Türk orduları yaz kış dinlemez her mevsimde hareket ederlerdi. Düşman durmadan takip edilir, saldırmak için en uygun an beklenirdi. Saldırılar genellikle gece başlar veya bazen şafak beklenirdi. Türk askerleri bitkin bile olsa, savaşmak için uygun an yakalandığında savaşılırdı. Hızlıydılar, kendilerine güvenliydiler. Komutanları savaş taktiklerinde inanılmaz uzmanlaşmışlardı. Onların hem stratejileri ve hem de iradeleri vardı.
Gerekmedikçe göğüs göğse mücadeleye girmezlerdi. Birine binip, diğerlerini yanlarında taşıdıkları üç atları ile delici ve öldürücü okları ile bir açılan, bir kapanan, bir kaçan, bir kovalayan, yüz binlerce kişinin büyük bir harmoni ile hareket ettiği orduları ancak sele benzetilebilinir. Her delikten geçer, her setti yıkarlardı. Öyle güçlüydüler ki ateşli silahlar çıkıp, belli bir teknolojiye erişene kadar önlerinde kimse duramadı.
Düşmanlarının kendilerine katılmasını isterlerdi. Savaşırsın, kazanırsın, kaybeden sana katılmalıdır. Savaş sonunda düşmanlarının kendilerine katılmayacağını anlayınca ibret olsun diye yok etmeye başlarlardı. İşte o zaman tek bir savaşta 300.000 ölü verilirdi.
Doğu Romalı tarihçi Theophylakos Simokates diyor ki: “Cesetler dört günlük yürüme mesafesine yayılmıştı.”
Türkler için savaş demek, günün her dakikası ve her yer demekti. Savaşı bırakmaktan, kaçmaktan hiç utanmazlardı. Baktılar ki yenemiyorlar, kaçar düşmanı bozkırın derinliklerine çekerlerdi. Zaten cepheden saldırı pek uyguladıkları bir yöntem değildi.
Müdafaaya geçtikleri pek nadir görüldü. Ancak mecbur olurlarsa, arabalarını daireler şeklinde dizer, arkalarına geçerek müdafaa yaparlardı. Ata ruhlarının olduğu yerlere kadar kovalanabilinirlerse, kovalamaca orada biterdi. Atalar o kadar önemli idi ki, oraya varan hasmın hiç şansı kalmazdı. Türkler Ata ruhlarını bırakmak yerine orada çarpışa çarpışa ölürlerdi.
Alıntı; Bizimkiler VII (Müslüman İmparatorluğu) – Arda Kısakürek, (E-kitap, Haziran 2013 – Sf. 60) kitabından birebir alınmıştır.
Yorum bırakın