Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

Kategori: Anekdotlar

  • (Kurken Alyanakyan anlatıyor;) “Babam Leon Alyanakyan 1939 yılının son aylarında askere alındı. Önce Kartal Maltepe’de eğitim gördü. Daha sonra usta matbaacı olduğu için Çankırı Askeri Okul Matbaasına tayin edildi. Burada Mareşal Fevzi Çakmak’ın kitaplarının basımını kontrol etmekteydi. Mareşal matbaayı düzenli olarak ziyaret etmekteydi. Babam ve arkadaşları Mareşal’in annesinin Ermeni olduğunu ve Mareşal’in Ermeni askerleri koruduğunu…

  • “Aramızda çok zengin tüccarlar, fabrikatörler de vardı, bunlar, subaya rüşvet verip, kendilerine tahtadan gıcır gıcır kulübeler yaptırmışlardı. Subay bu zenginleri çalışmaya da göndermez onlar da o güzel kulübelerinde oturup kitap okurlar, bizlere de tepeden bakarlardı.” Sf. 163 Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 163) kitabından…

  • “Nafıa takımlarındaki askerler yol inşaatlarında çalışmak zorundaydılar ancak çalışma saatleri çok uzun değildi. Tam manasıyla esirlerin zoraki çalıştırılmaları değildi. Her er Türk askerinin beslendiği tayınla beslenebiliyordu. Parası olanlar ise her tarafta mantar gibi bitmiş olan hususi kantinlerden istedikleri yiyeceği satın alıp yiyebiliyorlardı. Askere alınanlar arasında mevcut olan diş hekimi, hekim, öğretmen, muhasebeci gibi meslek sahibi…

  • “O günlerin üzüntüsü henüz geçmemişken gececiler koğuşundan okul arkadaşım “Memiş” dediğimiz Garabet’in ağır hasta olduğunu söylediler. Revirde yatıyordu ve kendisine bakacak doktor yoktu, sıhhiye eri olan arkadaşın elinden bir şey gelmiyordu. Çocuğun durumu süratle ağırlaştı ve o da “Münir Kirkor” dediğimiz arkadaşı istedi yanına. Bu Kirkor gerçekten de Münir Nureddin’in şarkılarını büyük bir ustalıkla okurdu,…

  • “İşte tam böyle bir “yoklama” sırasında koğuşlar arasında “kontrole çıkan” Şevket Bey, ayağında çizmelerle tren rayları arasından geçerken, vagonları manevra yaptıran lokomotifin altına düştü ve ayakları dizlerinden kesildi. Herkes telaşa düştü ve kendisine yardıma koşmak istedi. O ise kanlar içinde yerde yatarken yanına koşan çocukların yardımını reddederek, “Beni onbaşılar kaldırsın!” diyerek bırakmadı, çünkü onbaşılar Türk’tü,…

  • Arada sırada Akhisar’a iner veya herhangi bir iş için Manisa’ya ve İzmir’e giderdik. Halk büyük ilgi ve dikkatle bizi seyreder, ne askeri olduğumuzu sorar, biz de “paraşütçü” olduğumuz söyleyince, herkes bizi büyük bir hayranlıkla seyrederdi. Oysa bize dağıtılan kahverengi elbiseler, aslında Erzincan depremi” (1) nedeniyle köylülere yardım olsun diye Yunanlılar tarafından gönderilen demode olmuş” çöpçü…

  • (Yervant Gobelyan anlatıyor;) “Ancak Ahmedo’da beni ilgilendiren, öyküsünün bu yanı değildi. Arkadaşları ile Ermenice konuşuyor, toprak kazarken Ermenice şarkılar söylüyordu. Ermeniceyi de çok temiz, kusursuz denebilecek kadar düzgün konuşurken, birçok hayvanın, haşaratın isimlerini de çoğumuzun bilmediği kadar iyi biliyordu. Ağaç dibinde oturtup şarkı söyletirdim kendisine, eski Ermeni destanlarının şarkılarıydı bunların bazıları; oysa Ahmedo, Ermeni’nin anlamını…

  • O gün Paskalya Haftası’nın Büyük Perşembesi olduğunda arkadaşlarımızdan Norayr isminde biri, Konak Komutanı’ndan gece koğuşta ayin yapmak için izin istedi. Büyük Perşembe gecesi tüm hazırlıklarını tamamlamış, papaz giysisi gibi bir cüppe de bulmayı becermiş, zaten çantasında tenekeden birkaç da haç varmış kararlaştırılan saatte ayin başladı. Koğuşta herkes ayaktaydı, komutan da merak etmiş; ilgilendi ve baktı…

  • “Dönmeler; Biz 20 Sınıf askerlikte Erzurum, Sivas yollarında sürtüp gezerken İsmet Paşa bir “iyilik” de yaptı. O yıllarda ne kadar dönme varsa, onları da getirdi bizim içimize. Bizim çadırlara getirilenlerin çoğu Malatya dolaylarından Ermeni dönmeleriydi. Garabet oğlu Ahmet, Kirkor oğlu Hasan gibi isimleri vardı bu garibanların… Müslüman olmuşlar ya, buraya neden getirildiklerini bir türlü anlayamıyor,…

  • Dört gün, dört gece trenle yolculuk ettikten sonra Malatya’ya vardık. Bu şehirde Türklerden ziyade Kürtler yaşıyordu. Reisicumhur İsmet İnönü Malatyalı idi ve Kürt olduğu söyleniyordu. Sf. 95 Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 95) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nafıa askerlerinin sevk edildikleri illerden biri Yozgat’tı. Yozgatlı gazeteci ve şair Abbas Sayar (1923-1999) nafıa askerlerinin Yozgat’a gelişlerine 19 yaşında tanık olmuştu. Sayar 1989 yılında hatıralarını tefrika olarak Yozgat gazetesinde yayınladı: Sf.55 “Evet, 1941 yılı, Mayıs, Haziran haftası… On bine yakın Ermeni, Rum, Yahudi. Yozgat’ta iğne düşürsen yere düşmez…” Sf. 56 “Yozgat on küsurlardan yirmi…

  • “Ermenilerin bir inancı vardır; ‘Türkiye’de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana.’ Bu artık bir atasözü oldu.” Sf. 11 Alıntı; Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri – Rıfat N. Bali, (Kitabevi Yayınları, 1. Baskı 2008 – Sf. 11) kitabından birebir alınmıştır.

  • (Salamon Mizrahi’nin “20 Kur’a Askerler İçin Cevap… Tarih ve Toplum Dergisi Ocak 1999, alıntı;) “Ayrıca, yine bu müzede, herhalde kendisini şaşırtacak bazı belgeleri de bulabilecektir. Örneğin: Mütareke yıllarında ve Sevr Antlaşmasına takaddüm eden (ayak basılan, denk gelen) günlerde İzmir’in Yunanlıların idaresine verileceği haberi yayılır. Bu haber üzerine İzmir’de yaşayan tüm cemaatlerin temsilcileri ve Karşıyaka Müftüsü…

  • (Vedii İlmen’in Anılarından) “Benim anılarımda kaldığına göre bizzat gördüğüm kadarıyla, gayrimüslimlerin tutumu aşırı şımarık bir davranıştı. Bir kere Türkçe konuşmasını bilmiyorlardı ve öğrenmek de istemiyorlardı. Bağıra bağıra kendi lisanlarını konuşuyorlardı. Bu bana, hep bir gövde gösterisi yapıyorlar gibi geliyordu. Yazın Ada vapurunda Rumların bağıra çağıra davranışları göze batıyordu, gene Büyükada’da, Yorgoli Plajı’nda (Yürük Ali), çalınan…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul) Padişah bir darbede Türkiye’nin o zamana kadar Avrupa’nın siyasi terazisine attığı ağırlığı yok ettikten, yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra, düşmanları ve kendi uyrukları onun elinden ülkeler ve memleketler aldılar. Hellas, Sırbistan, Buğdan ve Eflak elinden çıktı. Mısır, Suriye, Girit, Adana ve Arabistan bir Hidiv’in eline geçti. Besarabya ve Kuzey-doğu Küçük…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul) Mühürler balmumu üstüne basılır, çünkü Kur’an gündüzün mum yakmayı yasak eder, onun için mühür mumu kullanılmaz. Evet, dinî emirler gündelik hayata o kadar işlemiştir ki sıhhî gıda maddeleri sofralardan uzaklaştırılmıştır ve hastanelerde nekahet halinde bulunanlara bile kuvvet ilâcı olarak şarap yasaktır. Kan aldırmaya, Müslüman, ancak vicdan huzursuzluğu ile ve…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul) Gerçi padişah aynı zamanda halifedir, fakat bu sıfatla Müslümanlık hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya bir kat daha mecburdur. Musa kanunları gibi İslâmlık da tamamıyla maddî birçok kanunları kapsamaktadır. Kendisine bağlı olanların düşünce tarzlarına belli bir yön çizer, birazcık olsun bilince ermiş bir aklın kabul edemeyeceği kaba, maddî zevkli bir…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul) Rusya yenileşme işine başladığı zaman bu memleketin Avrupa ile teması o kadar azdı ki Batı devletleri, önemlerini ancak muazzam sonuçlarıyla anladıkları teşebbüslerden hiç haber alamamışlardı. Osmanlı İmparatorluğunda iş bundan ne kadar başkadır. Denebilir ki Avrupa Türkiye ile bizzat Türkiye’nin kendi kendisiyle olduğundan daha fazla ilgiliydi. Hiç değilse halk tabakasından…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 1 Eylül 1839, İstanbul) Padişahın, kendisini geleneklerin bir mahpus gibi yaşamaya mahkûm ettiği İstanbul’daki sarayda geçen gençliği bundan ne kadar başkadır! Üstelik onun yabancılarla her türlü temasını din yasak etmekteydi. Sultan Mahmut’un annesinin Avrupalı bir kadın (tabiî bir Fransız!) olduğunu anlatırlar; bu iddianın ispatı pek zor olsa gerek; şu kadarı muhakkak ki padişah…

  • (Moltke’nin Mektubundan; 12 Temmuz 1839, Malatya) Kuvvetlerimizin yarısından çoğunu teşkil eden Kürtler düşmanımızdı; kendi subayları ve arkadaşlarına ateş ediyorlar, dağ yollarını kesiyorlardı. Bizzat Hafız Paşaya birçok defa hücum ettiler. Öteki kaçaklar tüfeklerini fırlatıp atıyor, kendilerini rahatsız eden üniformalarını sıyırıp çıkarıyor ve keyifli keyifli türkü söyleyerek köylerine yollanıyorlardı. Sf. 271 Alıntı; Türkiye Mektupları – Feldmareşal Helmuth…