Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • Bir telaş, bir kıyamet, Elazığ kaynıyor. Gençler, ihtiyarlar, bacılar bile bu heyecanla hareketli. Memurlar hele okullar… Eylül başı üniversite haftası… Elazığ için ne büyük şeref! Hocaların hocaları gelecek buraya… Işıklı kafalara nur verenler gelecek. 9 medrese, 13 kervansaraylı eski âlim Harput’un evlatlarına, asrın aydın profesörleri günün bilimlerini getirecek. Biz de aç kafalarımızı doyuracağız. Sf. 31

    Hele sevgili bacılardan teklifler çok içten:

    -Hoca’nım, ben hangi gün dersem o gün içli köfte yapam gönderem. Siz onu beceremezsiniz.

    -Ben kaynanamla paklava yapam, bilisin benim kaynanam paklava yapmada Elazığ’da ünlüdür ha… Sizin postalara benzemez.

    -Biz su böreği yapak gönderek mi?

    -Fatiş Hanım çiğ köfteyi iyle yuğurur ki, hele bi göresin!…Nihayet geldiler. Karşılama ta Malatya’dan başladı.

    Rektör Cemil Rusen eşiyle Halkevi’nde kalacaktı. Diğer profesörler bizde. Her oda filitlenmiş, kapatılmıştı. Fahrettin Kerim’le Sıddık Sami Onar birer kişilik oda istediler. Hıfzı Veldet’le Ziyaettin Fındıkoğlu, Dr. Sedat Tavafla Dr. Fahri Arel birlikte kalmak üzere odalarını seçtiler. Sf. 31

    Profesörlerden Ali Nihat Tarlan, Sabri Esat Siyavuşgil, Şevket Salih Soysal, Naşit Erez de diğer odalara yerleştiler.

    İlk yemeği Vilayet verdi. Hünerli bacılardan gelen börek ve baklavalar hakikaten nefisti.
    Sedat Tavat Bey beni istemiş, gittim. Odasına girdiğimde elinde filit tulumbası, duvardaki bir sivrisinekle uğraşır buldum. Önce sinekler hakkında sorular sordu. Sonra sürahideki su hakkında bilgi istedi. Hepimiz musluklardan içiyorduk ama onlara Vali Çeşmesi’nden doldurtup getirtmiştik. Çeşmeye geliş yolunu biz de bilmiyorduk. Suyu 10 dakika fokur fokur kaynattıktan sonra göndermemi rica etti. Bir yandan gözleriyle duvarları araştırırken, bir yandan da Fahri Bey’e

    – Yarın suları tetkik edelim, diyordu. Sf. 32

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 32) kitabından birebir alınmıştır.

  • O sene başında üçüncü sınıftan küçük Elif babasıyla gelmişti. Geçen sene boy atan, cılız, çubuk gibi zayıf bir çocuktu. Karşılamak için antreye gittiğimde uzun etekleri kırmalı soluk bir köy elbisesi içinde buldum, daha sıska, daha sarıydı. Üstelik karnı da şişti.

    – Hoş geldin, diye çocuğu öptüm. Ne oldun böyle, hastalandın mı?

    Kızcağız başını önüne eğdi, babası telaşla atıldı: He hocca hanım, harman zamanı çok hasta olmuş…

    – Sıtma mı tuttu? Çocuğun karnı da şişmiş sıtmadan, vah yavrum!

    Antre kapısında duran hademe Vahide Hanım,

    – Hocahanım, seni istediler telefondan.

    Hemen müdür odasına telefona koşarken arkamdan gelen Vahide Hanım kolumdan tuttu :

    – Hocahanım, ben kızın halını beğenmedim. Sen beni diyne, bu kızı ebe doktoruna yolla. Ağzım açık kaldı.

    – Ayol çocuk o daha!.,

    – Eeee, köy hali bu.. Belli olmaz.

    Dışarı çıktığımda dikkat ettim; karın gerçekten büyüktü. Hastahaneye tezkere yazıp yanına bir de hademe kattık. Baba da yanında.

    – Sıtma için gönderilir mi ki hiç doktora, diye karşı koymasına rağmen onu da yolladık.

    Dönüşlerinde baba antreye bağırarak girdi:

    – Kızımı burada berbat ettiniz! Davacıyım! diye bağırıyor, okuldaki bütün erkekleri suçluyordu.

    Hâlbuki biz kızı 25 Mayıs’ta teslim etmişiz. Şimdi l Eylül. Doktor raporu ise iki aylık hamile olduğunu yazıyor. Bunu bir türlü babaya dinletemiyoruz.

    Doktora telefonla durumu anlattım. Araba gönderip gelmesini rica ettim. Bir ebe hanımı çağırıp tespit ettirdik.

    Doktor gelince çıkıştı babaya:

    – Neden hastanede bu gürültüyü koparmadın da burada kabarıyorsun?

    Zaten biz de, ebe ve Vahide Hanım’la beraber tatlı tatlı kızı sorguya çekiyorduk. Kız sonunda:

    – Bizim çobanın yanında oturdum ama iki gözüm kör ola birşey etmedik, dedi.

    Doktor Bey’le adama da anlattık. Kızı aldığı tarihten bu güne kadar zamanı parmaklarımızla hesapladık 4 ay geçmişti aradan. Hele doktorun karşısında sesini kesivermişti zaten.

    Kızı yanına getirdiğimizde dövmeye kalktı. Engel olduk. Doktor Bey,

    – Kıza küçük bir hata gelirse hükümet seni hapseder. Bak bu kadar kişi şahidiz biz. Köyünde de okulu karalarsan hemen işitiriz, halin yaman olur, dedi.

    Bu açıklamaya rağmen Erindek’ten uzun zaman öğrenci alamadık. Sf. 31

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 31) kitabından birebir alınmıştır.

  • İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik. Ne hain bakışlı! Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kolları pazularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çürüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçük de aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk. 14 yaşında var mıydı acaba?

    İçeri almak istiyoruz girmiyorlar. Birer dilim peynirli ekmek uzattık. Büyük arkasını döndü, almadı. Küçük elimden kaptığı gibi koynuna soktu, geri geri kaçıp bir bize baktı, bir dilimden koca bir lokma ısırıp yine koynuna soktu. Büyüğün yanına sokuldum, ekmeği uzattım. Elinin tersiyle öyle bir vurdu ki elimdeki ekmek fırladı, ileriye düştü. Küçük hemen ekmeğin üstüne atıldı. Kaptığı gibi koynuna soktu. İkimiz de fevkalade üzülerek ekmek peynir getirttik. Önce küçüğe verdik. O, duvar dibine çömelip hem yiyor, hem bizi gözetliyordu. Büyüğe içi peynir dolu çeyrek ekmekle “Kızımına…” diye yanaşıp sırtını okşadım boş elimle. Yine itti elimi ama ilki gibi şiddetli değil. Elimdeki ekmeği yine uzattım. Bir kere yüzüme baktı. Ben gülerek ve başımı sallayarak teşvik ettim. Ters ve sertçe elimden aldı. Arkası bize dönük, çömelip yemeye başladı. Müthiş kokuyorlardı. Arkada kazanla sıcak su hazırlanmıştı. Hayriye’yi okşayarak içeri aldım. Hademeler onu mutfak taşlığında yıkarken ben eski çamaşır ve önlük çıkarmaya gittim. Dönüşte hademeler:

    -Temizlenmiyor derisi, ne yapılım, diyorlardı. Elbise fırçası ile temizlediler ama gene temiz insan derisi gibi olmamıştı cildi. Geyik’i bir türlü içeri alamamışlardı. Müdür’anım başa çıkamayınca iki erkek hademeye zorla almaları için emir vermişti. Koskoca iki erkek başa çıkamıyordu kızla. Aman yarabbi, ne kuvvet, ne direnme!... Bu sırada sırtı kanamaya başladı. Onlar tutarken baktım, sağ kürek kemiği üstünde büyük bir yara, sırtındaki elbiselerle karışıp kalınlaşmış bir kabuk. Kabuk aralarında da küçük beyaz kurtlar. Müdür’anım’la ikimiz de ağlamaya başladık.

    Hayriye’nin başı ağrıyordu. Ateşi yükselmişti. İlaç vererek yatırdık. Üstünü iyice örttük.
    İlk öğle yemeğinde masaya oturttuk. İskemleye, dizini altına kıvırıp oturdu. Ekmeğini yerken yemeği önüne koyduk. Çatalı itip eliyle yemeye davranırken elini tuttum, önüne kaşığı sürdüm. Acele acele yemeye başladı, arada bir de bize bakıyordu. Boş tabağı önünden alıp ikinci tabak makarnayı koyunca şaşırdı. Bize bakarak adeta korka korka kaşığını daldırdı, etrafındakileri gülümser, olumlu ifadeli görünce onu da yutarcasına yedi. Ağzını koluna silip kalktı. elini sabunla yıkamasını öğrettik. Hıçkırıyordu. O kadar çok, hem de acele yemişti ki, üzümü zor bitirdi. Ama öyle ağzını şapırdatarak yedi ki. Sonra da tıpkı bir köpek yavrusu gibi yalanarak elimize bakmaya başladı. Müdür’anım:

    – Öğrenelim de verirlerse bu kızı ben alayım Muavin Hanım, diyordu. Paşa kızı verdi. Sf. 29

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • Eylül başında Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmiş, ikisinin yaşları büyükmüş, şimdi bize gönderiyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Ambar açılana kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 Lira gönderiyormuş. Bu kızlar “şerefsiz asilerin çocukları” olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde kullanacaklarmış.

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 29) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu gün okula Paşa gelecekti: 4. Umum Müfettişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan.
    Elazığ, Tunceli, Bingöl isyan bölgesi emri altındaydı. O Paşa ki, Büyük Millet Meclisi yetkilerini taşıyordu, o bölgede ipe çekme ve ipe çekilecekleri affetme yetkisi vardı. Sf. 16

    Alıntı; Dağ Çiçeklerim – Sıdıka Avar, (Öğretmen Yayınları, İnternetten PDF, Ekim 2011 – Sf. 16) kitabından birebir alınmıştır.  

  • Görüldüğü gibi Türkçe alfabede yer alan I ı, O ö U ü harfleri Kürtçe alfabede yoklar. Buna karşılık Kürtçe alfabede bulunup da Türkçede yer almayan harfler ise şunlardır: E e, I î, Q q, U û, W w, X x. Sf. 569

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 569) kitabından birebir alınmıştır.

  • Dil birliğini mutlaka olması gereken bir şey olarak görmemek gerekir. Kaldı ki olsa bile bu zora dayanan yapay önlemlerle sağlanamaz. Sf. 566

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 566) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu ayrım konusunda üzerinde durulan göstergelerden biri “anlama” dır. Kimilerine göre, karşılıklı konuşma sırasında, eğer konuşanlar birbirlerini anlayabiliyorlarsa orada ayrı diller değil, lehçeler söz konusudur. Sf. 561

    Arapça konuşmalarına rağmen Mısır Arapları ile Irak Arapları da birbirlerini anlayamıyorlar. Türki Cumhuriyetler arasında düzenlenen toplantılarda tercüman kullanıldığı biliniyor. Yani aynı dil olarak kabul gören dili konuşanlar birbirlerini anlayabilmek için tercümana başvurmak zorunda kalıyorlar. Sf. 561

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 561) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kırmancca ile Kurmanccanın aynı dilin lehçeleri olmadıklarını ileri sürenlerin, temel gerekçelerinden biri, “Yan yana geldiğimiz zaman birbirimizi anlamıyoruz” şeklindedir. Oysa, Kurmanci konuşan Hakkarililer ile Malatya ya da Maraş Kürtleri de birbirlerini anlamakta çok güçlük çekiyorlar. Yan yana olmalarına rağmen, Kırmancca (Zazaca) konuşan Bingöl-Palu yöresi ile Dersimli Kırmanclar da birbirlerini anlama açısından büyük zorluklarla karşı karşıyalar. Sf. 560

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 560) kitabından birebir alınmıştır.

  • Türkçenin Kürtler arasında yayılmasında ve meşrulaşmasında PKK’nin önemli payı olduğunu belirtmek gerekir. Bir televizyon programında A. Öcalan’ın “Dil önemli değil, ben devrimi Türkçe ile de yaparım,” dediğinin bizzat şahidiyim. Onun sözlerinin kitleler üzerindeki etkisi düşünülürse, kendisinin ve örgütünün, Kürt halkı arasında Türkçe konuşmaya meşruluk kazandırdığını söylemek yanlış olmaz. Sf. 549

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 549) kitabından birebir alınmıştır.

  • Kırmancca yazılmış ilk eser, Ehmede Xasî tarafından yazılan ve 1898 yılında Diyarbekir’de basılan Mewlîde Kirdî’dir. Oysa Kurmanci lehçesi ile yazılı eserlerin tarihi yüzyıllarca gerilere gidiyor. Sf. 547

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 547) kitabından birebir alınmıştır.

  • Örneğin, PKK çevresinde yer alan belli kesimlerde bunu gözlemlemek mümkün. Hatta bir ara “Kürdistan Ulusal Kongresi” ne Kürdistan da resmi dilin Kurmancca olacağına ilişkin bir karar bile aldırıldı. Kırmancca konuşanların tepkileri üzerine o karar dondurulmuş olsa da, PKK yönetiminin bu görüşü hepten terk ettiği söylenemez. Tekçi Kemalist anlayışın ciddi ölçüde etkisinde olan örgütün, günü geldiğinde, şu sıralar Güney Kürdistan’da Soranca konuşan kimi kesimlerin yapmaya çalıştıkları gibi tek lehçeli “Resmi Dil” ilan etmeyeceğine inanmak, gereğinden fazla bir iyimserlik olur kanısındayım. Sf. 547

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 547) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu yıllarda, dil ve kültür alanında herhangi bir çalışması olmayan tek Kürt örgütü PKK idi. Çünkü PKK bu dönemde, bir bütün olarak legal çalışmaları ve silahlı mücadele dışındaki mücadele yöntemlerini reddeden bir politik çizgiye sahipti. Sf. 545

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 545) kitabından birebir alınmıştır.

  • Sonuçta, söz konusu iddianın sahiplerinden bazıları, Kürtlere duydukları tepkiyi o derece ileriye götürdüler ve halen de götürüyorlar ki, Türk devleti asıl hedef olmaktan çıkıp ikinci plana düşüyor. Baş tehlike, “kur” diye adlandırılan Kürtler ve onların örgütleridir. Dersimliler tarafından oluşturulmuş kimi dernek yönetimlerinin, kendilerini Kürt olarak görenleri derneklerde barındırmak istememeleri ve yine bu anlayışta olanların üyelik başvurularını reddetmeleri, kimileri bakımından inanılması zor bir durum ama gerçek böyledir. Sf. 542

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 542) kitabından birebir alınmıştır.

    BAKKAL’IN YORUMU (2020); Kürt siyasetçileri Kürtlerin arasındaki çok önemli sorunları, dil ve din gibi temel sorunları halledememişler, bir devlet kurabilmelerinin imkânı yok ama Türkiye’nin paranoyak yöneticileri hem Kürtler bölünecek diye korkuyorlar hem de halkı korkutarak ülkeyi istedikleri gibi idare ediyorlar.

  • Elbet, ileride Kürdistan kurulduğunda, resmi dili Kurmancca olacak tarzında tekçi ve yanlış görüşte olanlar var ama bunların da söylendiği tarzda Kırmanccayı yasaklamak gibi bir tavır içerisinde olmadıkları göz önündedir. Sf. 541

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 541) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu arada Zazaların Kürt, Zazakinin ise Kürtçe olmadığını “kanıtlama” çabalarına kimi Ermenilerin yaptıkları katkıyı da belirtmek gerekir. Örneğin Erivan Üniversitesi öğretim üyelerinden Garnik Asatrian bunlardan biriydi. Asatrian bir ara Yerevan (Erivan) ‘da Zaza halkına ilişkin bilimsel çalışmaların yapılabileceği bir Zaza Kültür Merkezi” oluşturmaya ve “Dersim” adlı bir dergi çıkarmaya çalıştı. Oysa Erivan’da Zaza yok.

    Ancak Asatrian’ın Zazalara yönelik ilgisini bu kadarla sınırlı sanmamak gerekir. O işi daha ileriye götürüyor ve şöyle diyor:

    “Zaza halkını kesinlikle Ermeni halkından ayrı düşünemiyorum. Zazaistan ve Ermenistan bizim müşterek vatanımızdır.” Sf. 528, 529

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 528, 529) kitabından birebir alınmıştır.

  • Öyle sanıyorum ki “Zazalar Kürt değiller” tezinin, Türkiye’de ilk kez devlet tarafından ortaya atıldığı ve devletin bugün hala da aynı konuyu canlı tutabilmek için ciddi çaba harcadığı herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak derecede açıktır. Sf. 526

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 526) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1960’lardan sonra illegal faaliyet gösteren iki Kürt partisi vardı. Bu partilerin en üst düzey yöneticileri yani Genel Sekreterleri, Kırmancca ya da Zazaca konuşan Kürtlerdi. Bunlar; KDP Genel Sekreteri Sait Elçi ile Faik Bucak, TKDP Genel Sekreteri Sait Kırmızıtoprak idiler. Bilindiği gibi Sait Elçi Çewlîg (Bingöl), Sait Kırmızıtoprak Dersim, Faik Bucak ise Sewrege (Siverek)’nin Kirmanc (Zaza) Kürtleriydiler. Sf. 523

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 523) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1922-23 yıllarında bir grup Kürt yurtseveri tarafından “Azadi” olarak da tanımlanan “Civata Xweserıya Kurd” (Kürt İstiklal Cemiyeti) isminde gizli bir örgüt kurulmuştu. Kimi kaynaklara göre parti ilk kongresini 1925 yılı başında yaptı. Kongre, hareketin liderliğini Şeyh Said’e verdi ve örgütünün önüne üç acil görev koydu, bu görevler:

    1- Kurtuluş için silahlı bir başkaldırının gerçekleştirilmesi,

    2- Bir Kürdistan hükümetinin kurulması,

    3- Kürdistan’ın kalkınması için olanakların seferber edilmesi.

    Ne var ki gelişmelerden haberdar olan Ankara hükümeti tarafından düzenlen bir provokasyon sonucu başkaldırı, zamanından önce, yani hazırlıklar henüz tamamlanmamışken başladı. 1925 başkaldırısı da Qoçgîrî direnişi gibi Kırmancca (Zazaca) konuşan Kürtlerle Kurmancca konuşan Kürtlerin birlikte yer aldıkları bir hareketti ancak ağırlık Kırmancca (Zazaca) konuşanlardaydı. Sf. 522

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 522) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim daha sonraki yıllarda Kemalist ve Nazist ideologlar, iki sistemin benzerliğini sık sık dile getirecek, bizzat Hitler, Mustafa Kemal’den çok şey öğrendiğini itiraf edecek ve onu kendisi için bir öğretmen olarak lanse edecekti. Sf. 523

    Alıntı; Dersim Merkezli Kürt Aleviliği – Munzur Çem, (Vate Yayınları) 2. Baskı Ekim 2011 – Sf. 523) kitabından birebir alınmıştır.