XV. yy’da ve XVI. asrın başlarında, Kürdistan İslâm toprakları, İran – Safevî Şâhlık devletinin egemenliği altındaydı. Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle beraber Osmanlılar, tamamen bir “siyaset-i şarkîyye” (doğu siyaseti) izlemeye başlamış ve bütün uğraşılarını Doğu üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Tahta çıktıktan hemen iki yıl sonra Yavuz Sultan Selim, ilk seferini, mezhebî gerekçelerle İran üzerine yapar. Osmanlı İmparatorluğu ile İran Safevî Şâhlığı arasında Tuşpa (Van)’ın Ebex (Çaldıran) ilçesinde yapılan ve tarihe Çaldıran Savaşı (1514) olarak geçen bu harbi Şâh İsmail yönetimindeki İran Safewîleri kaybeder ve Osmanlılar Tebriz’e girer; Yavuz Sultan Selim, burada adına hutbe okutur. Tebriz Sarayı’nın çok kıymetli eşyaları ile birlikte, halkından binlerce zanaatçı, tüccar ve bilim adamını İstanbul’a gönderir.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürdistan, Osmanlıların hâkimiyeti altına girer. Osmanlılar, oldukça stratejik noktalarda bulunan Amed (Diyarbakır), Mêrdîn (Mardin) ve Kemah kalelerini alırlar. Asimilasyon politikaları sonucu Dîluk (Gaziantep)’un Çînçîn ilçesinin adı “Yavuzeli” olarak değiştirilir. Hemen akabinde Osmanlılar, burada varlığını sürdüren Dulkadir Beyliği’ni ortadan kaldırırlar ve Memlûklular ile komşu olurlar.
Böylece İran’ın ipeklilerinin ve Tebriz’den Doğu’nun diğer ürünlerinin Halep ve Bursa’ya getirilmesi olanağı, Osmanlı hazinesine yeni gelir kaynakları sağlamış olur. Yavuz Selim, bu durumda İran’ın batıya olan zengin ipek ticaretini istediği zaman kesebilecekti.
Çaldıran Savaşı, Osmanlılar ile İran arasında uzun yıllar sürecek olan kanlı savaşların başlangıcı oluyordu. Zaten kısa bir süre sonra Şâh İsmail, Tebriz ve Azer-i Badegan (Azerbaycan)’ı geri alacaktır.
Alıntı; Şeyh Sait İsyanı – İbrahim Sadiyâni (İnternet, Ocak 2010 – Sf. 2, 3) internet sayfasından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın