerdüşt’üz” diyordu ve Avesta’yı kutsal kitap kabul ettiklerine dair işaretlere rastlıyoruz. Beş, yobazizm’den çözülürlerse, laik Türkizm ile birliktedirler, başka yol göremiyorum. Sf. 273  

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 273) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir İslam gücü değil, Avrupa gücü olarak kurulmuştu. İslam coğrafyasına geçişi ve İslam toplumlarım hâkimiyet altına alışı çok sonraki bir dönemdedir. Kuruluş yılları boyunca gerçekleşen bir Türk-İslam Sentezi değil, bir Türk-Rum Sentezi oldu. İmparatorlukta sözcükler Osmanlı’nınsa da, cümleler ve dilbilgisi Bizans’ındı. Bütün yollar hâlâ Roma’ya, başka deyişle, Konstantiniye’ye çıkıyordu. Sf. 265

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 265) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bürokrasi ve ordunun devşirme ve yeniçerilik yoluyla ihtida etmiş (Müslümanlığa dönmüş) Hıristiyanlara açılması, yerli Hıristiyan unsurlar ile göçebe unsurları bir bütünlük oluşturmak üzere birleştiriyordu. II. Murad zamanına gelindiğinde artık devlet makamları önemli ölçüde Hıristiyan unsurların eline geçmiş bulunuyordu. Taner Timur’un bu yapı ve durum üzerine yorumu şöyleydi: “Burada şu kadarını söyleyelim ki, Osmanlılar Balkanları fethederken, Balkanlar aristokrasisi de Osmanlı devletini fethetmektedir.” Marx’ın kuralı işliyor; fetihçi göçebe Türkmen toplumu daha ileri bir üretim tarzına sahip Bizans ve Balkan düzenlerince fethediliyordu.

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 265) kitabından birebir alınmıştır.

  • Osmanlılar yağmadan vergiye geçmeye ve dolayısıyla uyrukların güvenliğini temin etmeye, Hıristiyanlar ise şehirlerdeki ve köylerdeki üretimlerini koruyabilmek adına Osmanlı yönetimini tanımaya ve hatta o yönetime çeşitli yollarla katılmaya muhtaçlardı. Hıristiyanların orduya alınmaları sürecinin ilk örnekleri de yine bu yıllarda ya da hemen sonrasındadır. Gelibolu’daki ilerleme de ancak bu toplumsal doku uyuşmasından sonra mümkün hale gelecektir. Sf. 263

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 263) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çok uzun süren kuşatma ve kırların sürekli yağmalanamayacağı gerçeği ise Osmanlının karşısına bir yönetme meselesi olarak çıkacaktı. Ablukanın bizzat kendisi, göçebe olmayan daimi piyade askerlerin toplanması ihtiyacını; yerleşik ordu kuşatma tekniklerinin kullanılması gerekliliğini ortaya çıkarıyordu. Uzunçarşılı’da bu ihtiyacın bir anlatımı yer alıyor; “Orhan Bey’in ilk zamanlarında da aşiret kuvvetlerinden istifa edildi ise de, Bursa’nın zaptının uzun sürmesi, atlı kuvvetlerinin muhasara işlerinde ve kale zaptında pek o kadar işe yaramamaları Orhan Beyi muntazam ve muvazzaf bir yaya kuvveti teşkiline sevk etti.” Kuşkusuz böyle bir piyade gücü insan malzemesi gerektiriyordu. Bu malzemenin göçebelerden sağlanması ya da karşılanmasının mümkün olmadığı ise aşikârdır. Sf. 262

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 262) kitabından birebir alınmıştır.

  • Büyük bir savunma boşluğu ve asker azlığı söz konusudur. Osmanlı Beyliği işte bu savunmasız sınırlarda doğuyordu; Paleologoslardan hoşnut olmayan çok sayıda akritai de bu beyliğe katılıyordu. Osmanlı Beyliği boşluğa doğmasına rağmen Bitinya bölgesinde, Balkanların tersine, yavaş ilerlemişti. 1340’lara kadar sadece Marmara çevresinde tutunabiliyordu. Bir göçebe devleti için oldukça düşük hızdaki bir yürüyüştür; tarih açısından ise bir sapmadır. Buradaki sapmayı bir örnek çerçevesinde açıklayabiliriz. Yıldırım Bayezid’ın uzun bir zaman boyunca almayı başaramadığı İzmir’i, Timur’un göçebe Moğol ordusuyla zaptetmesi sadece iki haftayı alıyordu. Bu hızı, Osman ve Orhan zamanının yıllar süren Bursa, İznik ve İzmit kuşatmalarıyla karşılaştırmak mümkündür.

    Colin Imber bu yavaşlığı Osman ve Orhan zamanının askeri zayıflığı ile açıklıyor ki, Osmanlı’nın Türkmen savaşçıları cezbedemediğinin kanıtıdır. Imber’a göre, kuruluş döneminin Osmanlı ordusu nizami bir savaşta düzenli bir ordunun üstesinde gelebilecek kapasitede değildi. 1302 yılında Bapheon’da yendiği birlikler ise küçük ve görünürde düzensiz Bizans kuvvetleri idi. W. L. Langer ve R. P. Blake ise, 1329 Pelekanon Savaşı’nda Bizans kuvvetlerinin asıl çekirdeğinin sadece üç yüz şövalyeden oluştuğunu yazmaktadır. Demek ki Osmanlı, kayda değer bir direniş ile karşılaşmadığı halde ilerleyemeyecek kadar güçsüzdür. Sf. 261

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 261) kitabından birebir alınmıştır.

  • Avrupa’nın gösterdiği dirence ilişkin olgular çok daha azdır ve şöyledir: Osmanlı’nın Haçlı niteliği çok kuşkulu ilk Avrupa ordusu ile karşılaşması 1396 yılındadır; bu savaşın adını Niğbolu Savaşı olarak biliyoruz. Gibbons “Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu” kitabında, Avrupa ordusundaki şövalyelerin bir kır eğlencesi havasında olduklarını, yanlarında şarap ve kadın dahi getirdiklerini kaydetmektedir. Niğbolu Savaşı Osmanlı’nın Gelibolu’ya geçişinden kırk yıl sonrasına denk geliyor; Avrupalıların bir savaş için kırk yıl beklediklerini anlıyoruz. Öyleyse, 1396’yı bir direnç olarak kabul etsek dahi, bu tarihe dek Osmanlının herhangi bir ciddi kuvvet ile karşılaşmadığını ileri sürmek mümkündür. Sf. 259

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 259) kitabından birebir alınmıştır.

  • Osmanlılar güç kazanmak için önce Balkanlarda ilerlemişlerdi. Anadolu’yu daha sonraki bir evreye bırakmış görünüyorlardı. Anadolu’yu ele geçirdiklerinde ise, Türkmen beyliklerinin hakimiyetinde bulunan bu bölgeye güçlükle hâkim olabilmişlerdir. Pek çok Türkmen ayaklanması ile karşı karşıya kaldıklarını Osmanlı tarihi üzerine çalışmalar kaydediyor. Sf. 254

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 254) kitabından birebir alınmıştır.

  • Aydınoğlularının ilerleyişi oldukça cezbediciydi. 1310’da önce Müslüman İzmir’ini daha sonra Selçuk, Tire, Sultan Hisarı gibi yerleşim yerlerini, 1326 yılında ise Gavur İzmir’i denilen İzmir’in sahil kesimini ele geçirmişti. Sf. 253

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 253) kitabından birebir alınmıştır.

  • Gibbons’ın Bitinya’daki yeni oluşuma ve Osmanlıya ilişkin tezi Türk tarihçilerinin tam tersi olmakla şöyleydi: “… bir medeniyeti tahrip eden bir Asyalı ırkın coşkun istilası mevzu-u bahis değildir. Belki, bizim meşgul olduğumuz yeni bir ırkın doğduğu yerde mevcut unsurların kaynaşmasından müteşekkil bir ırkın tarihidir.” Gibbons Osmanlı’yı tek başına Asyalı göçebelerden müteşekkil bir kitle olarak görmüyordu; Gibbons’ın yazdığı, Rumlar ve Hıristiyanların da olduğu bir tarihtir. Çalışmasının devamında ise uzun sayılamayacak bir zamanda Osman’ın etrafına toplanmış Asyalı maceracıların sayısının yarım milyona çıktığını, bu artışın tabii sayılamayacağına işaret ediyordu. Bunun, “şarktan gelen göçebelerin iltihakıyla [katılımıyla]” gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını yazmaktadır. Sf. 252

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 252) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yaşar Ocak kitabında, Babailerin siyasal eğilimlerini kastederek, “İranlılaşarak kendilerine yabancılaşmış Anadolu Selçuklu merkezi yönetiminin yıkılışını hedefleyen bir ideolojinin mensupları … bir başka devletin, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda rol aldılar” notunu da düşmektedir. Demek ki, Osmanlının kuruluşuna katılanlar, Selçuklunun yıkılışını isteyenlerdi. Selçuklu ile Osmanlı arasında bir devamlılık ilişkisi kuran Türk tarihçiliğinin ve Türk-İslam tezlerinin zıddı bir olgu ile karşı karşıyayız. Sf. 250

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 250) kitabından birebir alınmıştır.

  • Babai Ayaklanması tarih sahnesine iki “babanın” yönetimi altında çıkar. Bu babaların isimleri Baba İlyas ve onun halifesi Baba İshak olarak biliniyor. Ayaklanan kitleyi ise yerli Hıristiyanların yanında, heteredoks Türkmenler oluştururlar. İsyan oldukça geniş bir bölgeyi etkisi altına alır; Rum Selçuklu düzeni üzerindeki yıkıcılığıyla da Anadolu’ya ilerleyen Moğolların yolu üzerindeki taşları temizler.

    Anadolu’yu kasıp kavuran ve Selçuklu sultanını Kütahya’yı terke zorlayan Babailiğin yeni bir din sayıldığına ilişkin rivayetlere de sahibiz. Ebu’l-Ferec’te bu yeni dinin İslam’a karşı olmasının yanında, bir peygamberinin de olduğu iddiasını okuyabiliyoruz. Şunları yazmaktadır: “İslam dinine karşı fena bir ayrılık hareketi baş gösterdi. Yaşlı ve zahit bir Türkmen, kendine peygamber diyor, Muhammed’in yalancı olduğunu ve peygamber olmadığını iddia ediyordu.” Demek ayaklanmaya “sahte peygamber Muhammed’in” yerini gerçek peygamberin alacağı söylentileri de eşlik etmektedir; Ebu’l-Ferec’in ifadelerinden bunu çıkarabiliyoruz. Sf. 249

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 249) kitabından birebir alınmıştır.

  • İrene Melikoff, Bektaşiliğin de aynı şekilde Sünni İslam’ın temel ilkelerinden uzak bulunduğunu ileri sürüyordu: “Bektaşilik örf dışıdır… Dinin dış biçimlerine hiç ehemmiyet vermez. Tanrıya inanmak için ne camiye gitmeye gerek vardır, ne beş vakit namaz kılmaya, ne de Ramazanda oruç tutmaya.” Sf. 247

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 247) kitabından birebir alınmıştır.

  • İran her zaman imanı eriten bir unsur olarak görülmeye devam etmişti. Osmanlıda ulemanın şeriat yanlısı olanlarının İran’a bakışını gösteren bir ifadeyi burada tekrar edebiliriz: “Her kim okur Farisi, gider dinin yarısı.” Türkler ise, İslam’ı İranlılardan öğrenmişlerdi; herhalde daha baştan dinlerinin yarısını kaybetmiş olarak Anadolu topraklarına giriyor ve Anadolu’yu yurt tutuyorlardı. Ernst Werner’in daha önce aktardığımız bir cümlesine atıfla, belki de dinen pek laçka gazilerdik; gazamız esnek, imanımız gevşek ve “kâfirlerimiz” ise en yüksek devlet adamlarıydı; vezirliği dahi kolayca gayrimüslimlere emanet edebilecek ölçüde kutsal savaştan habersizdik. Sünni İslam’a uygun olmasa da, bu, hiç şüphe yok ki, dini tutarlılıktan yoksun göçebe Türklere has bir tutumdur. Sf. 247, 248

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 247, 248) kitabından birebir alınmıştır.

  • Çetin Yetkin bu yakınlığa ilişkin olarak şunları yazmaktadır: “… [Ahmet Yesevî] daha Müslümanlığa adım atmamış Türklere de İslam’ı benimsetmek istiyordu. Bunun için ise bu ideolojiyi onların algılayabilecekleri ve yaşam biçimlerine ters gelmeyecek bir söylemle anlatmak ve belletmek gerekiyordu. İşte, o da bu yolu izleyecekti, özellikle de, Türklerin Şamanist inançlarını İslam’la kaynaştırarak sürdürmeleri ve saz şairlerini eski şamanlara benzetmeleri, Ahmet Yesevî’nin ise bu saz şairleri üzerinde derin etkiler yaratması onun işini kolaylaştıracaktı.” Bkz: Prof D. Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri, Sf.83. Sf. 246

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 246) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim 1189’da başlayan III. Haçlı Seferi sırasında, Anadolu’dan geçen bir güzergâh üzerinde karar kılan I. Friedrich Barbarossa, geçiş güzergâhını korumasını istediği II. Kılıç Arslan ile kolaylıkla anlaşabiliyordu. Görünen o ki, Rum Selçuklu Devleti İslam’ın ve gazanın kılıcını kınında unutmuştu. Ernst Werner, İslam dünyasında Selçukluların adının, böylesi dini esneklikleri nedeniyle “laçka Müslümanlara” çıkarıldığını belirtmektedir. Gordlevski de 12. yüzyılın ikinci yarısında çevre ülke iktidarlarınca Selçukluların Müslümanlıklarından kuşku duyulduğunu ileri sürüyordu. Sf. 245

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 245) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim 10. yüzyılda halife adına Oğuz bölgelerini ziyaret eden İbn Fadlan, Türk topluluklarının, İslam’a geçseler de, gerçekte ona inanmadıkları düşüncesindeydi. Bu kabilelerin din değiştirmelerine güvenilmemesi gerektiğini, siyasi koşullar değiştiğinde Türk şeflerinin utanıp sıkılmadan yeni bir dine geçebilecekleri uyarısında bulunuyordu. Sf.244

    İbn Fadlan’ın sözlerindeki küçümseyici ton bir yana bırakıldığında, göçebelerin din ile ilişkisi konusunda söyledikleri dikkate değer bir olguyu ortaya koymaktadır. İlhanlı Moğollarının hanı Olcaytu bu açıdan tipiktir. Olcaytu önce vaftiz edilerek Nikola ismini almış, ardından Budist ve en sonunda da Müslüman olmuştu; kolayca din değiştiriyordu ve sonra yeniden değiştiriyordu. Eski dinini yeni dinin önünde bir engel olarak görmüyordu. Fadlan’ın sözünü ettiği türde bir “siyasi” yaklaşımı ise Selçukluların ünlü komutanı İbrahim Yınal’da görebiliyoruz. Selçuklu Sultanı Tuğrul ile giriştiği sultanlık mücadelesinde, dâhili olduğu Selçuk yöneticilerinin Sünniliğini bir yana bırakarak Fatımilerle anlaşıyor ve Musul’da Şii halifesi adına hutbe okutuyordu. Bağdat Sünni halifesinin sultanı olan Tuğrul’u tahtından indirip, İsmaili Şii Mısır halifesinin sultanı olarak Selçuklu sultanlığına geçmeye çalışırken din değiştirmekte bir sakınca görmemişti. Sf. 244, 245

    Alıntı; Ansiklopedi II, Çıkış – Yalçın Küçük, (Salyangoz Yayınları,  1. Basım, Kasım 2007 – Sf. 244, 245) kitabından birebir alınmıştır.