Bilgi Bakkalı

Aristo; “İnsan doğuştan bilmek ister!” Demiş. Bilgi Bakkalı, ‘bilmek’ isteyenler için yapıldı. Paylaşmaya ve eleştiriye açık, küfür, hakaret ve nefret söylemine kapalıdır. Bu Bakkal’dan çıkarken; değişmiş olarak çıkarsanız ve bilgilerin kaynağı olan kitapları merak edip okursanız amacıma ulaşmış olacağım.

  • 1877’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun meclislerinde gayrimüslimler geniş biçimde temsil edilirken, 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM’de tek bir gayrimüslim milletvekili yoktu. Birinci Meclis’in 1 Nisan 1923’te kendini feshedip seçimlere gitme kararı aldığı günlerde, 1915’ten beri bozuk olan Türk- Ermeni ilişkilerini düzeltmek için 1922 yılının son günlerinde İstanbul’da kurulan Ermeni Türk Teali (Dostluk) Cemiyeti’nin şeref başkanı, Osmanlı Bankası yöneticilerinden Berç Keresteciyan ve Ermeni Cemaati’nin Dünyevi Meclisi’nin eski üyesi Artin Musodicyan, Lozan’da barış görüşmelerini yürüten İsmet Bey’e bir telgraf çekmişti. Telgraf, hem Lozan’daki heyete Ermeni cemaatinin desteklerini belirtiyor hem de Mayıs-Haziran’daki genel seçimlere Ermenilerin de katılma isteğini iletiyordu. Elbette bu katılım, Mustafa Kemal’in başında olduğu ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’ (o sırada henüz CHF halini almamıştı) saflarında olacaktı; yani ayrılıkçı bir talep değil, bütünleşmeci bir talep söz konusuydu. Ancak bu telgrafa Ankara’dan olumlu ya da olumsuz bir cevap gelmedi.

    Gayrimüslimlerin ikinci hamlesi 1930’da oldu. 12 Ağustos 1930’da bizzat Mustafa Kemal tarafından kurdurulan muvazaa partisi Serbest Cumhuriyetçi Fırka (Serbest Fırka veya SCF) listelerinde, 117 gayrimüslim aday kendine yer buldu ancak propaganda faaliyetleri sırasında öyle ağır saldırılarla karşılaştılar ki, seçimlere katıldıklarına katılacaklarına pişman oldular. Gayrimüslimlerin blok halinde oy verdikleri Serbest Fırka’nın 98 gün sonra, henüz seçim sonuçları tam olarak açıklanmadan Ankara tarafından feshe ikna edilmesiyle, gayrimüslimlerin bu ikinci teşebbüsü de akim kaldı. Sf. 216, 217

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 216, 217) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi; Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), İsviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve İzlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), İngiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve İsveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan (hepsi de Sovyet cumhuriyetleriydi), Ekvador, Romanya, Güney Afrika Cumhuriyeti, İspanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland ve Brezilya’dan (1924-1933 arası) sonraydı. Sf.215

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 215) kitabından birebir alınmıştır.

  • Seçimlerden sonra misyonunu tamamladığına inandırılan Nezihe Muhiddin’in kurduğu TKB, Mayıs 1935’te feshini istedi. Birliğin o zamanki başkanı Latife Bekir’in açıklaması şöyleydi: “Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadın da bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır.” Sf. 214

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 214) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nezihe Muhiddin 1931’de yazdığı Türk Kadını adlı kitapta Mustafa Kemal’i yücelten ifadelere bol bol yer vererek son bir barışma hamlesi yaptı ama TKB’nin (Türk Kadınlar Birliği’nin) 1935’te kendini feshinden sonra köşesine çekildi. Küskün yıllarında 20 roman, 300 öykü yazdıktan sonra 10 Şubat 1958’de İstanbul’da bir akıl hastanesinde, unutulmuş bir kadın olarak dünyaya veda etti. Halen Zincirlikuyu Mezarlığı’na gömülüdür. Sf. 212

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 212) kitabından birebir alınmıştır.

  • 1930 baharında kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı. Kadınlar Birliği, 11 Nisan’da İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda bu karara teşekkür mitingi yaptı. Ardından Nezihe Muhiddin ve bir grup arkadaşı, CHF’ye üye olmak için başvurdu ama cevap yine olumsuzdu. 1933’te Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine, kadınlara köy yönetimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı. İlk kadın muhtar, Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Demircidere köyünün muhtarlığına seçilen Gülkız Ürbül Hanım oldu. Sırada milletvekili seçme ve seçilme hakkının ‘verilmesi’ vardı. Çünkü artık bunu daha fazla geciktirmek için bir bahane kalmamıştı.

    4 Aralık 1934 günü TBMM’de yapılan oylamada 258 olumlu, 53 çekimser ve 6 boş oy kullanılmıştı. Sf. 212

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 212) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu durum karşısında, Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele veren öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki bir avuç kadın elbette yılmadı ve Mustafa Kemal’in kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kadınlar kolunu oluşturmak amacıyla başvuruda bulundu. Cevap alamayınca, daha cüretkâr bir adım attılar: 15 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası (KHF) adıyla bir partinin kuruluş beyannamesini İçişleri Bakanlığı’na sundular. Olay basında “Kadınlar mebus olmak istiyor”, “Tek gayeleri mebus olmak” şeklinde yer aldı.

    İçişleri Bakanlığı’nın tam sekiz ay süren sessizlik döneminden sonra, hükümet, “kadınların seçme ve seçilme hakkı olmadığı” için KHF’nin kuruluşuna izin vermediğini tebliğ etti. Sf. 209

    KHF kurucuları partinin başına rejimin önemli adamlarından Ali Fethi Bey’i getirerek tekrar başvurdularsa da, Ankara’nın (bunu Mustafa Kemal diye okumak gerekir herhalde) cevabı yine “hayır” oldu. Nezihe Muhiddin ve arkadaşları yine yılmadı; ‘taşkın’ maddeleri değiştirerek 7 Şubat 1924’te Kadın Birliği adlı örgütü kurdu. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde “Birliğin siyasetle alakası yoktur” denmesine bakılırsa, bir önceki tecrübeden fazlasıyla ders alınmıştı.

    1926’da TKB, CHF’ye üye olmak için başvuruda bulundu. Cevap “kadınların hayır işleri ile uğraşmasının daha doğru olacağı” yolundaydı. Sf. 210

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 209, 210) kitabından birebir alınmıştır.

  • 23 Nisan 1937’de yayınlanan şu tehditkâr tamim ise modernleşmenin emirlerle gerçekleştirilmesinin imkânsızlığını adeta ilan ediyordu:

    “Medenî vasıflarla donatılmış bir milletin kadınlarında görülmesi asla yakışık almayan peçe ve çarşaflara ötede beride ara sıra rastlanılmaktadır (…) Türk medenî rejimi ise asla bu gibi çirkin ve alelacayip kıyafetlere taraftar değildir. Her vatandaş şunu iyice bilmelidir ki inkılaba, rejime uymayanlar, gericiliğe eğilimli ve bu çirkin arzu ve eğilim ile sakatlanmış kabul edileceklerdir. Medenî haklarını çok iyi kullanan erkeklerin, eşlerinin medenî hakkını da teslim etmeleri ve ona uymaya mecbur etmeleri, kendileri için millî ve kanunî bir vazife ve borçtur!…”

    Fransız siyaset ve fikir adamı Eduard Herriot hatıralarında, Atatürk ile yaptığı bir mülakatta kadınlara peçelerini nasıl attırdığını sorduğunda, “Bu hususta tarafımızdan hiçbir zorlama yapılmış değildir; biz yalnız yüzlerini açacak hanımları koruyacağımızı ilan ettik, iş kendiliğinden yürüdü” şeklinde bir cevap aldığını yazıyordu. Anlaşılan ‘zorlama’ deyince ‘Ebedi Şefin aklına gelen bizimki ile aynı değildi… Sf. 206, 207

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 206, 207) kitabından birebir alınmıştır.

  • 16 Mart 1935’te Adana’da, 29 Nisan 1935’te Ordu’da, 10 Temmuz 1935’te Sungurlu’da peçe ve çarşaf kullanımı yerel yönetimlerce yasaklandı. CHP’nin 16 Mayıs 1935 tarihli oturumunda Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, “Kadın devrimi, bir ülkenin bağımsızlığının ve geleceğinin koruyucusu, rejimin esasıdır. Komisyonumuzun ve hükümetimizin ilgi ile takip ettiği bu işi onaylamanız hükümet için büyük bir direktif olacaktır,” diyerek, işin peşini bırakmayacaklarının işaretini verdi.

    Nitekim Şükrü Kaya imzasıyla yayımlanan 22 Temmuz 1935 tarihli bir tamim uyarınca, önce Mersin’de belediye kararıyla, sonra Trabzon’da vali başkanlığında toplanan İl Genel Meclisi kararıyla, kadınların çarşaflı olarak sokağa çıkması yasaklandı. Bu kararda çarşafın sakıncaları anlatılmış ve polise çarşaflı kadınları götürmeleri konusunda emir verilmişti. Trabzon’un kararı Rize İl Genel Meclisi tarafından aynen kabul edildi ve uygulandı. 1935 yılı boyunca sırasıyla Bodrum, Adana, Antalya, Sungurlu, Zile, Konya, Afyon, Maraş’ta benzer kararlar alındı ve uygulandı. Sf. 206

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 206) kitabından birebir alınmıştır.

  • Atatürk benzer bir konuşmayı 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da da yapınca, yerel yöneticiler canla başla giyim kuşam devrimini hayata geçirmeye soyundu. Eskişehir Belediye Başkanı yerel gazetede yayımlanan bir bildiriyle, hanımların giydikleri peştamalın terk edilerek uygar bir giysi giyilmesini istedi. Ordu’da yayımlanan Güzel Ordu gazetesindeki başmakalede, peçe ve çarşafın yüzyıllardan beri toplum hayatında sebep olduğu anlamsız etkilerden bahsedildi ve çağa uymayan bu giysilerin terk edilmesi istendi. Tirebolu Belediyesi 7 Ekim 1926’de aldığı bir kararla, halka peçelerini çıkarmaları hususunda 48 saat süre verdi. Ayrıca kasabanın ileri gelenlerinin hanımları, peçelerini çıkarmak suretiyle halka öncülük etmek istedi ancak bu çabalar sonuçsuz kaldı. Trabzon İl Genel Meclisi 11 Aralık 1926’da aldığı bir kararla, halka on gün süre tanıyarak, bu tarihten sonra peçe takmaya devam edenlerin cezalandırılacaklarını duyurdu. Aydın’da da İl Genel Meclisi tarafından 1 Şubat 1927 tarihinde alman bir kararla peştamal, üstlük ve çarşaf kullanımı yasaklanarak, halka 1 Nisan 1927 tarihine kadar süre verildi ve bu tarihten sonra söz konusu yasağa uymayanların cezalandırılacağı duyuruldu. 1928’de Sivas Belediye Başkanlığı, peçe ve çarşafın kaldırılması yönünde çalışmalar yapılmasına karar verdi. Sf. 205

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 205) kitabından birebir alınmıştır.

  • Trakya Olayları üzerine en kapsamlı araştırmaların sahibi Rıfat N. Bali’ye göre olayların gizli aktörü, ırkçı Türkçülüğün efsanevi lideri Nihal Atsızadır. Edirne Erkek Lisesi’nde, 11 Eylül – 28 Aralık 1933 tarihleri arasında edebiyat öğretmenliği yapan Atsız, ırkçı mecmua Orhun’un yöneticiliğine Edirne’de başlamıştı. Orhun Edirne’de İstanbul’dan daha çok satılıyordu ve Edirne’deki yağma olaylarının liderlerinden Körmutlu İbrahim Ağa adlı şahıs Atsız’ın en büyük hayranlarındandı.

    Nihal Atsız, 1933 sonlarında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) ile birlikte Çanakkale’ye yaptığı bir geziden edindiği izlenimlerini MTTB’nin yayın organı Birlik’te şöyle anlatmıştı:

    “Şehirde ne kadar çok Yahudi, ne kadar çok Çingene, ne kadar da Rum bozuntusu var!… Buradaki Yahudi de her yerde tanıdığımız Yahudi’dir. Sinsi, küstah, zelil, korkak, fakat fırsat düşkünü Yahudi; Yahudi mahallesi her yerde olduğu gibi burada da çığırtkanlığın, gürültünün ve levsin (pislik, mundarlık) merkezi. Çarşıdaki dükkânların levhalarını okuyoruz. Onda dokuzu bizi sinirlendiren nankör ve kahpe milletin isimlerini taşıyor. Kuvvetli olduğumuz zaman karşımızda köpekçe yaltaklanan, bozgun çağlarımızda küstahlaşıp düşmanlarımızla birleşen tarihin bu hain ve piç milletini artık aramızda yurttaş olarak görmek istemiyoruz…” Sf. 193

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 193) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bir grup lise öğrencisinin Yahudi mahallesindeki evleri taşlamasıyla tırmanan olaylar, taşlamaya silahsız askerlerin ve halkın da katılmasıyla çığırından çıkmış ve 65 ev yağmalanmıştı. Olaylar çarşıya sirayet etmeden bastırılmıştı, ancak çapulcular, Kırklareli hahamı Moşe Fintz’i evinde yakalayıp çırılçıplak soymuşlar ve usturayla sakalını kesmişler, biriktirdiği paralarını almışlar, sokaklarda birkaç genç kızın yüzüklerini çalmak için parmaklarını kesmişler, bir genç kıza da tecavüze yeltenmişlerdi. Gün ağarırken, Kırklareli’nde yaşayan 400 Yahudi dehşet içinde gara koşmuş, trenlere atlayıp İstanbul’a kaçmıştı. İşin ilginç yanı, Kırklareli tren istasyonunda her zaman en fazla üç vagon olurken, o sabah tam 16 vagonun hazır beklemesiydi.

    Yahudilerin diliyle ‘La Vaka’ (olay, vak’a), ‘Barunda’ (gürültü karışıklık, kıyamet) veya ‘La Furtuna’ (fırtına), Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü Ankara’da Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erecekti. Sf.192

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 192) kitabından birebir alınmıştır.

  • Edirne’de olaylardan kısa süre önce Yahudi esnaf ve tüccardan vergilerini derhal ödemeleri talep edilmişti. Keşan’daki Yahudi ailelerine şehri terk etmeleri için sadece 24 saat verilmişti. Uzunköprü’deki Yahudiler ise şanslıydı (!) çünkü onlara üç gün süre tanınmıştı. Böylece 100 Yahudi hanesinden 95’i mallarını yok pahasına ellerinden çıkararak şehirden göç etmek zorunda kalmıştı.

    2 Temmuz 1934 günü bir grup saldırgan, “Yahudilere ölüm!” haykırışlarıyla Edirne’deki Yahudi mahallesini basıp, dükkânları ve evleri yağmaladı, Yahudileri döverek İstanbul’a göçmeye zorladı. Panik içindeki Yahudilerden varlıklı olanlar, bulabildikleri ilk araçla İstanbul’a doğru yola çıkarken, yoksullar ve araç bulamayanlar yaya olarak Yunanistan ve Bulgaristan sınırına yöneldi. Geride kalan bir avuç ürkmüş yoksul Yahudi’ye ise, fırınlar ekmek satmıyor, bakkallar yiyecek vermiyor, sakalar su dağıtmıyordu. Görevi, etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşı korumak olan idari makamlar, görevini yapmak yerine, kalanlara 3 Temmuz günü 48 saat içinde şehri terk etmelerini emretti. Sf. 190, 191

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 190, 191) kitabından birebir alınmıştır.

  • Yerel faşistlerin, mandıracılık ve ticaretteki başarıları yüzünden yıllardır büyük bir kıskançlık duydukları, tefecilik yaptıkları için büyük öfke duydukları, Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sürekli sorguladıkları Yahudilere karşı harekete geçirilmesi hiç de zor olmadı. Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler başta olmak üzere, Trakya’nın çeşitli bölgelerinde Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler boy göstermeye başladı. Yahudi cemaati yerel yöneticilere endişelerini aktarıp koruma talep ettiyse de umursayan olmadı.

    “Halk isterse beni de kovar”

    İlk saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500 Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar alışveriş yapılmasını önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları yolluyorlardı. Sf. 188-189

    Tam bu günlerde İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte yurt gezisinde olan Atatürk, 25 Haziran 1934 sabahı Çanakkale’ye gelmişti. O gün orada bulunan Yakup (Borakas) ziyareti şöyle anlatmıştı:

    “Halkın ‘Yaşa, Varol!’ nidaları arasında Atatürk otomobilden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın ortasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu.

    Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hararetli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata’nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istediler. Atatürk:

    – Bırakın gelsin! Dedi.

    Bu Musevi vatandaş, Atatürk’ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:

    -Paşam, bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? Dedi.

    Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu:

    -Sen kimsin?

    -Ben Paşam, Çanakkale Musevilerinden Avram Palto.

    -Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle! Dedi.

    Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:

    -Hayır, Paşa’m halk kovuyor.

    Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:

    -Halk isterse beni de kovar! Dedi ve yürüdü.”

    Rejimin en etkili adamının ağzından bu sözleri duyan Yahudiler, 25 Haziran 1934 tarihinden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye başladılar. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için, mal ve mülklerini değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı. Sf.189, 190

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 189, 190) kitabından birebir alınmıştır.

  • Nitekim 21 Haziran 1934’te kabul edilen Soyadı Kanunu ile “her Türk’ün kendine yeni bir ad alması” zorunlu kılındı. Ancak alınacak yeni adlarda ‘yan’ gibi Ermenice kökenli son ekler; ‘of ya da ‘ov’ gibi Slavca kökenli son ekler; ‘is’, ‘dis’, ‘pulos’, ‘aki’ gibi Yunanca kökenli son ekler; ‘zade’ gibi Farsça kökenli son ekler, ‘mahdumu’, ‘veled’, ‘bin’ gibi Arapça kökenli ekler bulunmayacaktı. Ayrıca ‘Arnavutoğlu’, ‘Kürdoğlu’ gibi etnik köken belirten adlarla aşiret ve boy adları da yasaktı. Sf. 181, 182

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 181, 182) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ancak devletin Kürt paranoyası öyle kolay geçecek türden değildi. 27 Mayıs 1960 darbesinden sadece beş gün sonra, 1 Haziran 1960’ta, bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen toplam 485 kişi tutuklanarak Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatıldı. Sivas Kampı sakinlerinden bir bölümü, 7 Ekim 1960 günü, 2510 Sayılı İskân Kanununa ek olarak çıkarılan ve “Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yıkmak” gayesiyle çıkarılan 105 Sayılı Kanun’la Kürtlerin adeta bağışıklık kazandığı sürgünle tekrar karşı karşıya geldi. Elbette 27 Mayısçılar da Batı illerindeki toprak ağalarına dokunmadılar. Sf.180

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 180) kitabından birebir alınmıştır.

  • Bu atmosferde 1947 yılında çıkarılan 5098 Sayılı Kanun ile sürgünlerin iskân edildikleri yerde oturma zorunluluğu kaldırıldı. Aynı kanunla, ülkeyi üç mıntıkaya ayıran maddeler kaldırıldı. Bu sayede 4.128 hanede yaşayan 22.516 kişi Şark vilayetlerindeki eski yurtlarına döndüler. 1948 yılında çıkarılan 5227 Sayılı Kanun la 917 hanede 4.607 kişi daha yurduna döndü.

    1950 seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti (DP) bir adım daha attı ve 1951 yılında 5826 Sayılı Kanunla Tunceli, Van, Siirt, Bitlis, Ağrı ve Kars’ta yasak bölge ilan edilen yerlerde yerleşme serbest bırakıldı, tapuya bağlı olarak devlete geçmiş olan taşınmazlar eski sahiplerine geri verildi.

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 180) kitabından birebir alınmıştır.

  • Ama 29. Madde önemliydi, çünkü hükümetin ‘serpiştirme’, ‘sürme’ ‘vatandaşlık ve ülkeden çıkarma’ gibi yollarla, ‘asimilasyon’ için ne kadar süreyi yeterli gördüğüne dair ipucu veriyordu:

    “A: Hükümetçe iskân edilen muhacirler, mülteciler, göçebeler ve 1 numaralı bölgelere hükümetçe yerleştirilen kimseler, yerleştirildikleri yerde en az 10 yıl oturmağa mecburdurlar. Bunlar Dâhiliye Vekilliğinin izni olmadıkça başka yerlerde yurt tutamazlar. Başka yerlere izinsiz gidip yurt tutanlar ve tutmak isteyenler yerleştirildikleri yere döndürülürler.”

    Maddenin B bendi (ki doğrudan Kürtlere ilişkindi) daha da sertti: “1 ve 3 numaralı mıntıkalardan 2 numaralı mıntıkada 9,10,11, Maddelere göre bir yerden başka bir yere nakledilenler 10 yıl sonra dahi İcra Vekilleri Heyeti kararı olmadıkça başka yerlere gidip yurt tutamazlar.” Sf. 178

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 178) kitabından birebir alınmıştır.

  • Modern öncesi dönemlere ait ceberut yöntemlerle feodaliteyi tasfiye etme iddiasının kofluğu bir yana, bu tasfiyenin olmazsa olmaz şartı olan ‘topraksız çiftçiyi topraklandırma’ meselesi ‘bir başka kanuna’ bırakılmıştı. Bu kanun ise ancak on bir yıl sonra çıkarılabildi. Öte yandan nedense Kemalist rejim, Türk asıllı reislere, ağalara, şeyhlere karşı değildi; sadece Kürt asıllı reisler, ağalar, şeyhler hedef tahtasındaydı. Aslında bu da doğru değildi; rejim sadece siyasi talepleri olan Kürt ağalara karşıydı, çünkü 1923’ten itibaren tüm seçimlerde, işbirlikçi Kürt feodalleri bizzat Mustafa Kemal tarafından CHP listelerine milletvekili adayı olarak konmuşlar ve seçilmişlerdi. Sf. 177

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 177) kitabından birebir alınmıştır.

  • Buradaki ‘temsil’ terimi günümüzdeki ‘asimilasyon’ terimine karşılık geliyordu. Latince ‘benzer’ anlamına gelen similis kökeninden gelen asimilasyon, sosyolojide “çoğunluk veya iktidar sahibinin baskısıyla, farklılık gösteren grupların, bunların kültür birikimleri ve kimliklerinin, baskın yapı içinde eriyerek yok olması/edilmesi” anlamına gelir. Temsil ise Arapçada ‘benzetme, bir şeyin aynını yapma’ anlamına gelen ‘misi’ kökünden geliyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, kanunu yapanlar terimin anlamını iyi biliyorlardı. Sf. 174, 175

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 174, 175) kitabından birebir alınmıştır.

  • Dâhiliye Vekili Şükrü Bey geri adım atmadı çünkü kafası gayet netti: ‘Soy’dan kastın ‘ırk’ olduğunu, çünkü ‘soy’un aile anlamına geldiğini, bu yüzden ‘ırk’ı kullanmanın daha doğru olacağını söyledi. Oylamada Haşan Reşit Bey’in ‘soy’ yerine ‘Türk kültürü Türk dili’ terimlerinin kullanılması teklifi reddedildi ve ‘ırk’ kelimesinin kullanılması kararlaştırıldı. Dahası, kanunun başka yerlerinde geçen ‘soy’ kelimeleri de ‘ırk’ olarak değiştirildi. Yani Hasan Reşit Bey’in iyi niyetle başlattığı tartışma ırkçıların pozisyonlarını tahkim etmeleriyle sona erdi. Böylece, 1924 Anayasası’nın 88. Maddesi’ndeki “….herkes Türk ıtlak olunur, (adlandırılır)” ifadesindeki Türk’ün neyin adı olduğu bir kez daha anlaşıldı. Sf. 174

    Alıntı; Öteki Tarih III (Kemalist Devrimler ve İsyanlar) – Ayşe Hür, (Profil Yayıncılık, 2. Baskı Ekim 2012 – Sf. 174) kitabından birebir alınmıştır.